İsmail Detseli – Eski Zamanlardan Hatıralar, Hikâyeler

İsmail Detseli – Eski Zamanlardan Hatıralar, Hikâyeler

1.Camız Tıraş Etmek

Yarım asır öncesi yaşanmış bir Konya nostaljisi: Eskiden Konya’mızda sığır çardakları olduğu bir gerçek. Bunların yanında yağlı sütü ve meşhur camız yoğurdu için camız besleyenler de çoktu. Camızlar serinliği çok sevdiği, sıcaktan hoşlanmadığı için, bakım ve otlatılma yerleri de farklı olurdu. Bundan dolayı Konya’da çok meşhur bir söz vardır halk arasında: “Amanın açın bakayım kapıları pencereleri, ben sıcağa sıkıya gelemem, ben camız havası isterim.” diye.

Adamın biri ailecek Konya kırsal köylerinden gelip Konya’ya yerleşmeye alışmaya uğraşıyor. Üç oğlundan her birini o günün geçerli mesleklerinden birerine vermiş. Meslekler neler? Nalbantlık, berberlik, kalaycılık, keçecilik, kelikçilik, (kunduracılık) gibi… Ortanca oğlunu berberliğe vermiş. O 1955-60 yıllarının hareketli mevkisi sayılan bu günkü Kızılay Hastanesi civarları hanların bol olduğu, köylü kentlinin alış ve satış için çok uğradığı yerlerde berberliğe başlayan küçük İsmail bir yıl içerisinde mesleği baya kapmış. Eli makine tutar, ustura çeker olmuş. Eli kıvrak olunca, müşteriler tarafından da çok sevilmiş. Bir adamın saç sakal tıraşı yüz kuruş… Sade saç elli kuruş, sakal da elli kuruşmuş.

Bir sabah dükkâna gelen daimi müşterilerinden Karaaslanlı Mehmet Ağa, şakır şakır binip geldiği günün en geçerli vasıtası at arabasını kapının önünde durdurup daha ustası dükkâna gelmemiş olan küçük İsmail’e şöyle bir teklifte bulunmuş. “Ismayıl, garam, bilirsin ben seni çok severim, başın yumuşak, terbiyeli, yumuş tutan bir çocuksun, onun için sana ustan gelmeden bir teklif yapacağım, sana bir ustura alsam, bileyi kayışı alsam da benim camızları tıraş etsen…” (O zamanlar berberlerin usturayı keskinlettikleri şeylere bileyi taşı ve ustura kayışı derlerdi. Sakalı tıraş eden berber her yüze usturayı çaldıktan sonra, o kayış bileyiye mutlaka usturayı sürterek keskinletirdi. Hatta yüzünde acıma duyan müşteri şöyle derdi berbere: Yahu tekem -veya ustam- şuna bir palaska göster yüzümü dırmalayyoru meret ustura derdi.) “Yok ustam kızar…” “Burak ustayı canım, ben sana ustura alacağım, bileyi kayışı alacağım, burda adamı bir liraya tıraş ediyorsun ya, camız başı ne alacan biliyon mu?” “Yok bilmem…” “Tam iki buçuk lira alacaksın, benim ahırdaki camızları “tarş” etsen, dükkân açarsın kendin garam, zaten boyun kısmı ile kıçlarının üzeri tıraş edilecek camızın her yanı değil ya aslanım.” deyince küçük İsmail tav olur teklife. O gün ustasına yalan söyler, hastayım der, anam hasta babam hasta, bir bahane büker…

Ertesi gün, Mehmet Ağa ile anlaştıkları yerde buluşup at arabası ile yola çıkarlar… Ver elini Karaaslan… Kocaman, uzunca, boydan boya bir çardak içerisinde, yüze yakın camız var. Mehmet Ağa, “İşte garam malzemelerin, işte yemeğin ve suyun, iş de senin aş da senin, burası da sana teslim, öğleyin çoban gelir, malların yemini verir, sen onlara bakma, sen “tarşla” ilgilen.” der koyar gider. Küçük İsmail, iştahla başlar camızlardan birini tıraş etmeye, ama ne görsün! Öğleye yakın olmuş daha bir tek camızı tıraş edememiş! Oysa dükkânda olsaymış belki on kişiye saç sakal tıraşı yaparmış.

İki camızı zorla tıraş eden İsmail, malzeme torbasını omzuna vurmuş, oradan koşar adım uzaklaşmış. Altı yedi kilometre yolu yürüyerek ustasının yanında almış soluğu, akşam karanlığında… Ustasına, iyileştim hemen işime koştum ustam, demiş. Ertesi gün at arabası ile yine dükkana gelen camızların sahabı Mehmet Ağa, selam verip içeri girer ve şöyle der: “Ne oldu len dabış, camız tıraşını golay mı sandın, adamın nefesini keser, gidi iki buçuk lirayı duyunca pek iştahlandıydın değil mi? Seni beni bilmez camızcı gidi…” deyince, ustası da işin iç yüzünden haberdar olur. İsmail’e de bu büyük bir tecrübe ve ders olur.

  1. Yörüğe Ahiret Sorusu

Yüce dağlarda çadır kurmuş, yörük göçerlerden Veli isminde biri, geçirdiği bir kriz sonrası şoka girer, öldü zannı ile alelacele dini kurallar uygulanır, bir mezar kazılıp oraya defnedilir. Zira adamların işleri aceledir, ertesi gün başka bir yaylaya göçülecektir.

Veli, kabre konup herkes başından ayrılınca, sorgu melaikeleri çok azametli bir şekilde gelip Yörük Veli’ye soru sormaya başlarlar. İşte o anda şoktan kurtulur Veli, amma ne var ki artık dar bir zemindedir, kıpırdayacak yer yoktur. Birinci melek “Menrabbüke, vemadinüke, vemanebiyyüke?” (Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim?) diye gürleyip sorguya başlayınca, zavallı Yörük Veli, uyanır şöyle sağına soluna bakar, akıl alacağı, danışacağı tanıdık kimseler yok. Hiç ses etmeden durur. Bu sefer ikinci melek şöyle usulca elindeki topuzu ile Veli’ye dokununca, canı yanan Veli şöyle der: “Valla İrabiye ip bükerdi, anam ekmek ederdi, Nebi davara getti, beni de buraya getirdiler, başka da bi şey bilmeyyom…”

Tabii, bu cevap uygun bir cevap olmayınca, ikinci melek elindeki topuz denilen ceza aleti ile Nebi’ye bir ikinci defa vurup soruyu tekrar sorar. Bizim Veli şöyle mırıldanır korku ile, “Valla gardaşlarım, sizin burada misafire çok sert davranıyorsunuz, misafirperver değilsiniz, şayet bizim obada bu durum bir duyulursa, sizin buraya kimseler gelmez habarınız olsun…”

  1. 1950’lerde Yaşanmış Enteresan Bir Hikâye

Köşeleri düzleşmiş lokumlar. Öteden beri tüm Anadolu köylerinde yaşayan kardeşlerimizin, Türklerin önemli tatlısı lokuma özel bir düşkünlüğü vardır. Bundan yıllarca önce, bu tatlı maddeye daha aşırı bir düşkünlük var idi. Sebebi ise o vakitler, günümüzdeki kadar tatlı çeşitleri yoktu. Tatlı yeme yarışları bile düzenlenirdi. Bu gibi iddialaşmalar, bilhassa Konya’nın kırsalında yaygındı. Örneğin iki kilo lokumu yiyebilir misin, yerim, şayet yiyemezsem dört kilo lokum alırım… gibi; bir tepsi baklavayı yer misin, yerim, yiyemezsem iki tepsi alırım… gibi enteresan iddialara girilirdi. Yine bir gün, Konya dağ köylerinden birinde, böylesine birkaç kişi arasında lokum yeme iddiasına tutuşulmuş. Zayıf, oldukça kısa boylu olan bir zat, konuşma arasında ben iki kilo lokumu bir defada hiç ara vermeden yerim demiş.

Bir başkası, “Tamam sen iki kilo lokumu tek seferde hiç ara vermeden ye, ben hem lokumun parasını ödeyeceğim, hem de sana ödül olarak 5 lira para vereceğim. Şayet yiyemezsen, lokumun parasını kendin ödersin.” der. Diğeri kabul eder. Bahis başlar. Orada olanlar hemen toplanırlar ve iki kilo lokum alınır, sıska adam yemeye başlar, etrafındakiler de tezahürat yaparlar ve sonucu merakla beklemeye başlarlar. Adam, lokumun tahmini bir kilosunu yedikten sonra, zorlanmaya başlar çevresindekiler de bunun farkındalardır. Ama zayıf adam erkekliğe leke getirmemek için, ayakta dik durup lokumları sonuna kadar yer ve hiç söz etmeden ahalinin yanından ayrılır, zaten zaman akşam vaktidir. Kalabalıktan ayrıldıktan sonra yolun bir kenarına durur yediği lokumların bir kısmını çıkarır, az gider birazını daha, az ötede birazını daha derken rahatlar.

Bu lokum yiyen adamla kayın pederinin evi karşılıklıdır. Kayınpederi sabah erkenden kalkar, sabah namazı için camiye gider. Namaz sonrası eve dönerken, yol kenarında bütün bütün lokumların olduğunu fark eder. Birkaç tane yer. Kalanlarını da toplar eve gelir. Bakar ki damadı, kızı torunu, işe gitmek için hayvanların malzemelerini hazırlamaktalar. Adam eline toplamış olduğu lokumları kızına uzatır, “Kızım herhalde adamın biri bu lokumları almış bakkaldan, giderken kese kâğıdı delik miydi neydi, yola döküp gitmiş, bir soruşturun sahabını verin bulamazsanız, çocuklar yesin.” der. Bunu duyan damat usulca bıyık altı güler ve olanları anlatır. Bu sefer saf kalpli adam, “Tüh Allah cezanı vermesin, zahar lokumların köşeleri düzleşmiş vaziyette idi, demek ki senin ağzın da biraz törpülenmiş de ondanmış.” der. Yediği birkaç lokumdan tiksinerek evine doğru koyar gider.

  1. Yaşanmış Güzel Bir Fıkra

Bundan yıllar önceymiş. Bir köyde, yabancı adamın biri bir eve misafir olur. Gece yataklar serilir, tam yatarlar, evin hanımı başlar bir şeyler mırıldanmaya: “Ehhh herkesler yatağına yattı, horul horul uyurlar. Bize dur durak mı var, gardaşlar iş mi biter bu evde. Daha kedi nallanacak, tazı çullanacak, çocuğun beşşiği sallanacak, inekler sağılacak, döşşekler konacak, yatılacak, kalkılacak…” Neyse, sabah olmuş, misafir uyanmış, sabah namazı kılacak, evin yabancısı olunca kıbleyi bilememiş uyanmış olan evin hanımına sormuş, gardaşım namaz kılacağım, acaba kıblesi nasıl bu hanenin?” Kadın adama şöyle sertçe bakıp yanıtlamış soruyu: “Valla ben gıblayı filan bilmem emmi… Bu evde gerdek girdiğim gün iki rekat namaz gıldımıdı neplim (ne bileyim), şu yana döndüm neplim bu yana, sen de dur bi yana, gıl namazını soru soracana bana.” deyip yürümüş gitmiş.

  1. “Konyalıdan da mı Kibarsın?”

Eski zamanlarda, kırsal köylerden merkebi ile şehre gelmiş olan bir ihtiyarın yolu Konya’da bir sebze pazarına düşmüş. Eşekle gezinen adam, pazardakiler tarafından horlanarak bakılıp alaya alınmış, eşekle geziyor diye. Ama adam çok akıllı ve nüktedan biri. Hemen bir ıspanak satıcısından bir kilo ıspanak alır, eşeğinin önüne koyar, tabii eşekler ıspanağı yemezmiş. İhtiyar bunu biliyor ama eşeğine ısrar ediyor, ıspanağı yemesini ve arada bir de eşeğe sertçe bağırarak şöyle sesleniyormuş: “Yesene yemyeşil otu be, zalim hayvan ne nurayilik yapıyorsun, sen Konyalıdan da mı kibarsın!” dermiş. Siz de bu muammayı biraz düşünün olur mu?

  1. Ne Yapacaksın Eşeği?

Eski zamanlarda, kocası ölmüş bir ihtiyar kadın, Konya’nın mal satılan pazarlarından birine varır. Eşek, at alıp satan cambazlara yaklaşır, bir tanesine derdini anlatır. “A guzum, bana şöyle uysal, temiz ucuz bir eşek lazım, var mı sizde böyle bir heyvan?” Adam sorar, “Ne yapacan eşeği teyze?” “Ha şöyle çarşıya bazara giderken, hem üstüne bineyim, hem de aldığım bazar eşyasını taşırım onunla.” deyince, nüktedan cambaz hemen lafı yapıştırır. “Nene ne yapacaksın bu yaştan sonra eşeği, o saman ister, arpa ister, ot ister, yatacak ahır ister, derdi çok onun. Sen en iyisi bir Gonyalı herif al, vur sırtına heybeyi, o sana taşır gelir bazardan her şeyi…” deyiverir. Ne dersiniz cambazın sözü doğru muymuş?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>