İbrahim Paşalı – Nuri Pakdil’i Yolda Bırakmayan Birkaç Arkadaşından Biri

İbrahim Paşalı – Nuri Pakdil’i Yolda Bırakmayan Birkaç Arkadaşından Biri

Aklımın ermediği, takip etmekte zorlandığım daha fazla özelliği var kuşkusuz… Ama İbrahim Demirci denildiğinde, benim aklıma özellikle iki nokta geliyor.

Bilmeyenler için hatırlatmalı ki, ne edebiyat tarihçisiyim, ne de akademisyen. Mütevazı bir okuruyum sadece.

Görebildiğim, anlayabildiğim kadarıyla, İbrahim Demirci’nin iki büyük özelliği var. Bu yüzden çok önemsiyorum onu.

O iki özelliğin iyi anlaşılabilmesi için de, sanırım biraz bugünlere nasıl geldiğimizi, o eski günlerin atmosferini hatırlamak gerekiyor. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil çok zor şartlarda çıkardıkları dergilerle, yok denecek kadar az imkanlarla, adeta yoktan bir iyilik var ettiler, memlekete çok büyük iyilik yaptılar. Kubbenin yıkıldığı, nefes alıp vermenin zorlaştığı o toz duman günlerde, eserleriyle bir atmosfer var ettiler. O atmosfer olmasaydı, kendi gök kubbemiz altında değil, başka göklerin altında nefes alıp verecektik. Haklarını ödeyemeyiz.

Amma velakin, güneşin altında her şeyin gölgesinin olması gibi, bu “karizmatik” şahsiyetlerin de gölgesi, negatif etkileri oldu. Bunu istemeseler de… Kabahat onların olmasa da… Yanlış anlaşılmamak için, bu duruma “karizmanın tabiatı” diyelim. “Eşyanın tabiatı”ndan mülhem…

Ne yalan söyleyeyim, bu dergilerin haklarının ödenemeyeceğini düşündüğüm gibi, zaman zaman, şahsiyet öğüten değirmenlere de benzetirim onları. Bu edebiyat dergilerinde yazmaya başlayan gençlerin bir çoğunun saçlarına aklar düştü. Yıllar içinde eserler verdiler, kitap ve unvan sahibi oldular, ama ne yazık ki üslup sahibi olamadılar. Çünkü dergiyi çıkaran üstadın karizmasında boğulup gitti birçoğu.. Birçok edebiyatçı, mensubu olmakla övündüğü derginin/ekolün kurucusunun üslubunu taklit ediyor. Uzun yıllardır…

İbrahim Demirci’nin farkı, önemi burada ortaya çıkıyor kanımca. Mütevazı olması yanıltmasın, karizmatik büyüklerimizin bile yok edemediği bir şahsiyeti var onun. Şahsi zevkleri ve dertleri var… Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat dergisiyle yazmaya başladığını hatırlıyorsak, şu noktayı da hatırlamalı ve hatırlatmalıyız: Edebiyat dergisinde yazan birçok edebiyatçı Nuri Pakdil’in karizmasında boğulup gitmişken, Pakdil gibi yazıp konuşurken, İbrahim Demirci mütevazı şahsiyetiyle zoru başarmış, yol arkadaşı olmuştur ona.

İkinci özelliği de bu yol arkadaşlığı bahsi… Geçen kırk yıl içinde, arkadaşlıklarının nasıl seyrettiğini, görüşüp görüşmediklerini bile bilmiyorum. Açıkçası merak da etmiyorum… Sadece şunu görüyor, bunu biliyorum: Nuri Pakdil’in ta kırk yıl önce gördüğü ve gösterdiği ufka bakıyor İbrahim Demirci. Medeniyet kelimesiyle sadece bu ufku ima edebiliriz gibime geliyor. O yüzden, kendimce şöyle açıklıyorum bu medeniyet ufkunu: Dünyadan haberi olan ve dünyaya söyleyecek sözü olan. Nuri Pakdil, ortada küreselleşme ve bu kadar zengin iletişim kanalları yokken bile, dünyadan haberi olan, dünyaya verecek haberi, söyleyecek sözü olan bir insandı. Edebiyat dergisi, bu anlayışla kırk yıl önce yola çıkmıştı… O günün zor şartlarında sadece klasiklere değil, çağdaş edebiyata da açıyordu sayfalarını. Aynı sayıda, çağdaş Amerikan ve Arap edebiyatından örnekler olduğu gibi, Rus klasiklerinden de haberdar olunuyordu… “Sisteme muhalif olma”nın sadece mağduriyet hikayeleri anlatmaya indirgendiği ve buna da edebiyat denildiği yerde, –Nuri Pakdil gibi– buna tenezzül etmeyen İbrahim Demirci de çok kıymetlidir. Hem dünyadan haberdar oldukları hem de dünyaya söyleyecek sözleri olduğu için. Yerinde saymayan bu insanlar, aynı yolun yolcuları, yol arkadaşıdırlar. Kanımca. Bu öyle bir yol ki, o kadar çok yere uğruyor ki, örneklerle göstermek gerek büyüklüğünü: Arapçadan Nizar Kabbani’nin “Ben Beyrut” kitabını Türkçeye kazandıran da İbrahim Demirci’dir. Fransızcadan Roger Garaudy’nin hatıratını da…

Eserlerine ulaşmanın zorluğunu da konuşmasak olmaz… Sadece işini iyi yapmaya çalışan mütevazı bir şahsiyet olmanın cezasını hak edenlerdendir. Bugünün kötü Türkçesiyle söyleyecek olursak: “Pi-ar”ı olmadığı için, kumaşında “artistlik” olmadığı için, gösterişi sevmediği için, kıymeti yeterince bilinmemekte, mesela güçlü bir yayınevi bütün eserlerini okuyucuya ulaştırmamaktadır. Oysa mezkur edebiyat dergilerinden geride kalanlardan bir takım kurmaya çalışsak, o, kesinlikle ‘sahadaki’ ilk on birdedir…

Şunu da eklemeliyim: Buraya kadar, yarım yamalak söylemeye çalıştıklarımı, yani gördüklerimin, zanlarımın doğru olup olmadığını teyit etmek için Nuri Pakdil’i aradım. “Usta”yla istişare etmek, onun da fikrini almak için. Ancak onunla konuştuktan sonra, kendime sakladığım düşüncelerimi paylaşmaya kani oldum. Ben anlatırken, birkaç kere “doğrudur efendim” dedi ve ekledi:

–Sayın Paşalı, İbrahim Demirci’nin Edebiyat Dergisi’ndeki müstear adını biliyor muydunuz?

Bilmediğimi söylediğimdeyse, önce bunu not almamı istedi:

–Selim Yavuz.

Yavuz Selim değil, Selim Yavuz.

Müstear ismiyle müsemma imiş aslında, demeden edemedim sonra.

İşte böyle güzel bir tezat, işte böyle ters bir güzellik, işte gerçekliği ters yüz edebilen böyle bir espri…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>