İslam Doğan – Yorgun Yürüyüş

İslam Doğan – Yorgun Yürüyüş

Bütün kuşlar kendilerini gerçekleştirmişlerdir.

Evet, biliyorum. Bu sebeple daima gidebilirler. Onlar için mutluyum, seçtiğim kuş için de.

Bekleyecek misin gitmelerini? Üzgünüm ben eve dönüyo-

rum. Hava bu kadar soğuk ve karanlık olmasa, yapılacak şeyler de bir süre ertelenebilse beklerdim. Ama “Yaşamanın bir yoksulluğu da gereklilik” demez mi şair? Şair böyle dediği için dönüş yolundayım.

Hissedilebilen her şeyin bir hatırası vardır. Bu kulağı sağır eden ses, bu cadde, bu kuş, bu hiç bilemeyecek olma, bu ilahi lütuf ve içten geçen sonsuz kelimeler… Bir süre içimde yaşayacaklar.

 

 

 

Alaeddin’den Meram’a değin yürüyorum kendimle baş başa. Yeşil tepeden diğer bir yeşil tepeye… Çok değil iki üç nesil öncesinde Meram’dan Alaeddin görünürmüş. İnce Minare de… Öyle diyorlar. Yeşilin her tonunun görme açısına girmesi mümkündür bu iki müstesna yerde. Bağrına şefkatle basınca biter yorgunluk, dert bitmese de. De-

 

vasa ağaçları insanı götürür mazinin görkemli günlerine. Kuşların cıvıltısı bir musiki oluşturunca, geçirilen zamanın asla emsali olmaz duymak isteyenlere. Az eğlenmemiştik şehrin ortasına kurulan şirin tepede. Soğuk kış gecelerinde yaşımıza aykırı davranışlar sergiler, çılgınca eğlenirdik. Lapa lapa yağan yılın ilk karını burada karşılar, çocukluk günlerini ziyaret kabilinden kartopu oynar, parkta beyaz giysili salıncaklarda sallanır, avazımız çıktığı kadar bağırırdık.

İçtiğim bir yudum yalnızlıkla mazinin sevimli günlerini anımsarken, bir yandan da yürüyorum küçük adımlarla. Dinlenmek için olsa gerek bu yürüyüş. Yorulurken dinlenmekti ihtiyacım olan. Bu yürüyüşe kaçış demekten korkuyorum belki de. İnsanlardan mı? Sanmam. Kendimden olsa gerek. Kendimden yine kendime kaçış… Yürüyorum şehrin gözbebeğine. Yeşile doysun biçare gözlerim diye. Yol üzerindeki ağaçlar, önceden sezmiş gibi hazırolda bekliyorlardı geçmemi. Bu hayal hava verdi bana anlık da olsa. Önemli biriymiş gibi yürüdüm o an havalıca. Bir simitçi olsa ne iyi olurdu. Bir tane alır yerdim. Havam da biterdi hem. Üstüne sigara içerdim. Ne de iyi olurdu.

Yürüyorum anılar eşliğinde. Bu vakitte benim gibi aylak aylak yürüyen kimsecikler yoktu etrafta, asfaltta akan birkaç arabadan başka. Sabah namazından döndüğü başındaki beyaz takkeden ve elindeki doksan dokuzluk siyah tespihten anlaşılan, yaşı oldukça ilerlemiş (bu yüzden ölümü anımsatan), sakalları iplik iplik göğsüne uzanmış bir dedeye sıcak bir selam verdim. Nedense buruktu selamımı alışı. Bana ver şu gençliğini der gibi az baktı. Bir şeyler mırıldanmak isteyip de konuşmaktan âciz çocuğu andırıyordu halet-i ruhiyesi. Bir tek zamanla savaşan bir hali vardı. Belliydi, o da yorgundu. Adımları yorgundu, belliydi.

Son mevsim bahar… Sarı fısıltılar duyuyorum; yapraklar ilâhî izni beklemekteler sonlandırmak için yürüyüşlerini.

Yürüdüm Meram’a değin. Bir çift el olsaydı onunla yürürdüm. Güzel olurdu. Bir kaçamak yapıp simsiyah gözlerine bakardım. Sonra ona içimi dökerdim. Eskilerden bahsederdim, okuduklarımdan… Olması gerekenlerle olanların çelişkisinden duyduğum rahatsızlığı özenle seçtiğim kelimelerle dillendirirdim. İnsanların inadına isyankâr, inadına Tanrı’yla -hiçbir zaman kazanamayacaklarını düşünmekten belki mahrum belki nahifsavaşımlarından yakınırdım. O da kendinden söz ederdi ilkin. Sonra edebiyattan, şiirden… Şair ruhunu düşüncelerine de yansıtırdı herhalde. Şikâyetlerini sıralardı dünyaya dair. Kurguladığı düzeni göremeyişinden dem vururdu, olması gereken ama hiç olmayacakmış gibi bir görünüm arz eden hakikat bilincinin yokluğundan… Sonra konuşmaya devam ederdi. Gülüşünü, bakışını, yürümesini seyrederdim o konuşurken. Dudaklarının iki ucunda, her an gülümsemeye hazır pembe iki çizgi… Ve gözlerinin altında uzanan koyu pembe küçücük çizgiler… Bir tek hurilerde olur sanırdım böylesine zarafet. Karşımda durmuş, ilk konuşmamızda fark etmiştim. O an her şey sussun, bir o konuşsun istedim nedense. Her şey uyusun, bir o baksın. Bakışlarındaki gönle huzur veren o sıcaklığı kör düğüm misali bağlılığımın ilk müsebbibiydi.

Sırtımı sıvazlayan güneşin ilk ışıklarıyla yürüyüşümü sonlandırmaya cehd ü gayret sarf ediyorum boy boy servilerin uzandığı ince uzun, her biri çift şeritli, duble yolda. Yol ortasındaki servilerin doğallığı beğenilmemiş olacak ki müdahil olunmuş biçimlenmelerine. Yol kenarındaki lüks villalar ise vitrinlerde görücüye çıkarılmış insan kılıklı heykellere giydirilen albenili elbiseleri andırıyor. Dış dünyadan soyutlanmış gibiler. Bahçe duvarlarının korkuluklarla çepeçevre sarılması yetersizmiş gibi bir de not düşülmüş “dikkat köpek var” diye. Öyle sıradan evlere girer gibi girilmez bu lüks villalara, haddinizi bilin dercesine. Sonbaharın körpe yalnızlığında ağaçların yapraklarını dökmüş hallerinden gözüme yansıyan resimde ağaçlar, sanki el açar gibi Mevlâ’dan rahmet dilenmekte biz insanlar için.

Ben yürüdükçe güneş de yürüyor, biliyorum. Geldiği yerdeki insanlara elveda derken günün bittiğini ima ediyor biliyorum; gittiği yerdekilere de merhaba diyerek dünden bağımsız bir günün başladığını haber veriyor, bunu da biliyorum.

Ve nihayet, yürüdüm Meram’a değin bir yalnızlıkla üzerimde.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>