İmdat Akkoyun – Yayalar

İmdat Akkoyun – Yayalar

Koşarak geçiyorsun caddelerden, sokaklardan. Koşarak bindiğin otobüslerden,minibüslerden. Yemeğe koşarak iniyor, yiyor, çıkıyorsun indiğin merdivenlerden. Koşarak gidiyor, geliyorsun kısacık molalarda. Her şey koşar adım bu şehirde. Koşarak biniyoruz tıklım tıklım dolmuşlara. Handiyse iğne atsan yere düşmeyecek. En son binen zor tutunmuş olmalı ki, “şoför bey, şoför bey” diye bağırıyor. “Arka taraf, ilerleyin lütfen…” diyor şoför. Sıkışın diye ekliyor ardından. Biriniz diğerinizin üzerine binercesine yığılın, diye anlıyoruz biz bunu. Dediğini yapıyoruz. Hayır, deme şansımız yok zira. Sabahları bizi kapıda bekleyen asık suratlı, kabarmış bir hindi gibi elleri arkasında, avurtlarını şişirip şişirip üzerimize soluyan o adam katlanır kılıyor bizi her şeye. İşten atılmak, ekmeğinden olmak, yüreğinin güzellikleri yüzüne yansıyan saf ve taze yumurcakların ceplerine harçlık koyamama duyguları,  her aybaşı kapımızın zilini basmasından gına getirdiğimiz ev sahibimizin, bizi kapı dışarı etme ihtimali ve daha uzayıp giden bir sürü neden, bizi bütün bu can sıkıcı durumlara katlanır kılıyor.

Sabır diyor arkadaşım. Tahammüldür yaşamın diğer adı. Anladım hani o büyük imtihan. Kovulmayı da kavuşmayı da içinde barındıran tılsımlı kelime. Âdemin içinde taşıyamadığı o büyük sır. Bilmenin dayanılmaz ıstırabı ve yenilgi. Oysa ne güzel bir şeydi zamansızlık ırmağında akıp gitmek. İnsan acz’di, cüzdü, parçaydı ve bütünün peşine düştü. Sen de yer miydin gerçekten? Geçebilir miydik biz olsak sınanmanın eşiğini. Hem de nasıl. Bir düşünsene her gün ne acı lokmalar düşüyor boğazımıza, ne yasak meyveler yiyoruz. Yanılgılarımızın toplamıyız biz. Bilmenin dayanılmaz cazibesi bizi her gün başka uçurumlara savuruyor. Aman ya nereden buluyorsun bu felsefi cümleleri, sabah sabah hiç de çekilesi gelmiyor doğrusu. Üstelik bu hengamede. Öyle miydi gerçekten? Âdem; sabır, yenilgi, yasak meyve. Buğdaydı, erikti.  Nefisti, iradeydi. Büyük bir hikayenin kahramanları hepsi. Zaman değişiyor ama sanki aynı hikayeler yeniden ve yeniden yazılıp duruyor gibi geliyor bana. Kahramanları değişse de olayları,biçimiyle yeniden yazılıp çiziliyor gibi.  Bir sülük gibi yakamıza yapışıp bizi yenilginin dipsiz çukurlarına yuvarlayan iblis. Dilimize ondan miras o lanetli kelime. Şimdi biz, yenilgiden zafer çıkarmalıyız diyor en son arkadaşımın ağzından. Şoförün çok bilmiş, tepeden bakan sesi bölüyor konuşmayı.“Arka tarafta Yayalar’dan binen iki kişi ücretleri uzatalım lütfen.” Sen vermiş miydin? Bize mi diyor bu. Sen verdin değil mi? Verdim, verdim. Bir biz miyiz Yayalar’dan binen iki kişi canım sen de. Sonra, verdik işte dönüp dönüp ücret ödeyecek halimiz yok ya. Bize demiyordur o. Başlarımızı camdan dışarıya veriyoruz. Aldırmıyoruz ama camdan bir çift gözün de gözlerimize ilişmesine engel olamıyorum.

Arkadaşımın ikazı handiyse bir şamar oğlanı gibi ensemde bitiyor.  Önüne baksana sana ne elin bağırtısından çağırtısından diye uyarıyor beni. Kim bilir bizden sonra kaç kişi bindi Yayalar’dan. İnip binenin çetelesini mi tuttuk.  Hele şu durağa bir varalım şu pis kokudan, kirlilikten kurtulalım da sonrası Allah kerim. İlahi, sanki buradan indiğinde Kazdağlarının tepelerine iniyorsun. Gök yeşil, mavi;  yer, çayır çimen; börtü böcek o biçim değme gitsin. Buradan ineceksin eğer hala kaçırmamış olursan, bir başka toplu taşıma aracına bineceksin. 133 T’yi kaçırmamış olalım dua et de. Yoksa bahtımıza ellerinde kehribar tespihi,  sırtlarında koyu yeşil oduncu gömleği, onun üstünde deri yeleği, sarı tütün boyasına belenmiş pos bıyıklı adamlarıyla minibüsler düşer ki… Yeniden keşfe durursun dünyanın kaç bucak olduğunu. Ya da.. İşkenceyi görüyorsun. İkinci bir tecrübe yaşatmasın sabah sabah Allah. Yanı başımızdaki kız lafa girdi birden. “Ne yaparsın bu şehrin ve yaşamın kaderi de bu” dedi. Orta boylu, eşarbı boğazının altından bağlı, gri mantolu genç hanımefendi. .

Minibüs durmadan inenler binenlerle dolup boşalıyor. Kimi vardiya sonrası evine dönerken, kimi de evinden çıkmış işine yeni gidiyordu. Birden çığlık çığlığa bir ses yükseliyor merdiven başında. Deprem sonrası küçük kıyamet habercisi gibi yeri göğü yırtan acılı bir baba sesi bu.“Paralarım, paralarım, paralarımı almışlar. Daha biraz önce ellerimi cebime attığımda oradaydı, cebimde.” Acı bir fren sesi.  Bütün dengeler alt üst, değerler, inançlar, olmazlar, eller, ayaklar. Bedenler sahibinin olmaktan çıkıyor, o ana kadar özenle korunan sınırlar yerle bir oluyor. Hep beraber şoför mahalline yığılıyor, aynı ahenkle doğruluyoruz. Şoför bir hışımla çıkışıyor bu ellisinden çıkıp altmışına dayanmış bu adama. “Amca ne oldu, hayırdır, ne bağırıp duruyorsun öyle civcivlerini kaybetmiş gurk tavuklar gibi. Ne oldu ha, söyle? Söylesene?” Adamcağız, söylediğine söyleyeceğine bin pişman ama yapacak bir şeyi de yok çaresiz: “Paralarım, paralarım oğlum, paralarım. Daha aylığımı yeni çekmiştim. Ben şimdi ne yaparım, ne derim çoluk çocuğa, bakkala, manava, ya ev sahibine? Geçen ay verememiştim kirayı. Üç aydır işsizdim. İlk maaşta öderim demiştim. Küçük kızım kaç gündür baba harçlık ver, bir gün de kahvaltıyı poğaça ve simitle yapmak istiyorum deyip duruyordu. Ben ne yaparım şimdi.” O keskin ve mütekebbir ses böldü yeniden adamın sesini. “Tamam babalık, zırvalayıp durma ben ne yapabilirim.  Burası İstanbul öğrenemedin mi daha? Kaç yıl oldu geleli kim bilir.” Adam gayriihtiyari “bir yıl oldu oğlum” dedi. “Kurt köy Harmandere’de oturuyorum ben.Amcaoğluyla aynı evi paylaşıyorduk nicedir. Fakat o da girdiği işlerde bir türlü dikiş tutturamadı. En son girdiği işten de çıkarılınca, pes dedi. Pes artık ben yapamayacağım dedi. Artık bu ulaşılması zor, hızlı çarka dayanamayacağım ben dedi. Sonra da pılıyı pırtıyı topladığı gibi soluğu Haydarpaşa’da aldı. Oradan da bizim Doğu Ekspresi’ne binmişti en son. Şimdi kim bilir… “

Şoför bu kadarına bile zor dayanmıştı. “Ooooof, of, tamam babalık ya sana bir şey sorduk sen hayatını anlatıyorsun.” Adam duymamış gibi yapıp anlatmaya devam etti.  “Oğlum en son toprak yol mu ne diyorlar, her sabah inip binenler oluyor, oraya gelmeden biraz önce yoklamıştım vardı. Ellerim cebimdeydi aslında. Ama içerisi kalabalık olunca ayakta durmakta zorlanmıştım. Sonra da ellerimi cebimden çıkarıp yukarıdaki demir çubuklara tutunmuştum.” Şoför ebleh yüzünü iyice gererek dudak kenarlarını kulaklarına kadar götürdü ve aradığını bulmuş antikacı edasıyla, “tamam amca tamam.  Ulan hergeleler her zamanki iş işte. Onların bindiğini fark etmiştim ben aslında ama ne yaparsın. Binmeyin diyemiyor insan. Yapacak bir şey yok amca, sen bir tas soğuk su iç onun üstüne.”

“Şoför bey devam edelim lütfen” dedi tok sesli bir kadın. Şoför kızgın ve asabi, gerilmiş yüzüyle hafifçe döndü. Tamam, hanımefendi tamam ne vırlayıp duruyorsun sen de. Kadın fazla bilmiş ve bencilce konuşmasına devam etti. “Beyefendi gideceğiz gitmesine de herkesin işi var gücü var. Tamam, olmamış olmuş, ölenle ölünmez ya ayol.” Şoför kafasını sağa sola sallıyor. Hoşuna gitmiyor bu merhametten yoksun çokbilmişlik hal. Elini vitese atıp geniş omzunu direksiyon üzerine abanarak gaza basıyor. Boğuk bir ses ve koyu bir egzoz dumanı, arkada kalan bir de bu altmışlık ihtiyarın yanık yüreği.

Arkadan ittirmeyin önde bayanlar var beyler. Üstüme çıkmasına ramak kalmış kel kafalı, geniş omuzlu, uzun boylu adam kirli oyununu örtmek istiyor güya. Ardından “bugün hava her zamankinden daha sıcak olacağa benziyor” diye mırıldanıyor. Havayı değiştirmek, ilgiyi başka yönlere dağıtmak isteyen edayla. Solunda pembe saten elbisesiyle şuh kahkahalar atan, saçında albenili bir taç bulunan atletik yapılı bir hanımefendi. Ağzında sakız. Uzun saçlarını ara sıra sağa sola savuruyor. Orta sıralarda gözlerinden mahmurluğu atmanın çabasıyla fısıldaşan genç liseli kızlar. Sağ taraflarında etekleri yerde, kalın kaşe pardösülü hanımefendiye ve yetmişini devirmiş kasketli,  kavruk yüzlü, kırçıl sakallı ihtiyara aldırış bile etmiyorlar. Edep. Bilmek. Talebe. Kelimeler birbirine çarpıyor. İnsan bazen bildiğini unutuyor. Bilmemek istiyor bazen. Fakat bildikleri iz, işaret, tortu bırakmıyor geride. Titretmiyor acıya dönük yanlarını. Yaratılış şuurdu ve her şey o şuurun ayağa kalkması, silkinip kendisine gelmesi içindi. Fakat bütün bunlar eski zaman masalı gibiydi şimdi.  Bilmenin o dayanılmaz ıstırabından yoksundular. Emanetin ağırlığını taşımaya meyyal değildiler. Hayat zahmet demekti ve geleceğin zahmetini bilmekten yoksundular.Anlamanın girdabına düşmemişlerdi henüz.

Zihnimi dolduran cevapsız sorular öksüz bir çocuk gibi kendi içinde yumaklanıp duruyordu. Annemin sık sık anlattığı, benimse bir darbımesel gibi zihnime kazıdığım hikaye geldi aklıma. O esmer kalaycı ve annem. Köyün yamacından geçen aksakallı, esmer bir kalaycı ustasının yolunu kesmemek için beklediği metrelerce yol kesiyor düşüncelerimi. Kim öğretmişti o derin saygıyı ona. İlmin mektebi var mıydı gerçekten? Her yoğurt maya tutar mıydı? Mayasını nereden almıştı o derin saygı. Istırabım yanardağlar gibi kaynadıkça kaynıyor. “İlim dediğin gökten yağan yağmur gibidir” diyor arkadaşım. Yağmur yağmurdur da düştüğü yer neredir ona bakmak lazım. Yağmur kayaya da, taşa da, kuma da, toprağa da düşer. Ancak bazısında anlam kazanır ve bir ahde vefa ile karşılık bulur. “Şükür iyi gelir bazen şükret” diyor. Şaşkın şaşkın yüzüne bakıyorum. O devam ediyor. Yüzündeki kırışıklığa. Duyduğun hayâya. Bakınca gördüklerine. İnsanı üryan bırakan bu yoksunluk değil midir? “Geçirgen toprakları hiç sevmem diyorum” kendi kendime. Eşyanın bile tabiatına aykırı. Toprak bile yağmura vefalı iken bu vefasızlık dokunuyor bana. Kör, sağır ve dilsiz olmak. Acı, nakkaş efendinin matkabı gibi derin yaralar açarak ilerliyor zihnimde.

Arkalarda bir öksürük nöbeti. Hastalık hastası bir boğaz iltihabı enfeksiyonu derdim kesin doktor olsam. Ama değilim. Ben hasta ruhları tedavi ediyorum. Ne kadar edebiliyorsam. Biraz önceki bu kötü örnekleri görünce kendimden ümidi yitirmek üzereyim artık. Onun hemen önünde çıban izlerinin handiyse kabartma bir haritaya dönmüş yüzü ile yataktan henüz kalkıp gelmiş, kıvırcık saçları dağılmış, çorak tepelerde seyrek sepildek bitmiş yaban otları gibi sakallarıyla yirmisini henüz geçmiş bir genç delikanlı. Kapının girişinde şirin bir kız çocuğunu bağrına sıkı sıkıya bastırmış orta yaşlı bir hanımefendi. İyi giyimli, şık eşarbını çenesinin altından geçirivermiş. Eteği diz kapağının hemen altında. Dudağında taze ruj. Siyah kirpiklerinin altında koyu yeşil rimel, far vs. Önce inançlarının

kaviliği diye başlayan cümleler, yarım kalıyor. Araftakilerden demek en doğrusu. Çağın keskin dişleri arasında nefes alıp vermekte zorlananlardan. İçindeki sese kulak verse boynunda bir yafta. Dışarıya baksa tastamam üryan. İçinde derin bir vicdan yarası. İki ileri bir geri. Mehterandan yani. Oysa karar verebilmek cesaret işidir. Cesareti olmayanlarla bir yere varmak zor. Yolda kalırım. Düşersin. Kalkamazsın. Tökezlesen hafazanallah. Elinden tutmaz. Önce etrafına bakar. Üzerinde gördüğü bir bakış onun sensiz yola

devam etmesi için yeter sebeptir. Terkedilirsin. İyi günlerinde iyi de, en ufak bir takıntıda yalnız, çıplak ve tek başına, metruk bir ev gibi kala kalırsın.

Tepeden aşağıya dağlardan boşalmış nehir gibi iniyoruz. Yolculuğumuz devamlı inişe doğru gidiyor. Düz, yan, yokuş yok. Savrulmalar bizi yol boyunca yalnız bırakmıyor. Başucumuzda görevli bir memur gibi bizi sarsaklayarak kendimize dönmemizi sağlıyor. Biz üst üste, tıkış mıkış oldukça, binenler de artmaya devam ediyor. Şoför bize misilleme mi yapıyor nedir? Patlayacağım şimdi. Nefeslerimiz dolmuşu bir baştan bir başa boyuyor.  Saat başı geçen dolmuşlardan bir yenisini daha bulmak zor. Sonra bir daha kim bilir ne zaman gelecek. Bakalım onda boş yer olacak mı? Gözüm ilerlerde henüz altı ayında ya var, ya yok, bebeğini bağrına sıkı sıkıya basmış kadıncağıza ilişiyor. Sonra en arkadaki dörtlüye. Üzerindeki formalar ele veriyor onları. Öğrenci bunlar da. Dünyanın tüm derdini tasasını ötelemiş sabahın muştusunu üzerinde biriktirmiş cilveli, nazlı, edalı genç kızlar ve erkekler. Dünya yıkılsa umurlarında değil havasındalar. Bu tıkış mıkış,  gürültü, patırtı. İnlemeler, sızlanmalar; inen, binen, oflamalar, puflamalar sanki başka bir dünyada dönüyor gibi orda. Gençlik böyle bir şey olsa gerek. Yüzümde yayılan tatlı bir tebessümle içimde çıkılan o büyük yolculuk.

Daldığım âlemden başka bir ses uyandırıyor beni. “Ay arkamdaki adam da artık bana sürtünmekten vazgeçse, sıkıldım artık” diyor yanı başımızdaki hanımefendi. “Şoför bey artık yolcu almasanız” diyorum. “Binecek değil, ayakta duracak yer kalmadı.” “Emriniz başım üstüne hanfendi de bu benim tercihim değil. Ben sadece el kaldırana durur, kapıyı açarım o kadar. Gerisi binmek isteyenlerin bileceği bir şeydir. Sonra soluğu bizim dernekte alıyorlar. Sonuçta biz de bir ev geçindiriyoruz de mi? Arkadaşlar, hanımefendilere, hastalara, yaşlılara yer verelim lütfen” demekten de geri durmuyor. Bir lütfen hali yani. Erzurum işi kehribar tespihini geriye doğru sarkıtıyor. Ön tarafta beyaz keçi derisi üzerine sıra sıra dizilmiş aslanlar. Dolmuş ilerledikçe sesi bize kadar yükselen arabesk şarkılara ritim tutmuşçasına başlarını sağa, sola, sallıyorlar.

Homurtular, fısıldamalar hiç eksik olmuyor ama kimse kimseyi de duymuyor burada. Herkes kendi derdinde. Arkadaşlar ceplerinize dikkat! Şoför sesi bu. Esmer kaşlarını biraz yukarıya doğru kaldırarak aynadan bakarak arkalara doğru sesleniyor. Merhamet duygularımızla birlikte ayağa kalkıyor sevilerimiz. ilk kez onun da bizim gibi bir kalp taşıdığını, etten kemikten olduğunu düşünmeye başlıyoruz.

Akşam haberlerini yorumluyorlar çaprazımızdaki iki orta yaşlı kadın. Kılık kıyafetleri düzgün. Sarışın, küt saçlı olanı; siyah kıvırcık saçlı olana göre daha uzun boylu. Kıvırcık olanın eteği dekolte denebilecek kadar kısa. Yeni açılan soruşturmayı yorumluyorlar. Diğeri geç kalındığını, bunun andıçın internete düştüğünde yapılması gerektiğini söylüyor. Adalet tecelli etsin de kimde nasıl olduğunun önemi yok diyor diğeri. Arkadan bir diğeri ona itiraz ediyor. Sonrasında sıkı bir politika cümleleri yayılıyor ortaya. Uzun

boylu olan tavrını liderden yana koyarak devam ediyor görüşlerinin doğruluğunu anlatmaya. Açık sözlü, dürüst ve karizmatik buluyor onu. Diklenmeden dik durduğunu, sağa sola yalpalamadığını, düşünlerini konjonktürün rüzgarına kapılmadan cesurca söylediğini ekliyor. Etiyle kemiğiyle yerli, bu toprakların sesi diye ekliyor ardından. Diğeri sanki bizimkiler gökten düşmeler diye cevap hakkını kullanmaya başlayacakken şoför “köprü!” diye bağırıyor. Eski bir kağnı tekeri gibi cayırdayarak açılan lastik lifli kapıdan atlayarak iniyor bazıları.

Şoförün hemen yanı başındaki tekli koltukta elleri uzun paltosunun ceplerinde, ayak ayaküstü ne atmış haki kıyafetli, silindir şapkalı bir üniformalı. Omzunda iki yıldız. Oldukça mağrur. Konuşulanları duymuş olmalı ki belini kırmadan ağır edalı köy ağaları gibi hafifçe başını çevirdi. Gözleri birden gözlerime değdi. Boş gözlerle bakıştık. Sonra yeniden önüne döndü. Böyle bir şeyin ancak benden sadır olabileceğini düşünmüş olmalı ki, bakışlarını benim üzerimde odakladı. Gözlerini başka yerde hiç gezindirmedi. Sonra döndü, koca nizami silindir haki şapkasını düzeltir gibi yaptı sağ cebinden çıkardığı eliyle.

Hafif burnunu çekti. Alt dudağını üst dudağının üstüne perdeleyerek yüksek tepelerden esen poyrazlar gibi derin bir nefes gönderdi. Saçları olsa üfül üfül esecekti ama, yoktu.

“Işıklar!” dedi şoför. Birkaç kişi daha yaklaştı kapıya. En arkada öksürük nöbetine yakalanmış, kim bilir ne zamandır bu kötü hastalığın pençesindeki adam da yolcuları yara yara yaklaştı kapıya. Bir eli hala ağzındaydı. Son olarak o da indi.

İçerideki uğultu baş ağrılarımı çoğaltıyor. Zihnimi dinlendirmek için ara ara bakışlarımı buğulu camlardan dışarıya veriyorum. Camda el izleri. Anlamsız şekiller. Karışık, eğri büğrü. Yazanın bir şekilde anlamlandırdığı, ruhunu resmettiği, anlamını sadece onun bildiği şekiller. Ağızlardan çıkan nefesler gelip buraya toslamışlar. Çıkacak yer bulamamışlar. Fakat sonra iç dünyalarının resmi olarak birer araca döndürülmüşler. Yaratılan herşey bir işe yarıyordu şu kozmosta. Anlamsız ve boş görünen nice şey mutlak bir anlam kazanıyordu insanla. İçeride ağır bir koku. Peki bunun bir anlamı var mıydı?“Efendim.” Diyor arkadaşım. “Yok. Yok yok. Yok, bir şey.”

“Önüne bak” dedi arkadaşım. Ateş altında metanetini koruyan vakur bir ses tonuyla. Camın dibinde oturan gence baktığımı zannetmişti. Oysa onu ilk defa onun dürtmesiyle fark diyordum. Saçları jöleli, hafif arkaya sarkık ve gömlek yakalarını örtecek kadar uzun boyunlu kazağının üzerine kaşkol dolamış. Tek renk. Sade ve kahverengiye çalıyor. Hemen yanı başımızda kadife pardösüsünün ceplerine soktuğu elleriyle uzaklara dalmış gibi duran beyefendi, sesi duymuş gibi bize döndü. Birbirine değdirmekten kaçındığımız gözlerimizi ikimiz de ait oldukları yere verdik. O dışarıya, ben içime. Arkadaşıma ses çıkarmadım. Uzun uzun onun öyle olmadığını anlatmak. Bunun yeri değildi. Sırası da değildi. Ona doğru döndüm, gülümsedim. Hafif tebessümle karşılık verdim. O bundan ne anlamıştı, kafa yormadım.

Bir ses. Bütün iç ve dış konuşmalarımızı kesen, içerisini buzla kaplanmış bir kış gününe çeviren soğuk rüzgarların egemenliğine veren boğuk, donuk ve dondurucu bir ses. Başlarımızı kalabalığın arasından çıkarıp ön tarafa doğru çevirmeye çalışıyoruz. Ardından gelen acı bir fren sesi. Kalabalık yine birbiri üzerine ön tarafa yığılıyor. Sonra gerisin geriye. Bakışlarımız ürperti ve korkuyla ileriye, şoförün olduğu yere mıhlanıyor. İçerisini esir alan soğuk duş etkisi bizi de etkisi altına alıyor. İçeride tık yok. Sanki biraz önce içerisini inleten gürültü yumağının üzerine ölü toprağı serpilmiş. Şoförün boğazında bir parıltı. Yansıması aynadan içeriye vurduğunda ımbır ımbır ışıldayan soğuk bir metal parçası bu. Ardından takip eden başka sesler. Öfkeli ve bir o kadar öfkesini sesine veren zorbaca,gözünü kan bürümüş bir adamın sesi bu. Şoförün beti benzi atmış. Ay ışığında solgun bir çiçek gibi. Biraz önceki kallavi,  serdengeçti, kadırgalı eda gitmiş, yerine kurttan kendisini kurtarmanın telaşında kuzu postunda soluk tenli bir hüviyet hâsıl olmuştu. “Sana ne lan, sana ne, el âlemin cebinden, parasından, pulundan.” Derin bir kuyunun dibinden inleyerek gelen kekeme bir adamın sesi cevaplıyor onu. “Aaa..Abi.. Abi ta. Taaa. Tamam abi. Ben yaptım sen yapma abi.” Karşısındaki kararlı ve kesin. Düşündüğünü yapmaktan emin bir ses. “Keseyim mi lan seni. Sesini, soluğunu ha!” “Abi, yapma abi, kulun kölen, köpeğin olayım yapma.” “Hadi bu sana ders olsun. Bir daha elinin hamuruyla başkasının işine karışma.” Deyip yerinden doğruldu. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla hiç bir şey olmamışçasına kollarını iki yana savurarak, uzun boyunu sağa sola devirerek avını yakalamaktan emin yırtıcı bir kuş gibi çıkıp gitti. Aynı anda dolmuşun en arkasından ve tam ortasından iki kişi daha hareketlendi. Onlar da atladılar arka arkaya kapıdan. Ekip işini tam yapıyordu anlaşılan.

Ortalık sel baskınından arta kalan ıssız kum yığını gibi. Islak, sarsak ve sere serpe. Derin bir sessizlik. Nefesler tutulmuş, gözler donmuş. Merdivenden duyulan son ayak sesiyle kabaran dalgalar gibi önce yükselmiş sonra yayılıp gidiyor. Bir an, idam sehpasına çıkmış ve oradan kurtulmanın muştusunu yaşar gibi. Şoförün kendine gelmesi uzun zaman alıyor. Orada, direksiyonun üstünde dakikalarca duruyor. Bir eli sımsıkı kavradığı direksiyonda, diğer eliyle boğazındaki çiziğin yerini ovalıyor. Beti benzi handiyse bir güz yaprağı gibi sararıp solmuş. Eliyle boğazını tuttu uzun süre. Çektiğinde koyu kırmızı al bir leke kalıyor elinde. Eğilip aynaya bakıyor.“Hay Allah, kanatmış vicdansız.” Ardından “az kalsın canımızdan oluyorduk” diye mırıldanıyor.

Neden sonra arkasına dönüyor. O sessiz yığına. “İnsanlık ölmüş be. İçerisi insan mı dolu gerçekten? Öyleyse neden sesi çıkmadı kimsenin? Yazık “dedi. “Adam göz göre göre öldürecekti bizi, siz de seyredecektiniz. Yazık. Biz sizin cebinizdeki paraya sahip çıkmaya çalışıyoruz ama canımıza kastediyorlar ses soluk çıkmıyor.” Yok, yine tık yoktu. Ortalık cenaze sonrası sessizliğini korumaya devam ediyor. Neden sonra sessizliği dolmuşun harıltılı sesi bozuyor. Herkes yeniden kendi hikayesinin peşine düşüyor.

Köprüde kalabilir miyiz? Durmamızla dağlardan bir göçük yığını gibi ağır bir yük üstümüzde. Bitip tükenmek bilmeyen o itiş kakış. Kapıya yöneliyoruz. Bizimle birlikte başkaları da hareketleniyor. Bir başkası bizden önce gelmiş kapıda ellerini iki yana dayamış sağa sola bakınıyor. Biraz bekletiliyoruz. Zaten taşmaya yüz tutmuş nehir olan öfkemiz daha bir kabarıyor. “Müsaade eder misiniz beyefendi, ineceğiz.” Bütün

öfkemi belli eden bir ses tonu oluyor bu. Adam biraz daha duraksıyor sonra atlayıveriyor. Arkasından biz. Derin bir oh çekiyoruz. Mesafesi kısa ama yaşattıklarıyla dünyayı dolaşmış kadar uzun süren bu yolculuğun bitmesinden geriye derin bir oh kalıyor. Yankısı karşı tepelerden yankılanan ses kadar etkili ve derin.

İş yerine telefon edeyim. Sanırım geç kalacağız. Elim cebime gidiyor. Yüzüm, şeklim şemalim değişiyor. Ellerim, boş cebimde dolanıp duruyor. Yok. Sanırım çantama koymuşum diye düşünüyorum. Yok! Ellerim oradan da boş çıkıyor. Sonra diğerine saldırıyor, yokluyor, ovuşturuyor, bakınıyorum ama yok. Nafile. Hiçbir yerden çıkmıyor. Neden sonra jeton düşüyor. Yeniden yola ve yoldaki dolmuşa çeviriyorum yönümü. Dolmuş giderken ben arkadan ona doğru koşmaya yelteniyorum. Yanımdaki el beni çekiyor. Boş ver. Canını kurtardığına şükret. Hamdolsun ki bitti. Adam canını zor kurtardı, senin telefon gitmiş çok mu? Yeni bir yolculuğa kendini hazır etsen iyi olur. Alışmak lazım bu hengâmeye. Alışmak lazım şehrin cenderesine. Geriye değil ileriye bak. Bak, bak 133 T gelmiş bile. Koş hadi kaçırmayalım, koş.  Koş.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>