Söyleşi

Akif Kuruçay İle…

İmgeden Şehirlere…
Akif Kuruçay İle

Hazırlayan: Ertuğrul Rast

 

“Şehirde seyre çıkmak, seyre durmak, kendini olgunlaştıran ve yücelten ruhun mesafeleri aşması gibi insanın varlığına çok şey katar… Bir gezinme ve dinleme hâli… İnsanın iç ve dış dünyası arasında çok doğal, çok fıtri görünen harikulade bir devinim, bu iki hâl arasındaki ilişki. Şehir bize böyle derinlikli bir ilişki teklif eder.”

Türkiye şiirinde Ahmet Hamdi Tanpınar özellikle “rüya”sı ile tanınıyor ve sizin şiirlerinizde de sıkça “rüya”yı işlediğinizi görüyoruz, Tanpınar’ın “rüya”sı ile sizin “rüya”nızın benzerlikleri-farkları neler?

Öncelikle şunu söyleyeyim. Kelimelerin, imgelerin birtakım kimselerin şahsına hasredilmesine gönlüm razı değil. İmge bağlandığı şiirde, şairin evreninin ilk yaratılmışı gibi olmalı, bu tadı, bu duyguyu verebilmeli. Şair, bu biricikliği sözcükler nezdinde başaramamışsa, bütünde de yeni bir şey söyleyebilmiş değildir. Tarih boyunca hayatın olağan akışı içerisinde kullanılan kelimelerin bir edebiyat metninde insanları büyüleyebilmesinin nedeni de bu olmalı. Sanki ilk kez duyuyormuşuz gibi taze, çarpıcı, şaşırtıcı, yeni bir şey. İmgeyi düşündüğümde aklıma hep Picasso’nun biçim asimetrisi gelir. Leonardo da Vinci’nin mükemmel insanı Vitruvius’un karşısındadır onun imgelemi. Kusurlu bulunabilir, acayip ve korkutucu görünebilir; ama müthiş çarpıcıdır, yenidir. Yeni bir insandır o. Burada imgenin tarihsel değerine bir müdahale var. Bakırı altına çevirmek mükemmeli, kemali, ifade ediyor; altını da bakıra dönüştürebilmek o kıymette bir hüner görünebilir. Muktedir olmak, malzemenin ve neliğin ötesidir. Tuz, eski çağda para yerine geçen bir madde. İmgesi nasıldı acaba? Aynı şekilde demir… Bir çağa adını vermiş, kırk kilo altın bir kilo demirle eş değermiş. Demir çağında yaşamış bir şairin şiirlerini çok merak ediyorum. Sevgilisine nasıl seslendiğini, doğayı nasıl betimlediğini falan. Muhtemeldir, demir onda müthiş bir imgeyken, bir medeniyet alameti, bir zenginlik göstergesi iken bende Ali Ağaoğlu’nu çağrıştırıyor. Demir denince içimden hemen onu betonla tamamlayıp kaçmak, saklanmak istiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar, geleneksel metaforlarla nispeten barışık görünen benim için bile, bana o demir çağındaki adam kadar uzak. Çünkü ben yazarın karakter yapısıyla düşünce biçimini, ideolojisi ile yazdıklarını net olarak ayıramayan biriyim. Bu belki, edebiyatı salt ve yaratıcısından tamamen bağımsız bir yere konumlandırabilen, onu bir cevher olarak kabul eden kimilerince anlamsız bir tutum olarak değerlendirilebilir. Şiirinin ve imgelerinin nereye baktığı beni tam olarak ikna eden, yeterli bir veri değil. Bu sebeple benzeşebileceğimizi hiç düşünmedim. Başkasıyla kurulacak bir denklem için de aynısı söylenebilir. Ayrıca bu, artık mesafelerin hiç kapanmayacak dehşetli bir hızla açıldığı için böyle, böyle olmak zorunda olduğu için böyle. Bugün Anadolu’nun bir yerinde, Konya’da Ücra adında bir dergi 10 yıldır çıkıyor. Neredeyse bir çağ kadar uzun bir sure 10 koca yıl. Bu çağın anlamını algılayabilmek için Murat Üstübal’ın şiirlerine bakıyorum mesela. Hoş görüsüne sığınarak ikimizin de tanıdığı bir isim olduğu için örnek gösteriyorum onu. Postmodern sonrasının çamlarını devirmiş bir persona Üstübal. Konya’nın ulusal bir değeri. E tabii imgelerle, sözcüklerle, biçimle irsi bir aidiyet kesbetmiş olanlarca yadsınması, bir nongrata olarak görülmesi de mümkün. Ben öyle düşünmüyorum. Bana, şiirdeki arayışıyla ve insanlığıyla çok yakın, çok gerçek geliyor; şiir estetiği bağlamında tartışıldığında tercihlerimiz noktasında benzeşmediğimiz iddia edilecek olsa bile. Ayrıca şairi bir tek, şiirin imgeleri de ilk kez onun yarattığı ünik formun birer malzemesi olarak tanımlama yoluna gitmek, itirazımın anlaşılmasına belki bir fayda sağlar. Bunun yanında şairin paradigmaya itirazı varsa da ne ala, gayet güzel olur. Başa dönecek olursam metinden metne mümkün belki; ama şairden şaire kıyas, teknik açıdan doğru görünmüyor. Pekâlâ birileri çıkıp şiirleri tahlil edebilir ve imgelerin foyasını meydana çıkarabilir, şaire tarihte bir yer açmak ya da onun efsanesini yeryüzünden ilelebet silmek adına.

Metafizik ögeleri yoğun bir biçimde kullanıyorsunuz şiirlerinizde, hakkında insanın çok az bilgi sahibi olduğu bu alanla (metafizikle) şiirin ilgisi nasıl sizce?

İnsanın hiçbir konuda bir bilgi sahibi olduğuna inanmıyorum. Şiir bu çaresizliğin bir neticesidir. Mana batında gizliymiş, eskiler öyle diyor ya. Bu ne demek? Şunu demek ister gibi, “Ne demek istediğim konusunda yahut ne dediğim hakkında hiçbir fikrim yok ama söz söylemek konusunda istidadım var.” Benimki biraz böyle oldu, yani kimseciklerin bilmediği bir şeyi biliyor değildim ama bir söz söyleme istidadım da olmalıydı hani. Ben de hissettiğim yönden, coğrafyadan bir dil kurma ve o dilin çatısı altında Wittgestein’in dediği gibi kendi varlığımı kavrama, belki de reanimasyon, arada bir o dil çatısından başımı çıkartıp başkalarının derinliklerine bulaşabilme; başkasını, ötekisinin yapısıyla oynayabilme çabasına girdim. Bulaşma sözcüğünü özellikle sarf ediyorum. Şiirle bir insana bulaşabilir, ona ateşli bir hastalık bulaştırabilirsiniz. Her şairde böyle habis, böyle karanlık, ziyan bir yan var bence. İnsanın sınırlarını fiziki, siyasi coğrafyalar değil, dilin coğrafyası belirliyor. Benim dilimin coğrafyası dünyanın doğusunda. Dünyanın doğusunu siz dilediğiniz koordinatlarda anlayabilirsiniz. Şiir dosyamın adı “Doğu: Siyanür” idi ve tek bir şiirden oluşuyordu. Yalnız dosyanın bir kısmı kitaplaştı şu ana kadar. Sonra o bütünü hiçbiri birbirini tamamlayamayacak, birbirine yabancılaşmış hâle gelene dek parçalara ayırdığım için dünyanın kararmaya yüz tutmuş mahrumiyet bölgesinde kurulmuş bu metinlerin çevresinde dışlanmış ve terk edilmişlerin üşüştüğü arkaik bir dil oluştu. Sultanlar, kâhinler, cüzamlılar, yalvaçlar… Dosyanın devamında bütünden ayrılmış parçaların yeniden birleşmesini ümit ediyorum. Bu dilin tam merkezinde “ben” var bir de. Kutsal metinlerin, peygamberlerin, ermişlerin, âşıkların yolunu arayan, taşları koklayarak iz süren, ihanetler, sadakatsizlikler gören, şehirlerden sürülen bir ben. Gerçeğin korkunç yüzünden esâtirin içine kaçıp orada yolunu kaybeden bir ben ve ben olmaya devam ettiği müddetçe menzilini bulamayacak bir ben. İkinci Yeni’de Edip Cansever, özellikle de Turgut Uyar’da hissettiğim kutsal metinlere öykünme durumunu o zamanlar çok beğenmiştim. Biraz bunun etkisi olmuştur. Bir keresinde romancı Latife Tekin’le buna benzer bir şeyler konuşmuştuk. Bana bir itirafta bulunmuş, çocukken abdest suyunu döktüğü babasının Kur’an okuma hâlinden çok etkilendiğini, Gece Dersleri’ni de bu sese uygun olarak makamlı bir okuyuş ritminde yazdığını söylemişti. Hatta bunu söylemekle de kalmamış, romanından bir parçayı babasına taklit ederek tıpkı hafızların Kur’an okuma ritminde öne ve arkaya hafif hafif sallanarak okumuştu. O sahne hoşuma gitmişti. İsmet Özel de İstiklal Marşı’nı Taleal Bedru’nun müziğiyle coşku içinde söylüyor. Mısırlı üstat Muhammed Abdülvahab’ın şarkın bülbülü Ümmü Gülsüm için yaptığı bir beste gerçi o ve neredeyse İstiklal Marşı’nın bestesiyle yaşıt; ama olsun, maksadı nasılsa anlaşılıyor. İnsanda sözü “Kusursuz Olan”la birleştirme, onda bütünlüğe ulaşma hevesi var. İstiklal Marşı’nda eksik bırakılmış rabıtayı, Özel bir duyarlık geliştirerek sorumluluğuna almış ve kendince giderme yoluna gitmiş. Şunu da atlamayayım, şair yahut sanatçıdan önce insanın ontik ihtiyacı hiçbir surette görmezden gelinemez. Hepimiz Tanrı, kâinatın kaynağı, ruh, öz gibi metafizik alana dair sorulara cevap aramaya çalışan varlıklarız. Bilginin metafizik karşısındaki dayanıksızlığını şiirle bir nebze hafifletmek, telafi etmek mümkün sanki. Ya da biz kendimizi bununla avuturuz.

“Sihir, esrar, kehanet” kelimeleriyle hep bir “gizem”in etrafında dolanıyorsunuz şiirlerinizde, biraz da bundan bahsedelim isterseniz…

Az önce de söylediğim gibi, kutsal metinlerin referansıyla oluşturulmuş yekpâre bir şiirin imgeleri bunlar daha çok. Diğer şiirlerimde fark edilecek düzeyde ve tekrarda doğa anlatımları vardır mesela. Kara bir doğa ama. Çünkü ben yazı yazmayı bir nar ağacının altında öğrenmiştim. Ağacın hemen yan tarafında da tarihî bir mezarlık vardı. Evimizse bu manzaranın biraz uzağında doğanın ortasında terk edilmiş bir kulübeyi andırıyor, güçsüz ve dirençsiz öylece bekliyordu. Ağacın altında oturduğum günler ve oradan seyreylediğim tablo gözümün önünden hayat boyu hiç gitmedi. Ne o nar ağacı ne de mezar taşlarının yüzeyindeki kaligrafi, ne elimdeki kalem… Hep hatırımdadır. Yıllar sonra İstanbul’da o evi, nar ağacımı görebilmek için buldum. Taşlar yine aynı, ev yine öyle; fakat ağacımı kesmişler. “Doğu: Siyanür” şiirleri ilk çıkmaya başladığı zamanlarda, deneysel bir şeyler yapalım istemiştik. Konya o vakitler epey hareketli, dergiler çıkıyor, Zafer’de yeraltındaki kitapçılar pasajı kaynıyor. Daha neoepikçi olmadığı o yıllar Murat Güzel’le birbirimize atölye çalışması yapalım dedik. Doğulu ortak bir imge üzerinden şiir çalışıyoruz, ardından ürünleri karşılıklı âşık atışması gibi yayımlıyoruz. Hüsn-i hat sanatında “müsenna” diye bir tarz vardır bilirsiniz, aynalı yazı da deniyor. Simetrik, iki yanda birbirine bakan bir kelime. Buna da benzetebiliriz, çağrışımsal açıdan doğru çünkü. Ama bizim yaptığımız dengesiz ama uyumlu algılanabilen bir işti. Popüler ifadeyle bir açılımdı o işler. Deneyseldi, bizde olduğu kadar takipçisinde de ilgi uyandırıyordu ve belki de en önemlisi kolektif bir duygunun uyarılmasına yardımcı oluyor, yeni bir fikre bizi teşvik ediyordu. Aşiyan dergisi’nde kısa bir süre devam etti bu karşılıklı yazışma.

Şiiri nasıl ve kimlerden takip ediyorsunuz?

Tuhaf karşılanabilir belki, şiiri daha çok facebook’tan takip ediyorum. Dergilerin hepsine ulaşmamın imkânı yok. Alabildiğim ölçüde matbu kaynaklara yöneliyorum ve para harcıyorum tabii; lakin internetin edebiyatı takip etmede sağladığı kolaylıkları inkâr etmek şu aşamada abestir. Bloglar olsun, sosyal paylaşım sitelerindeki kişisel hesaplar olsun edebiyat adına muhteşem bir zenginlik, büyüleyici bir çeşitlilik içeriyor. Meraklısı olduğum şairlerin sıkı bir izleyicisiyim, onları gözetim altına aldım. Hüseyin Atlansoy ve Cevdet Karal mesela… Atlansoy ilginç bir iş yapıyor. Size şiirinin tekmilini aşama aşama izleme şansı tanıyor. Mısra mısra, kelime kelime. Bir edebiyat meraklısı için müthiş bir olay bu, şairin üretimine şahit ve hatta yer yer buna ortak olmak. Yeni bir yöntem olması da işe ayrı bir heyecan katıyor. Karal’ın online şiir yayımları da hakeza öyle. Okuyucu tepkisinin direkt, online ulaşabilmesinin şairlerin üretimlerini olumlu etkilediğini düşünüyorum. Bir şevk, bir enerji veriyor. Vakti olan meraklı biri bu yeni durumun artılarını, eksilerini edebiyatın geleceği adına araştırabilir ve bunun istatistiğini çıkarabilir yani. Ortaya, gayet ilginç bir veri neden çıkmasın?

Edebiyatın dışında da bazı yayınlarınız var…

Evet, şehir tarihine merakım var. Aile köklerimiz Sivas’ta. Kayseri’de çocukluğumun bir kısmı geçti. Konya ise hayatımın en uzun hikâyesi. Üç şehir, medeniyetin üç kalesi. Hilali andıran bu coğrafi hattın üzerinde, Anadolu medeniyetinin bakiyeleri hâlâ dipdiri ayakta. Binlerce yıldır, işgallerin, savaşların yıkamadığı bir miras bu. İbn Haldun’un bir tarih düşüncesi var. O, ancak buradan, yani “hadarilik” dediği şehirlilikten hareketle medeniyete ulaşılabileceğini söylüyor. Müslüman aydınların gündemini çokça meşgul eden kavramların detayına fazla girmek istemiyorum. Ama kastedilen şehirlilik, bu coğrafyanın mirîdir, her ne kadar son asrın politik şartları, konjonktür gereği Anadolu’yu, hassaten andığımız bu hattı ekonomik ve sosyal anlamda ihmal etmiş görünse de bütün maddi varlığıyla adı geçen şehirler, buradaki eserler, o eserleri inşa eden taşlar ses vermeyi sürdürecek, taşlara ruh veren o engin birikimi silip atmak öyle kolay değil. Bunu görmek de yetmiyor. Görmekle yetinmeyip yorumlamak da lazım. Yorum, dikkat ve ehemmiyet ister. Aksi takdirde bir içeriksiz, bir gelenekçi, safsatacı olma tehlikesi her zaman var. Ben olmak istemem. Böyle ancak hamaset üretebilirsiniz. Ki hamaset üretilen bir şey de değil, üç kuruşluk birikim geçmişe serenat yapacağım derken bir bakmışsın tükenivermiş. Tarih şuuru çok önemli. Tarih nedir, ne işe yarar? Bir insanı nasıl tarih olur? Bir taş sadece taşken onu tarihin bir parçası kılan şey nedir? Ben bunların üzerinde kafa yormayı sadece teorik bir derinleşme olarak değil, pratik bir değer üretmek adına da faydalı buluyorum. Şehirler bize bu pratiği kazandıran ve içinde müthiş imkânlar barındıran devasa bir atölye, dershane, medrese, üniversite gibidir; ne derseniz deyin adına. Çok gezmek az konuşmak lazım. Dinlemek, düşünmek lazım. Seyr ne güzel bir kelime mesela, yürümek, yol kat etmek. Şehirde seyre çıkmak, seyre durmak, kendini olgunlaştıran ve yücelten ruhun mesafeleri aşması gibi insanın varlığına çok şey verir. Aristo’nun öğrencilerinin oluşturduğu gruba “peripatetikler” deniyordu galiba. Bu “peripatetikler”in bir özelliği var, derslerini ağaçlarla bezenmiş bahçelerde, şehrin sokaklarında gezinerek dinliyorlar hocalarından. Gezinme ve dinleme hâli… İnsanın iç ve dış dünyası arasında çok doğal, çok fıtri görünen harikulade bir devinim, bu iki hâl arasındaki ilişki. Bir hareket var aynı zamanda. Hareket bereketini de getiriyor. Bugün nihayet bazı üniversiteler müfredatlarına şehir dersleri koymuş; İstanbul dersi gibi. Çıkıp geziyorlar. Konya’da, Kayseri’de, Sivas’ta ve diğer şehirlerimizde de bu gibi şehir dersleri keşke olsa. Ben dâhil olamadım ama sevgili Hasan Arslan ve rahmetli Zemçi Çetinkaya’nın şehir gezileri vardı mesela. Şu aralar Hasan abiye Ulvi Dündar eşlik ediyor. Hedefi büyütmüşler, dünya şehirlerini geziyorlar. Her şeyden önce bu tür geziler iki duyuş arasında hissî bir bağlantının kurulmasını sağlıyor. İnsanın insanla, insanın mekân ve koşullarla, yolculuğun sonsuz cilveleriyle tesadüfi bir iletişim yaşıyor oluşu bana çok hakiki geliyor. Yıllarca bir masa etrafında toplaşıp konuşarak insanları ne tanıyabilir ne tanımlayabilirsiniz. Edebiyat vs. her ne vesile ile olmuşsa olsun, bir başkası ile sizin aranızda oluşturulmuş durağan bir ilişki, sahicilikten uzak ve ziyadesiyle dünyevi kalmaya mahkûm. Mekân dostluğun önemli bir parçasını, hareket diğer bir mühim parçasını, söz ve sükût ise diğer hayatî parçasını oluşturuyor ve her biri onu anlamlı bir bütüne tamamlıyor. İnsan bu gezilerde müthiş şeyler öğrenebilir. Benim de az da olsa Murat Kapkıner abiyle gezmişliğim var Konya’da. Mavi bir “vespa”sı vardı Murat abinin, Meram, Sille, canı ve gönlü ne zaman, nereye isterse; gönlü de kesesi de cömertti Murat abinin, Allah sağlık ve uzun ömürler versin kendisine. Şimdiki aklım olsa tam bir hareket adamı olan Kapkıner’in o “vespa”sının arkasından hiç inmezdim doğrusu. Çünkü zamanla şehirde hareket hâlinde olmanın tabiatın ve tarihin dilini anlamak açısından fazlasıyla önemli olduğunu, edebiyata da düşünceye de hayat görüşüne de katkısı olduğunu öğrendim. İstanbul, şehir üzerine Konya’da edindiğim izlenimleri üretime dönüştürme imkânı tanıdı bana. Sokaklar, yapılar ve insanlar arasında mekik dokuyor İstanbul’u anlamaya ve belki haddimi de aşarak yazmaya çalışıyorum. Bu kadarı bile iyi geliyor ruhuma.

Konya’da edindiğim izlenimler dediniz. Bir de İstanbul hikâyesi var tabii…

Konya’da çok güzel insanlar tanıdım, silinmez dostluklar edindim. Mahalle Mektebi dergisi kastettiğim ortamın niteliğine şayan bir şehadetnamedir. Çizgi ve Beyaz kitabevleri, Rampalı Çarşı, TYB evindeki kültür ortamına pek az şehirde tesadüf edilebilir. Camlı Köşk, Alaaddin Tepesi, Zafer Meydanı, Dede Bahçesi, Hoca Hasan Camii, Tahir Paşa Camii, Aziziye Camii, Meram son durak, Tavusbaba Kafeterya, Kadınlar Pazarı, çay ocakları… Şehirde ayak bastığımız, oturup soluklandığımız neresi varsa hepsinde bu güzel insanlarla güzel bir tarih yarattık. Ben hatasıyla sevabıyla o tarihe sadığım. İstanbul hayalimizde hep yaşayan bir yerdi. Gelmiş bulundum artık. Mungan’ın “Avara” şiirindeki gibi bir çocukluk yok, öyle bir hayal şehir yok artık. Gerçekler var. Kentin, insanı yıpratan kaosu var. Kent bir yığın olarak önünde, onu sana yurt yapmanın yollarını arayacaksın. Zaten bunu başaramazsan o yığına bir parça da sen olur, kaybolur gidersin. Ha İstanbul ha Konya, nerede olduğunun bu durumda ne önemi var? Kent yığınının bir parçası olmamışım, kaybolmamışım ben Konya’da. Bu mutluluk verici. Şehrin tozu hâlâ ciğerlerimde. Bunda dostluklarımın ve tercih ettiğim ortamların hakkı vardır. Bu hak ödenmez.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz…

Etiketler
Devamı

Ertuğrul Rast

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker