İsmail Detseli – Çayırbağı Anılarım

İsmail Detseli – Çayırbağı Anılarım

Çayırbağı köyünü hepimiz biliriz, Konya’nın bir mahallesi hatta Konya’ya çok yakın bir mesire yeri oldu denebilir. Eskiden bizim Glissira (Gökyurt), Tulassa (Kayalı) Evliya, Tekke gibi köylerin merkeplerle Konya’ya gelirken daima uğradıkları ve içerisinden geçtikleri bir köydür. Benim gençliğimde ana babalarımız bu köylerden bir tanıdıklarının olmasını çok arzu ederlerdi. Nedeni ise günlük Konya’ya odun satmaya ya da başka bir şeyler için gelip giderken çok darda kalırlarsa misafir olabilecekleri bir can dostu aramalarıymış.

İşte bu dostluğu ben ancak 1966 yılında Manisa’da asker iken buldum, yanıma Çayırbağı’ndan bir arkadaş geldi. Ben bir yıllık rütbeli bir asker iken o, acemi olarak yeni gelmişti. Hemen tanıştık ve rütbemi filan bertaraf edip yöre insanı olarak onunla çabucak kaynaştık, sonrasında da dostluğumuz devam etti. Hatta askerden sonra dostluğumuz daha da pekişti, halen de devam ediyor. Babam merhum Çayırbağlı arkadaşım Mevlüt Erkmen’i benim kadar severdi ve babası Helil Emmi merhum ve anası Keziban yenge merhume ile de çok samimiyet kurduk, adeta bir akrabalık derecesinde birbirimize gidip gelmelerimiz devam etti. Atalarımız rahmeti rahmana kavuştu ancak bizim dostluğumuz halen sürmekte, çok şükür.

Şimdi bu kırk altı yıllık dostluğumuzdan bazı yaşanmış anıları siz okurlarımla paylaşmak, hem de o günleri hatırlamak, ölenlere de rahmet okumak istedim.

Yalana İzin Yok

Akşam olunca köy odası sohbetleri de çok tatlı olurdu. Hele bu toplumun içerisinde bir de başka bir köyden gelmiş misafir var ise değişik aksan değişik şive ve değişik haberler ayrı bir zevk verirdi. Yine bir sohbete dalmıştık ki gecenin ilerlemiş vaktinin bile farkında değildik. Konu orman köylerinde kış yakacağı olur onun da ormandan temini genelde kaçak yollarla olurdu ormancı korkusundan. Köylülerden biri bu konuyla ilgili şöyle bir hikâye anlatmıştı: Geçenlerde bir şahıs bir at arabası odun çalmış ormandan geliyordu. Çift atlı bir arabaydı. Adam ardıç odununu bir gaymış arabaya, hotarya gibi, vallana ben deyim bir ton, sen de bir buçuk ton. O sırada ormancılar da beylik atlarıyla ormana gaçak konturoluna çıkmışlar bu arabacıyı tam ormandan susaya çıkarkan görüverdiler. Dur gaçma, dediler emme, adam durur mu bastı şımkıyı atlara. Heyvanlar öyle bir gidiyor, nereye bastıklarını bilmeden, arkalarından gurşun yitmez valla! Öyle  gaçtı gurtuldu ki atlara susada(şose) ormancılar yetişemediler deyince, köşede hiç lafa karışmadan sessizce oturan umur görmüş ihtiyar bir emmi, oğlum, allesen böyle yalan mı olur, az gıs şunun guyruğunu canım, hem at arabası bir ton odunu almaz hem de atlı ormancılardan zinhar gaçamaz. Biz ne ise bu yalanı yutarız belki emme, yabancı var aramızda soğna köyüne gidince söyler de gülerler guzum, deyince; öbürü yalan değil diye üsteledi. İhtiyar iyice celallendi ve bak guzum, ben size bir hekaye ağnadayım, dedi. İki arkadaş beraber askerlik yaparlarken bir tanesi gonuşma sırasında öbürüne öğünmüş. Ulen gardaşlık, benim babam bana öyle görkemli bir düğün yaptı ki dökülen düğün pilavının üzerine tam 500 kilo gara biber harcandı, sen gerisini hesapla pilavın çokluğunu deyince, öbürü hemen itiraz etmiş. Olmaz gardaşlık, bu gadar biber nasıl harcanır? Gel şu biberi biraz azaltalım, demiş. Ama öbürü inadında kavidir, yahu gerçek söyledim deyince, beriki olabilir bizde de böyle bir vaka oldu, deyip şöyle anlatmış: Bizim köyde bir tarlamız vardı, bu tarlamıza bir saatlik mesafe uzaklıktan tren yolu geçiyordu. Babam bu tarlaya bir gabak ekti,gabağın kökü bir uzadı, bir uzadı, taaa tren yoluna vardı dayandı. Babam DDY müdürlüğüne istida verdi bu demiryolunu buradan galdırın, benim gabak daha uzayacak deyi deyince; beş yüz kilo biber diyen arkadaşı patlamış: Olmaz yahu bir saatlik mesafeye gabak mı uzar? Böyle yalan olur mu heç görülmüş duyulmuş değil, deyince gabakçı cevabı yapıştırmış, valla ben bilmem gardaşlık, sen o beş yüz kilo gara biberi beş yüz grama düşürme, valla bizim gabak sizin köye gadar uzar, demiş.

Onun hesabı garam, gel şu odunun kilosunu azalt, ormancılar da tutsun gaçak oduncuyu yoksa devletin beylik atlarına ceza verirler, deyiverdi biz de uzun uzun gülüştük. Bu sözü diyen emmi de aramızdan hiç ses etmeden gaçıp gitti.

ÇAYIRBAĞI’NDA BİR ZEMHERİ KIŞI

Artık dostluğumuzun zirvesindeyiz, genciz. Çayırbağı ile Gilisira arası her ne kadar uzak olsa da bize vız geliyor. Ya Mevlüt arkadaşım bizim köye gelip günlerce kalıyor ya da ben Çayırbağı köyüne gidip aynı şekilde günlerce kalıp gerek gece oturmalarında tanıştığımız arkadaşlar ile hoş sohbetler ediyoruz. Zaten mevsim kış, bahara kadar da bir işimiz yok, gündüzleri tavşan avlamaya çıkıyoruz. Her ne kadar arkadaşım Mevlüt ava meraklı olmasa da benim merakım onu heveslendiriyor. Ben iyi avcıyım, o da yanımda silahsız filan gezip merakını gideriyor. Bir de avda tavşan filan vurursak deme keyfimize!

hele Mevlüt’ün keyfine diyecek olmazdı, elinde avladığımız tavşanla köye bir girişi olurdu ki işte benim arkadaşım gilissalı Ismayıl vurdu bu tavşanı, diye herkese caka satardı köy sokaklarında.

Zemheri Kışında Avdayız

Çayırbağı köyünün şimdiki hali yok o zamanlar. Köy bir vadi içerisine uzanmış, bahçelerin arasında çeşitli meyveler, bademler, havuçlar, yıldız kökleri ile Konya’ya nam salmış bir köy idi. Köyün kuzeyindeki “musana” denen tarlalar ve bağlar vardı. Buralarda çok güzel üzümler olurdu. Kışın zemheride bu bağlara meşhur Çayırbağı suyunun çıktığı yerden bolca su verilir, kışın şiddetinden asma çıbıkları donar, donan asma çıbıklarındaki zararlı haşereler ölür, üzüme zarar vermez derlerdi ki bu doğruydu.

Çayırbağı’nda Kış Sabahı.

Bir sabah kalktık ki yarım metre kar yağmış. Damların karını kürüdük. Biz damlardan inene kadar arkadaşımın eşi sarımsaklı tarhana çorbası yapmış, dumanı havalara çıkıyor. Yanında bir de sirkeli turşu var ki zaten damda üşüyen vücudumuzun ısınması için tarhana çorbasına ve turşuya çaldık Gaşşığı. iyice doyduk, ne yapalım, hadi musanaya doğru ava gidelim, dedik. Zaten köyün hemen arkası musana. “Kilşlik” denen yerlerde yarım metreyi bulan kar bize vız geliyor, içimizden alev fışkırıyor, içimiz yanıyor sirkeli turşu ve sarımsaklı tarana çorbasından. O ırmaktan akmakta olan suyun yüzü buz tutmuş ama ne ola bizim ciğerimiz yanıyor, buzu kırdık ırmağa karın üzerinden uzandık, doyasıya buz gibi suyu içip kandık. Yürü bakalım ince suya doğru, bir tavşan kalkıverse vurup döneceğiz. O da oldu tam bir boğazda konuşarak ilerliyorduk ki önümüzden süzülüverdi bir tavşan, okkalı mı okkalı! Elimdeki tek kırma ile bir kere ateş ettim, tavşan yıkıldı, alıp döndük köye. Bizim tavşan vurmamız pek ava merakı olmayan Çayırbağlı arkadaşların merakını celbetmiş olmalı ki o akşam sohbet için toplandık. Sohbet öyle koyu ki sormayın, arkadaşım Mevlüt’ün merhum babası çok sevip saydığım insan Halil emmi de yanımızda. (Çayırbağı’nın insanı “Halil”e “Helil” der.)

Halil Emmi Helikopter ile Tavşan Avlayanları Anlatıyor

Halil Emmi bana sordu:

-Nerde vurdunuz bu babayiğit heyvanı? İnce suda yazık, zayıf galmış heyvan, ince suda yiyecek ne bulsun garip, geçenki çok azgın bir şeydi, onu nerde vurmuştunuz?

-Galfa deresinde.

-Belliydi zaten gidi.

-Nesinden belliydi helil (Halil)emmi?

-Orda heviç çok, gidi yedikçe tavlanmış, gözleri filan pörtlemiş çıkmış heyvanın, dartsan 5 okka gelirdi allehem.

-Evet, tamı tamına beş kilo idi tartmıştık onu emmi. Halil emmi devam ediyor:

-Ben bilirim canım!

-Nasıl bilirsin emmi?

-Davşanı avlamayı bilmem, emme yayılıp yattıkları yerleri bilirim, ben çifte dağa taşa giderim, hep benim önümden hortadam kalkıvırır bunlar. Bir keresinde garam, goca sivrinin(dağ ismi) ordayım, havada bir gürültü peyda oldu. Baktım bir deligop(helikopter) oraları dolanıyor, elimde cıgara sardığım dabakam savrıldı gitti elimden. Annah ,bir de dikkatli baktıydım, deligopun önünde bir davşan var. Heyvan korkudan o yaklaştıkça yere pusuyor, içerdeki subay gılıklı herif dokuz bayarı (dokuz mm çaplı tabanca) sıralayyor heyvana takır takır, sonra da vurduğu heyvanı, ipten bir nerdivan sarkıtıyor yere, inip alıp gidiyor garam, nasıl iştir bilmem, adamlar deligopla av avlayyorlar!

O attıkları tabancanın dokuz bayar (9 mm) olduğunu nasıl anladın, Helil emmi, dedik. Garam, ben onun sesinden bilirim, biz de az gullanmadık hani bu dabancaları, dedi. Evet, ne yazık ki bunlar gerçekti. Ya eğitim uçuşu yapmak için ya da başka deneme uçuşları için araziye çıkarlardı. Tavşan avladıkları da doğru idi. Bu tür sohbetler sabahlara kadar sürerdi. Gülüşmeler, çaylar, çetnevirler, kayısı kuruları, ekmek ayvaları, yıldız kökleri, heviçler(havuç) gırla giderdi… Ahhh, o eski yaşamlar, eski günler, eski doyulmayan sohbetler! Ölenlere hak rahmet eylesin, kalanlara sağlıklı uzun ömürler versin. Okuyun bizim anılar tazelensin, sizlerin de benliğinde güzellikler yer etsin. Sağlıcakla kalın.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>