Deneme

İsmail Özen – “Aynadaki Zaman” Üzerine Metaforik Bir Okuma Denemesi

İsmail Özen – “Aynadaki Zaman” Üzerine Metaforik Bir Okuma Denemesi

Nostalji –nostos (eve dönüş) ve algia (özlem), nostalgia –artık var olmayan veya hiç olmamış bir eve duyulan özlemdir. Nostalji bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle kurduğu aşk ilişkisidir.” Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir. Miras, bizi utançtan ziyade kibirle dolduran şeydir. Bu anlamda nostalji kişisel sorumluluktan feragat etmek, suçlardan arınarak eve dönmektir…” (1) Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği” adlı eserinden aldığım bu satırlar, sanki neden yazdığımızın cevabını da dolaylı bir biçimde içeriyor. Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Aynadaki Zaman” birkaç yıl önce okuduğum bu kitaptaki nostalji tanımlamalarını hatırlattı bana. Çünkü kitaptaki öykülerde söz konusu olan “zaman” yukarıda tanımlandığı şekliyle daha çok yitirilen zamandır. “Aynadaki Zaman” isminin, öyküleri okuyup bitirdikten sonra oldukça isabetli bir seçim olduğunu düşündüm. Zaman, asla ele geçirilemeyen, tutulamayan, sahip olunamayan bir şeydir, aynadaki görüntü gibidir; bu yüzden hüzün vericidir, acıtır. Belki yazarak, ele geçiremediğimiz, sahip olamadığımız bu güzelliklere parmaklarımızla dokunmak, onları yeniden var etmek isteriz. Kitabı okurken böyle bir hüznü hissettim, yaşlanan bir yazarın “ev”ine -geçmişine- duyduğu hüzünlü özlemi.

“Aynadaki Zaman” hayata, varoluşa, yazma eylemine ilişkin metaforik göndermeler içeriyor. Öykülerin sıralanma biçimi, Kavukçu’nun önceki öykülerinde de gördüğümüz öyküleri birbirine bağlayan bazı bölümler, kitabın başına ve sonuna konan epigraflar, katmanlı, derinlikli bir okumaya uygun.

“Aynadaki Zaman”da ilk bölümdeki öykülerde, anlatılanların ekseninde “deniz” ikinci bölümdeki öykülerde “ev” var. Deniz; zamanı, hayatı, arayışı -serüven arayışını- ev de dönüp gelinen yeri, özlemle anılan geçmişi sembolize ediyor gibi. Deniz; macera arayışı, bilinmeyene doğru yolculuk, yalnızlık, yalıtılmışlık, korku ve umuttur, tıpkı hayat gibi. Ev de dönüp gelinen yer, güven ve sıcaklıktır. Bu bağlamda ilk bölümdeki öykülerde denizin, ikinci bölümdeki öykülerde evin olması da anlamlıdır. Ama bu ev artık varolmayan, yitik zamanın içinde, bir düşün içindedir.

Öncelikli olarak kitabın başında ve sonunda yer alan epigraflar üzerinde duralım. Kavukçu’nun önceki öykü kitaplarında, örneğin “Başkasının Rüyaları”nda gördüğümüz, kahramanlar ve olaylar vasıtasıyla kurulan organik bağ, bu öykülerde epigraflar vasıtasıyla da sağlanmış. Bu yüzden öyküleri sıra gözeterek okumakta yarar var. “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. “Her şeyi sil,” dedi, “sonra ben yine geleceğim.” Bu, kitabın başındaki epigraf, sonunda da aynı epigrafın devamı var: “Bir daha gelme, dedim kuşa, benim silecek bir şeyim yok.” Silecek bir şeyim yok; çünkü nostalji, bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle -Kavukçu için kendi yarattığı öykü evreniyle- kurduğu aşk ilişkisidir.” “Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir.” O yüzden silinecek bir şey de yoktur. “Silme” metaforu bu epigrafların dışında “Zaman Aynası” ve “Büyük Silgi” adlı öykülerde de kullanılmış. “Zaman Aynası” adlı öyküde “zamanı kaybetmiş denizcilere” ait fantastik geminin çarkçıbaşısı, öykünün kahramanı olan fırtınada yolunu kaybetmiş gemiciye, “Büyük bir silgi al ve bugüne kadar ne gördüysen, ne duyduysan hepsini sil.”… “İlk limanda gemiden in ve bir daha denize dönme.” der. Gemici, niye, diye sorduğunda, “Ben bir zaman aynasıyım. Deniz hiçbirimizi sevmiyor.” (s. 55-56) diye cevap verir. Devamındaki diyaloglarda denizci olayları anlattığı kişiye bunların bir rüya olmadığını söyler. Peki rüya da değilse o zaman nedir bütün bunlar? Öyküde belirtildiği gibi “zaman aynası”dır. Zaman, geçmişte, gelecekte ve şimdide varolmayan şeydir; aynada yansıyan görüntü de zaten gerçeğin kendisi değil bir yansımasıdır. Bu durumda “Aynadaki Zaman”la kastedilen varolmayan bir şeyin aynadaki görüntüsüdür, yani hiçliktir. Yazılanlar, gerçek, düş, gerçekdışı hepsi aynıdır. Bu noktadan sonra silmek, silmemek; yazmak, yazmamak her şey anlamsızdır. İşte acı olan, acıtan da budur.

“Büyük Silgi” adlı öyküde aynı metafor biraz daha farklı bir bakış açısıyla sürdürülmüş. Bu öyküde büyük silgi, “unutma”yı imliyor. Öyküde çocukluğundan ve gençliğinden başka her şeyi unutan, her şeyi silen yaşlı bir anneden bahsediliyor. Çocukluğun ve gençliğin unutulmaması ilginç bir ayrıntı. Çocukluğumuz bizim kayıp cennetimizdir. Kavukçu’nun pek çok eserinde, söyleşilerinde çocukluk ve gençlik, özlemle anılan bir yitik ülkedir; “O Güzel Günler”dir. Öykünün devamında, “Taşımaktan yorgun düştüğü geçmişin yükünden arınmıştı son zamanlarda. Unutuyordu. Unutmak güzeldi.” (s. 69) diyor anlatıcı.

“Zaman Aynası” adlı öyküden aldığım aşağıdaki satırlarda “deniz” bilinen anlamının dışında hayatı, zamanı imliyor. “Ona(denize) kapılışım serüvenci yanımı kışkırtan ürküye karışmış bir meraktı… Tanıdıkça, öğrendikçe onu ele geçirdikçe arınacağım bir korku… Her denizci gibi hem âşıktım hem de çekiniyordum ondan. Bunu anlamış ve benimle oynamaya başlamıştı… Yüzeydekilerle değil de derinde olup bitene ilgi duymaya başlayınca takmıştı bana. Evet, düşündüğün gibi. Denizin de bir bilinçaltı vardı. Ve bunun farkına varanı cezalandırıyordu.”(s. 52) Yukarıdaki cümlelerde geçen “deniz” sözcüğü yerine “hayat” sözcüğünü getirdiğimizde daha zengin bir okuma olanağı sunuyor öykü. “Cezalandırmak”la kastedilen ise bütün bunların farkına varan sanatçının hissettiği hüzün, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve hiçlik duygusu olsa gerektir.

Kavukçu öyküsünde “Tasmalı Güvercin”le başlayan kırılma, farklılaşma “Aynadaki Zaman”da da sürüyor. Kitabın arkasında, “Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına, fanteziye, kelimenin tam anlamıyla ‘alacakaranlığa’ yöneliyor bu kitabında.” Tespiti öykülerde epigraflar vasıtasıyla da sağlanmış. Bu yüzden öyküleri sıra gözeterek okumakta yarar var. “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. “Her şeyi sil,” dedi, “sonra ben yine geleceğim.” Bu, kitabın başındaki epigraf, sonunda da aynı epigrafın devamı var: “Bir daha gelme, dedim kuşa, benim silecek bir şeyim yok.” Silecek bir şeyim yok; çünkü nostalji, bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle -Kavukçu için kendi yarattığı öykü evreniyle- kurduğu aşk ilişkisidir.” “Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir.” O yüzden silinecek bir şey de yoktur. “Silme” metaforu bu epigrafların dışında “Zaman Aynası” ve “Büyük Silgi” adlı öykülerde de kullanılmış. “Zaman Aynası” adlı öyküde “zamanı kaybetmiş denizcilere” ait fantastik geminin çarkçıbaşısı, öykünün kahramanı olan fırtınada yolunu kaybetmiş gemiciye, “Büyük bir silgi al ve bugüne kadar ne gördüysen, ne duyduysan hepsini sil.”… “İlk limanda gemiden in ve bir daha denize dönme.” der. Gemici, niye, diye sorduğunda, “Ben bir zaman aynasıyım. Deniz hiçbirimizi sevmiyor.” (s. 55-56) diye cevap verir. Devamındaki diyaloglarda denizci olayları anlattığı kişiye bunların bir rüya olmadığını söyler. Peki rüya da değilse o zaman nedir bütün bunlar? Öyküde belirtildiği gibi “zaman aynası”dır. Zaman, geçmişte, gelecekte ve şimdide varolmayan şeydir; aynada yansıyan görüntü de zaten gerçeğin kendisi değil bir yansımasıdır. Bu durumda “Aynadaki Zaman”la kastedilen varolmayan bir şeyin aynadaki görüntüsüdür, yani hiçliktir. Yazılanlar, gerçek, düş, gerçekdışı hepsi aynıdır. Bu noktadan sonra silmek, silmemek; yazmak, yazmamak her şey anlamsızdır. İşte acı olan, acıtan da budur.

“Büyük Silgi” adlı öyküde aynı metafor biraz daha farklı bir bakış açısıyla sürdürülmüş. Bu öyküde büyük silgi, “unutma”yı imliyor. Öyküde çocukluğundan ve gençliğinden başka her şeyi unutan, her şeyi silen yaşlı bir anneden bahsediliyor. Çocukluğun ve gençliğin unutulmaması ilginç bir ayrıntı. Çocukluğumuz bizim kayıp cennetimizdir. Kavukçu’nun pek çok eserinde, söyleşilerinde çocukluk ve gençlik, özlemle anılan bir yitik ülkedir; “O Güzel Günler”dir. Öykünün devamında, “Taşımaktan yorgun düştüğü geçmişin yükünden arınmıştı son zamanlarda. Unutuyordu. Unutmak güzeldi.” (s. 69) diyor anlatıcı.

“Zaman Aynası” adlı öyküden aldığım aşağıdaki satırlarda “deniz” bilinen anlamının dışında hayatı, zamanı imliyor. “Ona(denize) kapılışım serüvenci yanımı kışkırtan ürküye karışmış bir meraktı… Tanıdıkça, öğrendikçe onu ele geçirdikçe arınacağım bir korku… Her denizci gibi hem âşıktım hem de çekiniyordum ondan. Bunu anlamış ve benimle oynamaya başlamıştı… Yüzeydekilerle değil de derinde olup bitene ilgi duymaya başlayınca takmıştı bana. Evet, düşündüğün gibi. Denizin de bir bilinçaltı vardı. Ve bunun farkına varanı cezalandırıyordu.”(s. 52) Yukarıdaki cümlelerde geçen “deniz” sözcüğü yerine “hayat” sözcüğünü getirdiğimizde daha zengin bir okuma olanağı sunuyor öykü. “Cezalandırmak”la kastedilen ise bütün bunların farkına varan sanatçının hissettiği hüzün, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve hiçlik duygusu olsa gerektir.

Kavukçu öyküsünde “Tasmalı Güvercin”le başlayan kırılma, farklılaşma “Aynadaki Zaman”da da sürüyor. Kitabın arkasında, “Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına, fanteziye, kelimenin tam anlamıyla ‘alacakaranlığa’ yöneliyor bu kitabında.” Tespiti yapılmış. Burada önceki öykülerinde de – sözgelimi Nolya ve Sansarlar’da- gerçekdışı açılımlar olduğunu hatırlamak gerekir. Fakat son üç kitapta farklı bir arayışın, bu kavramları (fantezi, gerçekdışı) biraz daha merkeze alarak öyküleri okumamızı gerektiren bir kurgusal yaklaşımın olduğu da gerçek. Kavukçu “Aynadaki Zaman”da daha önceki kitaplarında anlattıklarını, yazma serüvenini metafora dönüştürüyor ve fanteziyi, gerçekdışıyı kurmacanın merkezine oturtuyor. Öykülerde denizde boğulanların gözlerini oyan martılar, balık-fare-insan karışımı garip bir yaratık, zamanı kaybetmiş gemiciler gibi fantastik açılımlar var. Özellikle “Yolcu” adlı öyküdeki balık- fare-insan karışımı tuhaf varlık ilk okumada beni epey şaşırttı. Öyküyü merakla okudum fakat öykünün sonunda da yaratığın ne olduğuna ilişkin bir açıklama yoktu. Sonra Mindos Kayalıkları adlı öyküde şu cümlelerle karşılaştım: “Olağanüstü hiçbir şey yoktu ama sen gördüklerine öyleymiş gibi bakıyordun… (s. 37) Burada gördüğün her şey oyundur, hiçbir şeye inanmayacaksın.” (s.40) Bu satırlar Kavukçu’nun “fantezi, gerçekdışı” algısını ortaya koyuyor sanki. “Gerçekdışı” yazarın hayal dünyasında yarattığı bir oyundur, hayal dünyasının zenginliği, güzelliğidir ki bu da gerçekliğin bir yansımasıdır. Olağanüstü hiçbir şey yoktur çünkü olağanüstü de hayal gücünün yarattığı bir gerçekliktir.

“Tükeniş Şenliği” adlı öyküde artık yazamayan, tükenmiş, huysuz, yaşlı bir yazarın bir kafede arkadaşıyla buluşma anından bahsediliyor. Yaşlı yazar kanser hastasıdır ve kanser oluşundan beynini sorumlu tutuyor bu yüzden bedenine küsüyor. Kafede oturup kahvelerini aldıktan sonra yaşlı yazar, yeniden yazmaya başladığını söylüyor. Anlatıcı ne yazdığını sorduğunda yazarlık defterini kapattığını, artık sadece kendisi için rüyalarını yazdığını söylüyor ve şöyle diyor: “Kurgu da neyin nesi? Yıllardır kendimi ve okurlarımı inanmadan uydurduğum şeylerle kandırdım. Bugüne kadar ne yazdıysam hepsini inkâr ediyorum.” (s. 44) Öykünün devamında birbiriyle bağlantısız gibi görünen iki rüyasını arkadaşına okutuyor. Arkadaşı rüyalarını okuduktan sonra huysuzluğu, hırçınlığı gidiyor; yüzüne tuhaf bir huzur geliyor. Çantasına rüyalarını koyduktan sonra arkadaşına gülümseyerek, bunlar ne, diye soruyor. Arkadaşı, rüya, diye cevap verdiğinde, yanılıyorsun, diyor, bunlar rüya değil, tükeniş şenliği, diye cevap veriyor. Bu öykü de bana Sait Faik’in meşhur, “Yazmasaydım çıldıracaktım!” sözünü anımsattı. Hem yazarlık hem de sağlık açısından tükenmiş bir yazarın, bilinçaltının karmaşıklığını yansıtan rüyalarını yazarak tükenişini bir şenliğe dönüştürmesi, yazarlığın bir kişilik biçimi olduğunu yansıtıyor. Belki küçük bir ayrıntı ama arkadaşı rüyalarını okuduktan sonra yazarın hırçınlığı gidiyor, yüzüne bir huzur ifadesi geliyor. Tükenirken bile okunmak, anlaşılmayı beklemek yazarlığın ve insan olmanın trajedisi olsa gerek. Aslında hepimiz her an bir tükenişin içindeyiz. Çırpınışımızın hüzün verici, acıtıcı yanı da bu. Yanlış hatırlamıyorsam Heidegger’in sözüydü: “İnsan doğduğunda ölmeye yetecek kadar yaşamış olur.” Bu durumda bizim de o tükenmiş, yaşlı yazardan bir farkımız yok, her an hepimiz bir tükenişin içindeyiz ve hala çırpınıp duruyoruz. Neden? Ya da zaten tükenmişiz, aynadaki zamanın içindeyiz, neden çırpınıp duruyoruz?

Şunu da düşünmekten kendimi alamadım: Kavukçu, önceki eserlerinde anlattıklarının tükenişini, “Aynadaki Zaman”da -aslında son üç eserinde- ortaya koyduğu yeni öykü biçimleriyle yeni izleklerle bir şenliğe dönüştürüyor olabilir mi? Buna olumsuz bir anlam atfetmediğimi belirtmek isterim. Çünkü bir yazarın yıllarca aynı şeyleri yazması da yazarlık açısından bir handikaptır. Bu yüzden öykülerini yıllarca takip ettiğim bazı yazarların yeni kitaplarını okumadığımı eklemek isterim.

Kavukçu’nun öyküleri gücünü gerçeklikten, yaşanmışlıktan alan öyküler. Masa başında üretilmiş, zorlama, dil oyunlarıyla oluşturulmuş estetist metinler değil. Ondaki fantezi ve gerçekdışı bile yaşamın en temel gerçeklerini imleyen bir metafor olarak kullanılmış “Aynadaki Zaman”da. Hatta daha önceki öykü kitaplarında anlattıklarına bile varoluşsal, felsefi bir zemin oluşturmuş bu yeni öyküler, bir anlamda onları farklı bir yönden tamamlamış diyebiliriz. Bu büyük yapbozun parçalarının Kavukçu’nun yeni öyküleriyle nasıl tamamlanacağını hep birlikte göreceğiz.

Nostalji’nin Geleceği, Svetlana Boym, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.

Etiketler
Devamı

İsmail Özen

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı