Kitaplık

İbrahim Demirci – Avrupa Seyahatnâmesi’ni Okurken

İbrahim Demirci – Avrupa Seyahatnâmesi’ni Okurken

Hekimbaşı Abdülhak Molla ’nın oğlu ve şair Abdülhak Hâmid’in babası Hayrullah Efendi, Tanzimat döneminin önemli yazarlarından biridir. Avrupalılaşma idealine inanan bir Osmanlı bürokratı olan Hayrullah Efendi’nin Avrupa Seyahatnâmesi adlı eseri, “Günümüz yazı ve diline” Belkıs Altuniş-Gürsoy tarafından aktarılmış ve Kültür Bakanlığı tarafından Ankara’da 2002 yılında yayımlanmış. Büyük bir ilgiyle ve zevkle okuduğum kitapta maalesef çok sayıda dizgi, düzelti yanlışı var. Bu çalışmada, sadece Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinler okunurken söz konusu olabilen ve adı geçen kitapta gözüme çarpan bazı yanlışlar üzerinde durmak istiyorum.

1. Bağlaç olan “ve”yi nasıl okumalı?
Arapçadan dilimize geçmiş olan “ve” bağlacını sözün akışına göre “u, ü, vü” biçiminde okumak mümkündür. “Hayır ve şer” yerine “hayr u şer”, “seyir ve se sefer” yerine “seyr ü sefer” diyebiliriz. “Leyla ve Mecnun” yerine “Leyla vü Mecnun” demek de mümkündür.
Ancak Şirket-i Hayriye vapurlarının faydalı ve muteber olduğunu belirtmek için kurulan “eser-i nâfi’ u mu’teber” tamlamasını “eser-i nâfi’ vü mu’teber” (s. 8) şeklinde okumak gereksiz bir zorlamadır. Buna karşılık Karasu’nun Tuna’ya karıştığı yerde oluşan gölde “yeşil baş elma baş ördeklerin hadd ve hesabı yoktur.” (s. 13) yazıldığı görülüyor. Keşke bu ifade “… ördeklerin hadd ü hesabı yoktur.” şeklinde okunup yazılsaydı!

Fransız meclislerinden söz eden Hayrullah Efendi’nin “Meb’ûsân-ı millet ü senato” (s.134’te iki kez) yerine “Meb’ûsân-ı millet ve senato” demesi daha isabetli olsa gerektir. Çünkü bu iki kurum “ü” ile birbirine bağlanacak kadar iç içe geçmiş değildir.

2. Sözün gelişi ve gidişi
Siyak u sibak.Sözün gelişi ve gidişi, hem dilin kurallarıyla hem de anlamın gerekleriyle ister istemez sınırlanır. Hayrullah Efendi, Köstence’ye vardığında “Tuna ahvâli”ne dair edindiği bilgileri bir “lâyiha” tarzında kaleme almış ama “ma’zûliyet” (azledilmişlik, görevden uzaklaştırılmış olma) yüzünden bu lâyihasını göndermeyi “vakt-i merhûna bırakmış”tır. Bu davranışın gerekçesini şu cümleyle dile getirir: “Çünkü bizim usulümüzce ma’zûlînin erbâb-ı menâsıb yanlarında vazifelerinden hariç işe müdahaleleri menâfi-i âdâb-ı ubûdiyyettir.” Görevden alınmışların iş başındakilerin işine karışmaları, kulluk edebine aykırıdır. Kitapta “ma’zûlîn”kelimesinin “ma’zûliyyet” şeklinde okunduğunu görüyoruz (s. 11). Azledilmişlik durumunun, “vazifelerinden hariç işe müdahale” edecek bir özne olamayacağı açıktır.

Hayrullah Efendi, Tuna üzerinde işleyen vapurlardan birini anlatırken, “… sıcak su ile yıkanmak için hamam olup, murat olundukta memurine para verilerek girilir.” (s. 13) demiş. Vapurda yıkanmak için “memurin”e (görevlilere)para vermek yerine sadece o işin “memuruna” (görevlisine) para vermek yetmez mi?

Napoli’de Regina İsabella köşkünü gezen Hayrullah Efendi, köşkün balkonunu anlatırken, “… balkonunda bir dakika seyr etmek inşirâh-ı derûnu muciptir.” diyerek oranın “iç açıcı” olduğunu belirtmiş. Kitapta bu ifade, “inşirâh-ı derûnî muciptir” (s. 68) şeklinde karşımıza çıkıyor ve bizi şaşırtıyor. “… inşirah-ı derûnîyi muciptir” denseydi şaşırmazdık.

3. Tamlamalar
Osmanlı Türkçesi metinlerini okurken sık karşılaşılan sorunlardan biri de, Farsça veya Arapça kurallara göre yapılmış isim ve sıfat tamlamalarıdır. Kimileri tamlamanın varlığını fark edemezken, kimileri de tamlama olmayan ifadeleri tamlama kılığına sokabilmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili’nin Latin alfabesiyle ilk baskısı (1935-1939), tamlamaların işaretle gösterilmemiş olması yüzünden okuyucuyu zorlar.
“… Tuna donanması matlûb-ı vechle tanzim olunmuştur.” (s. 16) Bu cümlede “matlûb vecihle” (istenen şekilde) deniyor. Yazar, Farsça kurala göre tamlama kurmak isteseydi, “vech-i matlûb ile” derdi.
Hayrullah Efendi, Belgrad civarında Sırp saldırganlığının sonuçlarını anlatırken şöyle der: “Bizim geçtiğimiz zamanda Müslüman mahallesinde olan hâneler yanmış, minarelerin külâhları uçmuş bir hâlde idi. Ahalisi ise mal ve emlâkini terk ederek, servet ü sâmânları böyle bir hâdise-i fecîa ile mübeddel-i fakr u zarûret olup üftân ü hîzân Vidin’e muhâceret etmişler idi.” Kitapta bu son cümle, “… servet ve samanları … mübeddel fakr ve zaruret olup, üftan ve hizân…” (s. 21) şeklinde yazılarak tuhaflaştırılmıştır. Oysa sözün akışı, ahalinin servet ve zenginliklerinin “mübeddel-i fakr u zaruret” olduğunu, “üftân ü hîzân” (düşe kalka)göç ettiklerini göstermektedir.

Macar generali Klapka’nın Nemçe (Avusturya) saldırısına karşı Komarom kalesine sığınışından söz eden Hayrullah Efendi, kalenin ele geçirilemediğini belirttikten sonra “Nihayetü’l-emr mezkûr general kendisi teslim olmuştur.” der. “Nihayetü’l-emr” “işin sonu” anlamına gelen Arapça bir tamlamadır ve dilimizde sadece “nihayet” veya “sonunda” sözcükleriyle karşılanan bir anlamı vardır. Bu cümle kitapta maalesef şöyle yazılmıştır: “Nihayet el emrü mezkûr general kendisi teslim olmuştur.” (s. 22)

Tren Tamişvar’da mola vermiştir; belirlenen süre bittiğinde hareket edecektir. Hayrullah Efendi bu durumu şöyle anlatır: “Tayin olunan müddet hitâmında istasyon denilen mevkifte çan çalınıp yolcular arabalarına duhul edip…” Oysa kitapta “Tayin olunan müddet-i hitâmında…” (s. 24) diye tuhaf bir tamlama karşımıza çıkıyor. Buna karşılık “etraf-ı erbaası (dört tarafı) … küçük küçük kubbeler…” ifadesinde tamlamanın varlığı fark edilmeyerek “etraf erbaası” (s. 26) yazılabilmiş!

“Sefer-der-vatan” vatanda/vatana yolculuk demektir; Hayrullah Efendi’nin “sefer-der-i vatan” (s. 31) (vatan kapısı yolculuk?) demesi için bir sebep yoktur!

Eski Napoli’yi gezecek olanlara ellerinde “içleri şişli baston” taşımalarını tavsiye eden Hayrullah Efendi, müzede gördüklerini sayarken, “tunç ve pirinçten mamul edevat-ı kadîme vü cedîde” (eski yeni aletler) dedikten sonra “zî-kıymet akdâh” (kıymetli kadehler) demiş. Kitapta ise “zî-kıymet-ı akdâh” şeklinde garip bir tamlama görüyoruz.

“… biri diğerine muvafık resm ü şekilde iki bâb-ı kilise” oması gerekirken “… muvafık-ı resm ü şekilde” (s. 81) denebilmesi de, gereksiz tamlama düşkünlüğüne başka bir örnek.
“li-ecli’t-teneffüs ârâm olundukta” (nefeslenmek için gezildiğinde) yerine “li-ecl-it-taneffüs-i ârâm olundukta” (s. 91) denmesi de öyle.

“orada ikamet ihtiyar edenler” yerine “orada ikamet-i ihtiyar edenler” (s. 94) ve “Paris’te ikamet-i ihtiyar eden barutçu başı” (s. 99) denirken Farsça tamlama yapılacak olsa “ihtiyar-ı ikamet” deneceğini düşünememek tuhaf değil mi?

4. Karışan kelimeler:
Hayrullah Efendi Roma’da. Piazza Navona’dan arabaya binip şehir dışında eski hamam mahallerini görmeye gidiyor ve “bin altı yüz kadar banyoları müştemil bir gusülhâne-i a’zam imiş.” diyerek büyük bir yıkanma yeri olduğunu yazıyor. Oysa kitapta “gaslhane-i a’zam” (s. 81) denmiş. Bilindiği gibi “gasilhane” kelimesi “ölü yıkama yeri” anlamında kullanılmaktadır.
Genişleyen Paris’in kale duvarlarına ihtiyacı kalmadığından bu duvarlar “hedm olunup” (yıkılıp) demek gerekirken “hemdem olunup” (s. 137) denmiş olması belki de dizgi yanlışıdır. Tıpkı, Goethe Tiyatrosu’nun koltuk sayısını belirtirken “1850 Plas” yerine “1850 Palas” denmesi gibi. (s. 142)

Londra’nın genişlik ve büyüklüğünden söz ederken, şehrin “bütünce” haneler ile “örtülmüş” olduğunu söylemek yerine “betonca haneler ile örtülmüş” (s. 185) olduğunu yazmak gibi.
Ancak bir bölümüne değinebildiğim böylesi kusurlarına rağmen Avrupa Seyahatnâmesi, okunmaya ve tartışılmaya değer bir kitap.

Etiketler
Devamı

İbrahim Demirci

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker