İslâm Doğan – Ufukta Bir Köy

İslâm Doğan – Ufukta Bir Köy

Karanlığın yerini aydınlığın emanet aldığı dakikalarda uyanmıştım. Gözlerimi açtığımda, hayata yeni başlamış gibi mutluydum. Odamı aydınlatan güneş sanki dışarı çağırıyordu beni. Bu hayalî davete icabet ederek yüzümde bir gülümseme ile dışarı çıktım. Bin bir çeşit renkle bezenmiş muazzam manzarayı seyre daldım. Günlerce seyrine doyamayacağım bir güzelliğin bağrındaydım âdeta. Bir tarafta, insanın eşsiz güzellikte olan yeryüzünü insafsızca bozma uğraşı; diğer tarafta, bu acımasızlığa inatla direnen bir karşı koyuş… Canlıların sabırsızlıkla beklediği güneş, ilk ışınlarının bereketini, bekleyenlerine selam verircesine sunuyordu. Işınlarının gülücükleri yüzümle buluşuyor, okşuyordu o şefkatli ısısıyla. Neden sonra güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Gökyüzünde sınırsız mavilik insanı kendine çekiyor ve insanın ruhunu inceltiyordu. Uzaklarda gözüme çarpan küçük ve pamuksu bulut kümelerinden biraz fazlaca olsa, gökyüzünde apayrı bir desen oluşturacakları muhakkaktı. Bağımsızlıklarını yeryüzüne ilan edercesine gökyüzünde süzülen kuşlardan tutun da, azamet ve onur yüklü dağlara kadar her şey kusursuzdu. Sabahın erken saatlerinden beri uçuşan kuşlar özgürlüğün tadını çıkararak yakalamaca oynuyorlardı kendilerince. Leyleklerin yükseklerdeki dansı kuşların cıvıltılarıyla buluşunca nefis bir ahenk oluşturuyordu. Kırlangıçların yer ile temas etmemek için kendilerini yüksek yerlerden bırakarak havalanmaları ise görülmeye değerdi. Uçuşlarıyla dikkat çekme uğraşında oldukları zannedilen bütün bu kuşların, yerdekilerle hiç ilgilenmez görünüşlerinde bağımsızlık ilanından ziyade ‘gökyüzüne hâkim’ olmalarının cilvesi okunuyordu.

Muhteşem görüntüsüyle karşımda duran köy ise cazibe yüklüydü. Lalelerin fısıldanışları güzelliklerinin itirafıydı. Tavukların ve eşeklerin tepe tepe kullandığı çayır, geniş bir alanı kapsıyordu. Sanki yeşil bir deniz gibi… Serinlemek ve rahatlamak isteyenleri çağırıyordu bağrına basmak istercesine. Köyün eteklerinin bir bölümünde seyrek ağaçlık alanlar göze çarparken, bir bölümünde ise ayakkabı burnu gibi çıkıntılı bir şekilde gölün bulunması, manzaraya apayrı bir güzellik katarak dikkatleri üzerine çekmekte idi. Göl, bakan insanı heyecanlandırıyordu. Masmavi bir görünüşü vardı. Gökyüzünün maviliğini, kendi rengi olarak kabul etmişti. Çok hafif esen rüzgârın etkisiyle yüzeydeki titreşimler, güneşin yoğun ışınlarıyla göz kırpan yıldızları andırıyordu. Işınları aynadan yansıyormuş gibi gözlerimi alıyordu. Bazıçocuklar da suyun yüzeyine taş fırlatarak kaydırıyor, küçük taşlara kayak yaptırıyorlardı. O muazzam alanda, kuşların cıvıl cıvıl ötmeleri, ağaçtan ağaca, daldan dala konmaları ve çocukların gölün etrafında su ile oynaşarak o ince sesleri ile kuşların seslerine cevap vermeleri sessiz alanı hareketlendiriyordu.

Bu köyün eski olduğuna, evlerin tuğladan değil de kerpiçten yapılmış olması bir delil olarak gösterilebilir. O küçük haneler, yemyeşil yaprakları ve uzun boyları ile süzülen ağaçları sanki birer gölgelik olarak kullanıyorlardı. Haneleri çepeçevre saran daracık sokaklar küçükbaş evcil hayvanların oyun sahası görünümünü taşıyordu. Küçük bir tepenin inişindeki mezarlığın ziyaretçisinin azımsanmayacak kadar çok olması her bir insanın geçmişine olan saygısını belgeliyordu. Köyü tam cepheden gören bağ ve bahçelerde çalışanlar rızıklarının peşine düşmüşlerdi. Köyün kuzeyinde yılan gibi kıvrılan patikanın kenarında göze çarpan kurumaya yüz tutmuş birkaç ağaç, güneşin saçtığı kavurucu sıcağa yenilmemek için inat ediyordu. Hava o kadar sıcaktı ki insanlar, güneşin ok misali fırlattığı ışınlardan korunmak için gölgelikleri kalkan olarak kullanıyorlardı.

Günün ilerleyen saatlerinde, yeryüzünün lambası enfes bir renge bürünerek mekânına çekilmeye hazırlanıyordu. Yarın aynı heybetiyle tahtına kurulacağından emin bir çekiliş… Artık batmıştı ısı ve ışık kaynağı. İnsanlar evlerine, köpekler kulübelerine, kuşlar yuvalarına, tavuk ve horozlar kümeslerine yavaş yavaş giriyorlardı. Akşam, minareden yayılan hoş nağmeli ezan sesi maneviyat iklimine davetti. Bir müddet sonra gece olmuştu. Hüznün timsali gece… Birkaç sokak dışında her yer zifiri karanlıktı. Güneşin emanetçisi olan ay, güneşi aratmama gayreti içerisindeydi ama bu gece o güçte değildi. Cılız bir ışığı vardı. Yıldızların aya hürmeten mütevazı dizilişleri gönül okşayıcıydı. Cırcır böceklerinin ezgisi geceye acı bir korku bırakıyordu. Neden sonra onlar da sustu insanlar gibi. Artık sabahın olmasını beklermiş gibi sessiz sessiz uyuyorlardı. Köyün sessizliği yıldızların sükûtu ile birleşince avazım çıktığı kadar susmak kalıyordu bana da.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>