Söyleşi

İsmail Kılıçarslan İle… (Hazırlayan: Ertuğrul Rast)

İsmail Kılıçarslan İle…
Şiir, Şehir, Gerçek Hayat
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

“Ben sohbete inanırım, modernler iletişime. Ben çaya inanırım, modernler filtre kahveye. Ben arkadaşlığa inanırım modernler ilişkiye. Ben büyük Türk şiirine inanırım modernler Elif Şafak’a.”

Siz Tarık Tufan’a sormuştunuz, biz de size sorarak başlayalım: “Mutlu musunuz?”

Merhaba Ertuğrul. Zor bir soru bu. Çünkü birkaç bakımdan cevabı var. Bir modern zamanlar miti olarak “mutluluk”, gayet sanal, acayip plastik bi halt etme biçimi. O manada mutlu değilim. An­cak, kadim geleneğimizde “mesud” ve “mesrur” olmanın huzurla, şükürle, meserretle ilgisi var. O manada elimden mutlu olmaktan başkası gel­mez.

Son dönemde gündemdeki meselelerle ilgili köşe yazıları yazıyorsunuz, “gündem” (Gezi Parkı, Mısır, Suriye vs.) size neler hissettiriyor?

Aslında gündemdeki meselelerle değil, varoluş sorunlarımızla ilgileniyorum. Gezi, Mısır, Suriye… Bunlar bizim esaslı sorunlarımıza müteallik meseleler. Gezi mesela, ilk birkaç gününü ve oradaki bir avuç hakiki adamı saymazsak 200 yıldır süren “çatışma”nın yeni bir safhası. Mısır ise, 90 yıllık örgütümüz, canımız ciğerimiz İhvan’ın “varoluş” meselesi. Dolayısıyla tüm bunlarla ilgilenmek, gündemle değil, dünyadaki varlığımızı izzet ve şerefimizle sürdürüp sürdüremeyeceğimizle ilgili meseleler. “Büyük bir gariplikle” ilgileniyorum bu meselelerle. Ne mutlu gariplere!

“Sosyal Medya” hayatımızdaki yerini sağlamlaştırıyor, sizi de “aktif” bir sosyal medya kullanıcısı olarak görüyoruz “twitter”da. “140 karakter” Türkiye’de neleri değiştirdi sizce?

Bunu çok uzun konuşmak lazım Ertuğrul… Bir kere mesela “yeniden örgütlenebilmenin” önünü açtı sosyal medya. Kendimize mahsus gündemimizi, ele güne muhtaç olmadan ortaya koyabilme yolunu açtı. Ve elbette yeni bir dille geldi. Bu yeni dilin dışında kalabilmeyi uzunca süre çeşitli sebeplerle denedim. Hatta twitter aleyhine ateşli konuşmalar yaptım. Lakin, daha fazla karşı koymanın anlamsız olduğunu düşünüp “burada ne yapabilirim” fikrinden hareketle kullanmaya başladım twitterı. Eh, iyi ve etkili kullandığımı da düşünüyorum. Twitter olmasaydı Gezi de, Saraçhane eylemleri de olmazdı. R4bia isimli yeni bir sembol bu kadar kolay yaygınlaşmaz, Mısır konusunda bu kadar yüksek bir farkındalık sağlanmazdı mesela. Fakat elbette, twitterın matah bir şey olduğunu savunacak değilim. Bir modern oyuncak altı üstü. “Keşke dışında kalmayı başarsaydım” dediğim anlar da olmuyor değil bu anlamda. Özellikle ergenlerin üzerime habaset boca ettikleri zamanlarda…

Meksika Sınırı programının “o şiirler” özel bölümünde (o bölümde şairlere “Türk şiirinde sizi en çok etkileyen şiir hangisidir ve niçin?” diye sormuştunuz.) Cahit Koytak’ın “futbol oynayan çocuklar” şiirini seçmiştiniz… Ben de o sorunuza benzer olarak sormak istiyorum, sizi en çok etkileyen “İsmail Kılıçarslan” şiiri hangi şiirdir ve niçin? Böylelikle şiir/şiirleriniz üzerine konuşmaya başlayabiliriz.

Beni en çok etkileyen İsmail Kılıçarslan şiiri. Nasıl soru bu abi? Çok zor yahu… Zor değil de, cevaplaması tuhaf olacak. “Bebecüklerimi birbirinden ayıramam” deyip topu taca mı atsam? Neyse, atmayayım. Kesinlikle Cinnet Modern… Hem sesi, hem de yazıldıktan sonra İsmail Kılıçarslan şiirini etkileme biçimi ile Cinnet Modern diyeceğim. Hatta bu etki mesela birebir hale dönüştü ve ilk defa Mahalle Mektebi’nde yayınlanacak Cennet Modern, Cinnet Modern’in doğal bir devamı olarak çıktı ortaya. Öyledir ama. Bazı şiirlerim, benden bağımsız olarak beni çok etkiler. Mesela “Dağa Doğru Söylenen İlahi” şiirim. “geliben hak çalabın gök yüceler evine / modernizm geliyordu ardım sıra biline” demiştim girişinde. Hala zaman zaman aklıma gelir ve beni sağlam şekilde etkiler.

Özellikle ilk kitabınız “Portakal Turta bir de Kirpi” kitabınızda “baba” s/imgesi ile karşılaşıyoruz… “Baba”larıyla konuşmayı beceremeyen bir toplumun bir bireyi olarak neler söylemek istersiniz şiirlerinizdeki “baba” s/imgesi üzerine?

Bu soru için çok teşekkür ederim abi. Yaşadığımız çağ, kelimenin her anlamıyla “anneler çağı.” Çizgi filmlerden dizilere kadar anneler cefakar, vefakar, sevgi dolu olarak resmediliyor. Babalar ise vurdumduymaz ve neredeyse canavarlar. Bunun bilinçsiz olarak yapıldığını düşünmüyorum. “Baba”, evladına iki önemli şey aktarır. İlki “sosyal durum bilgisi”, ikincisi ise “dik durma” yetisi. Bu yetileri elinden aldığınız modern bireyleri rahatlıkla köleleştirebilirsiniz. Bu anlamda ben “baba” figürünü, kendi babamdan hareketle elbette, son derece önemli buluyorum. Bir de, burada sevgili babamın hakkını teslim etmek durumundayım. Benim babamla konuşmak isteyip de konuşamadığım hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum. Son derece anlayışlı ve aslında son derece belirleyici bir adam olarak bana mevcut “oryantasyonumu” sağlayan adamdır babam.

“Portakal Turta bir de Kirpi’den sonra şiirlerinizde giderek artan bir dozda “modern hayat” eleştirisi görüyoruz, ilk kitaptan sonra neler değişti hayatınızda ve zihin dünyanızda?

İlk kitap “öğrenci” işiydi son tahlilde. Evet, bir işte çalışıyordum falan ama; esasta bir öğrenci gibi yaşıyor ve beklenildiği gibi kendime daha gömülü bir hayat sürdürüyordum. Evlendim sonra. Yönetici, iş yeri sahibi, televizyon programcısı falan oldum. Tüm bunlar “dışarıdaki” hayatla temasımı artırdı. Bu temas arttıkça bizi köşeye sıkıştıran, “kendimiz” olarak varlığımızı sürdürmemize izin vermeyen koca bir heyulanın varlığını hissettim. Ben bunu tam olarak “modern hayat” olarak isimlendiriyorum. Sabahın altısında yataklarımızdan doğrulup bir mağara ağzına benzeyen plazalara doluşup akşamın bir vaktine kadar “kapitalizm”in hizmetinde çalışarak “özgürleştiğini” düşünen insanlar gördüm mesela. 1 tam yıl boyunca “tatile çıkmanın” hayalini kuran mesai arkadaşlarım oldu. Bunları gördükçe şiire sızdırdım.

“Caddeler modernlere kalıyor, biz mahallelere sıkışıyoruz” dizenizden hareketle de “siz”inle “modernler” arasında ne gibi bir zihniyet farkı var, bunu sormak isterim.

Ben sohbete inanırım, modernler iletişime. Ben çaya inanırım, modernler filtre kahveye. Ben arkadaşlığa inanırım modernler ilişkiye. Ben büyük Türk şiirine inanırım modernler Elif Şafak’a. Daha sayayım mı? Temel olarak bu zihniyet farkını çok önemsiyor, bunun altını çok çiziyorum. Hepimiz, o ya da bu oranda “modernizmle yaralı” adamlarız aslında. Ne oranda karşı koyabiliyorsak buna, o oranda karşı koymalıyız. Böyle düşünüyorum.

Şiirlerinizde çok yoğun olarak benzetmeyi yani “gibi” edatını kullanıyorsunuz. Bu benzetme durumunu nasıl açıklarsınız, nasıl bir gereklilik sizi buna götürüyor?

“bu da şunun gibi” Ertuğrul… Aslında bu teknik bir mesele. İmgeye çok prim vermeyen, ama saf epik yazmayı da istemeyen “süslemeci” bir adam olduğum için “gibi” en çok ihtiyaç duyduğum kelime oluyor şiirde. Çok işlevsel buluyorum benzetmeyi.

“Cinnet Modern” şiirinizde geçen “kalan yalnızlık vardır artık akşamlardan / televizyon yalnızlığı, renk yalnızlığı, insan” dizenizden hareketle özel bir kanalda program yapan bir şair olarak “televizyon” bahsinde neler söylemek istersiniz, televizyon hiç icat edilmeseydi nasıl bir dünyada yaşardık?

Dünyayı “Müslüman akıl” yönetiyor olsaydı televizyon asla icat edilmezdi. Zira Müslüman akıl “pornografi” üretmezdi. Televizyon pornografidir. Mahremin yağmalanmasıdır. Kendisini izleyen herkese nikahı düşer. Ben ısrarla her Meksika Sınırı programında “yapacak daha iyi bir işiniz yoksa, ki televizyon seyretmektense yapabileceğiniz 150 milyon daha iyi iş bulabilirsiniz” derken artislik yapmıyorum. Buna samimiyetle inanıyorum. Televizyon, etkileşime kapalı, sizi dönüştürmeye azmetmiş bir aygıttır. Televizyonda program yapıyor olmam, bütünüyle “ekmek parası” ile ilgili bir durumdur. “Keşke elim başka bir iş tutuyor olsa da kurtulsam” dediğim bir şeydir. Yanlış anlaşılmasın. O saatte o ekranda bir politik tartışma programı olacağına Meksika Sınırı’nın olmasını çok önemserim. Hiç olmazsa şiirden, felsefeden, düşünceden bahsediyoruz. Ancak bu, televizyonun iğrenç bir pornografi kutusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üzerinizdeki gömlekten dişlerinizin sarı olmasına değin süren bir pornografi.

Şiirlerinizde birçok şairin ismi geçiyor, fakat ben özellikle “Cahit Zarifoğlu” ve şiiri için neler dersiniz diye sormak istiyorum…

“tombul kuzular aşkına” derim. Cahit Zarifoğlu, Türk şiiri için büyük sürprizdir. Dokunduğu hemen her şeyi şiire çevirme kabiliyeti olan bir adamdır. İslam tarihinden cinselliğe, küçük şehir hayatından Avrupa gezisine ne yaşadıysa şiire dökmüş bir adamdır. Dolayısıyla Cahit Zarifoğlu şiiri okumak, bir adamın hayatının tamamını okumaktır. Bu yanıyla Türk şiirinde benzerine çok az rastladığımız biridir o.

Şiirinizi Cihangir’de, Kadıköy’de, Üsküdar’da geçen dizelerden hareketle tam bir “İstanbul Şiiri” diye nitelendirebiliriz… Bize sizin gözünüzden 92 tane AVM’si olan İstanbul’u anlatır mısınız?

92 artıyor. Hedef, 2023’de 300 AVM! İstanbul, sokağın, hayatın, politikanın, sosyolojinin şiirini yazma iddiasında olan benim gibi bir şair için olağanüstü verimli bir şehir. Kaosun başkenti. Sadece metrobüs yolculuklarımdan bir şiir kitabı çıkarabilirim. O derece mümbit. Bunun dışında işte çarpık yapılaşma, değişen ilişki biçimleri, trafik sorunu falan… Olsun, İstanbul öyle de güzel, böyle de güzel. İlla Süleymaniye’de Itri’nin tekbirini duyarak şiir yazmak diye bir şey yok. Bazen de bir adamın camii kapısında karısını dövmesinin şiirini yazarsınız. Hatta yazmalısınız.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Gaybın anahtarları şairlerin elindedir.” Günümüz şiiri “gaybın anahtarı”na ne kadar yakın sizce?

Gaybın anahtarını bilemem. Ancak Türk düşüncesinin Türk şiirinin bir şubesi olduğunu hesaba katarsak, bugün adına “özgün düşünce” diyebileceğimiz hemen her üretimin altında, üstünde, yanında, yöresinde şairlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şiirlerinizin bir özelliği de “aforizma”lar içermesi, aforizmaların net bir yargı ortaya koyması bağlamında şiir – aforizma ilişkisi için neler dersiniz?

Aslında bu da teknik bir soru. Ben şiirde “net” olmaya çok önem veririm. Bu netlik de beni sürekli “yargı bildirmeye” doğru götürür. Yargınızı şiirsel bir formla ifade ettiğinizde de o ister istemez “aforizma” olarak algılanıyor, isimlendiriliyor. “Aforizma kasmak” gibi bir derdim yok. Ancak net olmak gibi bir derdim olunca ister istemez aforizmaya doğru da ilerliyorsunuz. Bu anlamda senin “aforizma” dediğin şeyle pek bir alıp veremediğim yok. Bence bu soru aslında “vecize”ye pek meraklı lirikçilere sorulmalı anlayacağın. Hayır hayır, tartışma başlatmak gibi bir niyetim yok. Ancak lirikçilerin ne anlama geldiğini sadece kendisinin bildiği vecizelerine ayar oluyorum. Net.

Poetikanızı açıklayan “koma şiir” tabirini “son derece Türk” olarak tanımlıyorsunuz, bu tanımı biraz açabilir misiniz?

Koma şiir, Mustafa Akar’ın geliştirdiği, benim de çok büyük oranda katıldığım bir poetik anlayış. “Son derece Türk” tanımı da, “son derece bu topraklara ait” demek… “ve bundandır ‘paris ve londrada beş parasız’lığı valdeatikte bir banka tercih etmemem” dizemi örnek verebilirim mesela. Türk olma durumunu tam böyle anlıyorum ben. Büyük ve köklü bir sosyolojik mesele olarak… Bu sosyolojik meseleye Kürtler, Araplar, Türkler, Boşnaklar falan da dahil yani.

Bir söyleşinizde “Neo-epik tartışmalarından sonra belki de tartışmaya açmamız gereken bir şey: 2000 kuşağı “yeni politik şiirler” yazan bir kuşak olabilir mi?” diye bir sorunuz var. Bu “yeni politik şiir”in “neo-epik şiir”den ayrıldığı noktalar neresidir, birkaç örnekle açabilir misiniz?

Öyle mi demişim yahu? Hay Allah. Yeni politik şiirlerin en iyi örneklerini aslında gene neo-epikçiler verdi. Murat Sözer’in “İşçi” şiiri mesela. Taş gibi bir “yeni politik” şiir. Politikasını gündemden değil, gündelik olandan alan bir şiir bu. Sosyolojinin içinden alan bir şiir… Bu yanıyla “yeni politik şiir” neo-epikten bağımsız değil. Hatta neo-epik anlayışın doğal bir devamı. Ben “politik” olmayı fevkaladenin fevkinde önemli buluyorum. 2013’te yaşayan ve yazan bir şair olarak dünyaya ne söylediğiniz çok önemli zira.

Bir de bu “kuşak” bahsini sormak istiyorum. Örneğin sizin de aralarında bulunduğunuz birçok şair “2000 kuşağı” diye bir tabir kullanıyor, öte yandan aynı yıllarda şiir yazan birçok şairi bu “2000 kuşağı” tabirinizin içinde göremiyoruz, yine aynı şekilde Murat Üstübal’ın ve Bülent Keçeli’nin Ücra dergisinde de 2000’li yıllarda yazan şairlerden bir kuşak gibi bahsediliyor, oradaki “2000 kuşağı” tabirinin içinde de sizler yoksunuz. Yani birbiriyle kesişimi dahi olmayan birden çok “2000 kuşağı” ile karşılaşıyoruz. Bu “kavram kargaşası, birbirinin adını anmama” durumu nereye gider, bize bir yarar sağlar mı?

Ücra Dergisi’ni ve o tartışmaları takip etmedim. Dolayısıyla bunun üzerinden bir şey söyleyemem. Malum, 80’lerden bu yana Türk şiiri 10’lu yıllara göre kuşaklanıyor. İlk kitabını o 10’lu yılda yayınlayan ve bu kitabıyla mevcut şiir ortamına göre ya da karşı olarak konumlanan şaire “90 şairi”, “80 şairi”, “2000 şairi” diyoruz. Bu anlamıyla beni, Mustafa Akar’ı, Furkan Çalışkan’ı, Eren Safi’yi, Hakan Kalkan’ı, Alper Gencer’i ve diğerlerini “2000 kuşağı”nda saymayan her yaklaşım “güdük”tür. Birbirinin adını anmama meselesine gelince… Ben mesela Enis Akın’ın adını anmayınca Enis Akın yoksa, Enis Akın zaten hiç var olmamıştır usta. Ben bu genç şair arkadaşların sürekli olarak “bizim hakkımızı yiyorlar” diskuruna tutunmalarını hiç anlamıyorum zaten. Senin taş gibi bir şiirin varsa, biz seni engellemeye çalışsak bile sen aradan sıyrılır gidersin. Niçin ben mesela İtibar’da hiç şiir yayınlamamış Elyesa Koytak’ın, Davud Yücel’in, Ali Düz’ün, Enes Özel’in ismini burada anıyorum da, senin ismini anmıyorum sorusunun basit, son derece basit bir cevabı var: “Çünkü senin şiirini anılmaya değer bulmuyorum.” Ben niçin Büşra Dilek’in, Tuba Kaplan’ın, Belya Düz’ün şiirlerinin peşine düşüyorum da, senin şiirinin peşine düşmüyorum. Aynı gerekçeyle. Ancak bu, senin şiirini değerli ya da değersiz kılmaz. Senin şiirin, taş gibi bir şiirse, önünde kale olsa kimse tutamaz.

Niye söylüyorum bunları? Şundan. Mesela İtibar Dergisi aleyhine sağda solda konuşan, yazan-çizen arkadaşların tamamına yakını, İtibar’a ürün göndermiş ve ürünleri yayın kurulundan geçmemiş isimlerden oluşuyor. “Madem yayın kurulunun otoritesini kabul etmeyeceksin, ne diye İtibar’a ürün gönderiyorsun, ibiş” demezler mi adama? Şiirini yayınlamadık diye bize düşman olacak bir zihnin varsa sen ergen habasetiyle malul bir ibişsindir. Şair falan değilsindir.

Sadece İtibar’ın başında da değil bu problem. Daha geçen gün Hakan Arslanbenzer, Fayrap için benzer şeyler anlattı.

Ben buradan genç şair arkadaşlara vasıtanızla bir mesaj vermek istiyorum. Şu “hakkımızı yiyorlar” işini bir kenara bıraksınlar. Daha birbirlerinin şiirlerini okumayan, birbirlerine “temiz bir kalple” yaklaşmayı başaramayan adamın hakkını yesek ne olur, yemesek ne olur yahu?

Son olarak “ölüm”le aranız nasıl?

“ölüm: en gerçeği bu”

Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz…

Ben teşekkür ederim Ertuğrul. Uzun süredir yaptığım en güzel söyleşi idi. Allah Mahalle Mektebi’nin yolunu açık etsin.

Etiketler
Devamı

Ertuğrul Rast

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker