Öykü

İbrahim Kunt – Yakın Ya Da Uzak

İbrahim Kunt – Yakın Ya Da Uzak

Farsça bir öyküden uyarlanmıştır.

Sarp dağlara tırmanmak en büyük tutkusuydu. Genellikle arkadaşlarıyla beraber tırmanırdı ama bugün herkesin işi vardı, yalnız kalmıştı. Vazgeçmedi, bir otobüse atlayıp dağın eteğine yakın bir yerde indi, biraz yürüdükten sonra dağın yamacına vardı. Koca koca kayalar öylesine dik ve kararlı duruyorlardı ki insanın tüyleri diken diken oluyordu. Bir an durup tüm cesâmetiyle karşısında duran dağa baktı ve ‘Tanrı kendi görkeminin küçük bir kısmını dağlara vermiş olmalı’ diye düşündü.

Yürüyerek tırmanmaya başladı. İlk kısım nispeten kolay sayılırdı, bazı yerlerde zorlansa da dik kayalara kadar olan yamacı çok zorlanmadan geçti. Önemli ve zorlu kısım bundan sonra başlayacak, muhtemelen saatlerce hiçbir şey yiyemeyecekti. Yavaşça oturdu, çantadan azık poşetini çıkardı. Dünkü akşam yemeğinden kalan tavuk etlerini iki yarım ekmeğin içine doldurmuştu. Birini iştahla yedi, öbürünü birkaç saat sonra zirvede yemek üzere tekrar çantaya koydu. Hem karnını doyurduğu için hem de dağları yarattığı için Allah’a şükretti. Rüzgar sesinden başka bir sesin olmadığı bu ıssız yerde yalnız olmadığını hissetti. Kendisini gören, bilen, duyan bir varlığın olmasından mutluluk duydu. Yalnız olmadığını hatırlattığı için Allah’a tekrar şükretti.

Nihayet beklenen an gelmiş, zorlu tırmanışa başlamıştı. Ayaklarıyla kaymayan uygun bir zemin bulmaya, elleriyle küçücük çentiklere tutunup kendini yukarı çekmeye çalışıyordu. Birkaç saat sonra gücünün iyice azaldığını hissetti ama geri dönemezdi. Bu dağın da üstesinden gelmeli, bu dağı da yenmeliydi. “Tanrım, bana güç, kuvvet, dayanma gücü ver” diyerek tırmanmaya devam etti. Tanrı’nın adını anınca gücünün arttığını hissetti. O’nu sevmenin ve O’na güvenmenin ne kadar güzel olduğunu düşündü, gönlü huzurla doldu. İnsan dünyadaki hiçbir şeyi sevmese, sadece Tanrı’yı sevse bile olurdu. Kendi kendine ‘içimize sevgi ve huzur koyan da o, bizi yalnız bırakmayan da o’ dedi.

Kışın ortasındaki bu günlerde dağcılık yapmak oldukça tehlikeliydi ama evde miskin miskin oturmaktan iyiydi. Hem zaten kayalara çaktığı demirlere kendini bir iple belinden bağlıyordu. O kadar da tehlikeli değildi yani. Daha önce defalarca yapmıştı aynı işi.

Dört saattir tırmanıyordu ve artık hava kararmaya başlamıştı. Bu tırmanışın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemişti. Keşke hava kararmadan zirveye ulaşabilseydi ama bu seferki tırmanış çok çetindi. Uzaktaki köyün camiinden akşam ezanını dinledi. Telaşlanır gibi oldu, morali bozuldu. “Allah’ım! Seni sevdiğimi biliyorsun, bana yardım et” diye geçirdi içinden. Allah’ı anınca gönlüne dolan huzuru hissetti.

Zirveyi göremiyordu ama çok az kaldığını hissediyordu. Çok az kalmış olmalıydı. Son bir gayretle elini yukarıdaki kayanın üzerine attı ama kolları isyan etmeye çoktan başlamış, gücü tükenmişti. Bütün vücudu, bütün hücreleri hep bir ağızdan “Yorulduk! Tükendik!” diye bağırıyordu sanki. Kayayı bırakmak zorundaydı. Kendini yukarıya çekecek gücü kalmamıştı artık. Bir an “Şimdi ne olacak?” diye düşündü. Beline tutturulmuş ipin bir ucu da kayalara çaktığı demir halkalardaydı. O halkalar sayesinde kurtulması kesindi. Biraz ipe ve halkalara güvendiğinden, biraz da sabrı tükendiğinden ellerini bıraktı. Son bölümde çaktığı halkalar zayıftı, onu tutamadılar. Hızla aşağı doğru düşmeye başladı. Halkalar birer  birer yerlerinden çıkıyordu. “Tanrım, bana yardım et, ne olur” dedi. O anda sağlam halkalardan biri tuttu onu. Beli epey acımıştı ama düşmekten de kurtulmuştu. Bir dağın neresinde olduğunu bilmeden havada asılı kalmıştı. O kadar karanlıktı ki, gökyüzünde bir tane bile yıldız görünmüyordu. Hava da çok soğuktu.

Ne yapması gerektiğini düşündü. Yukarıya doğru tırmanmaya devam edemezdi zira hem gücü tükenmişti, hem de karanlıkta nasıl gideceğini, nereye tutunacağını bilemezdi. Aşağıya inme ihtimali de yoktu. Kendini tutan demiri sökse, başka bir demirin onu tutma ihtimali zayıftı. “Aman Allah’ım!” dedi. “Yardım et bana, seni her zaman sevdim, sana devamlı güvendim, ne olur yardım et! Yalvarıyorum…”

Sırt çantasını karıştırdı, ne el fenerini bulabildi, ne de kafa lambasını. Herhalde küçük oğlu yine çantasını karıştırmış, oynamak için fenerlerini almıştı. Ne kadar zor, ne tuhaf bir durumdaydı. Buradan nasıl kurtulabilir, sevdiklerine tekrar nasıl kavuşabilirdi. Sıcacık evinde oturmadığına değil, tedbirsiz oluşuna üzüldü…

Çok geçmeden nereden geldiği belli olmayan bir ses işitti: “Eğer beni seviyorsan, bana güvenmelisin. Haydi ipi kes!”

Bu nasıl bir sesti böyle? Nasıl bu kadar net du yuluyordu? Tanrı’nın kendisine seslendiğine inanmalı mıydı, inanmamalı mı? Konuşan şeytan mıydı yoksa? Karmaşık düşünceler beyninde dönüp duruyordu. ‘Allah inananları karanlıklardan aydınlığa çıkarır’ gibi bir ayet vardı sanki, o da geldi aklına. Günah, sevap, pişmanlık, her şeyi hatırlıyordu. En sonunda Allah’ı çok sevdiğini hatırladı, rahatlayıp gülümsedi.

Biraz sonra o sesi tekrar işitti: “Eğer beni seviyorsan, bana güvenmelisin. Haydi ipi kes!”

Ağlamaya başladı, çocuklar gibi ağlıyordu. Ömrü boyunca hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı. Neye inanmalı, neye güvenmeliydi? Gaipten gelen sese kulak verse ölür müydü, kalır mıydı? En zoru karar vermekti. Ah bir karar verebilseydi…

Bıçağını çıkardı ama ipi kesmeye cesaret edemedi. Nerede olduğunu, yerin kaç metre üstünde olduğunu, buradan nasıl kurtulacağını, artık hiçbir şeyi bilmiyordu. Hiçbir şey göremiyordu zira. Ah, şu fener yanında olsaydı, ne iyi olacaktı.

Dağcılığın en kötü tarafı namazlarını vaktinde kılamayışıydı. İkindi ve akşamı geçirmişti bile. Yatsı ezanını dinledi, çaresizliğine ağladı. Hava iyice soğumuştu artık. Ayaz iliklerini donduruyordu.

O sesi tekrar işitti: “Eğer beni seviyorsan, bana güvenmelisin. Haydi, ipi kes!”

Bıçak elindeydi ama o sese bir türlü güvenemiyordu. Ah, gökyüzünde birkaç yıldız olsaydı, belki o bile yeterdi bir şeyleri görmesine. Dakikalar ilerliyor, sabah yaklaşıyor, soğuk iyice artıyordu.

Sabah ezanı okunduktan sonra hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Çok geçmeden yakınlardan geçen bir çoban havada asılı bir adam gördü. Çoban bağırdı ama sesini duyuramadı, sonra zorlukla ilerleyip dağcının yanına geldi. Yerin sadece bir metre üstündeki dağcının asılı olduğu ipi keserek bedenini yere indirdi. Gözleri yukarı bakan kaskatı bir beden. Çoban yüzünü adamın suratına yaklaştırdı, nefes almıyordu…

Etiketler
Devamı

İbrahim Kunt

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker