İsmail Özen – El Teke Dönüyor

İsmail Özen – El Teke Dönüyor

Melek Osman’ın kahvede­yiz, iç avluya bakan zula masalardan birinde okey oynuyoruz. Sabah saat 10’dan beri kahvedeyiz, diyor Hasan Yıldız; saat dokuz olduğuna göre on bir saattir burdayız. Hafta içi her gün dört saat, hafta sonlarında ortalama on saat kahvede olduğumuzu dü­şünürsek ayda yüz altmış saat eder. Yüz altmış saat yaklaşık altı buçuk gün yapıyor. Uyanık olduğumuz sa­atleri düşünürsek ayda on üç günü­müz mekanhanede geçiyor demek­tir. Hayat değil abi bu. Bırak bu he­sapları, havamızı bozma, diyor İrfan Ali; sigara yanıklarıyla delik deşik ol­muş yeşil çuhanın üzerine okeyi vu­ruyor, başını öne doğru uzatıp mı­rıldanarak şarkıya eşlik ediyor: “Bak yüreğim sevgi dolu, anlasana melek yüzlüm…” Şarkının devamına Ha­san Yıldız da katılıyor: “Söyle hangi­miz hatasız, hangimiz aşkta günah­sız…” Istakaları deviriyoruz, harçla­rı karıyoruz. Bence de hayat değil abi bu, diyor Bayram Kara; şu güzel ba­har günlerinde ortalık cıvıl cıvıl, bü­tün piliçler piyasada, biz de buralar­da çürüyoruz. Baba orda, diyor İr­fan Ali; buralarda çürümenin piri o, her gün elinde idrar torbasıyla ge­len yaşlı adamı gösteriyor. Onun kaç yılı buralarda geçmiştir, bacanak? Onun hayatı zaten kaymış, diyor Ha­san Yıldız; o kesin buralarda geberir. Yerden çektiği taşı ıstakaya şırrak diye vuruyor, homurdanıyor. Melek Osman çay getiriyor, kulağının üze­rindeki kurşun kalemle çayları adis­yona işliyor. Ellerini ovuşturarak ka­pıya doğru gidiyor, yüzünde muzaf­fer – kesinlikle doğru kelime bu- bir tebessüm var, sokağın başına doğ­ru bakıyor. Bak bak, diyor İrfan Ali; masanın altından dizlerimizi dürtü­yor, gene sokağı kokluyor abi, her zaman söylüyorum bu herif baskına gelen ekiplerin kokusunu alıyor. Ge­çenlerde de böyle yaptı, sokağı kok­ladı, sonra telaşla arkasına döndü, elleri titriyor, gözleri fırıl fırıl dönü­yordu. Kafayı yedi zannettik, bütün yaşı tutmayanları paldır küldür dışa­rı çıkardı. İki dakika sonra tak ekip­ler kapıda. Geçen Muammerlerin tayfayı burdan götürmemişler miy­di oğlum, diyorum. O gün kesin nez­lemiştir abi bu herif, diyor. Gülüşü­yoruz. (Zaten olur olmaz her şeye gülüyoruz, ayarımız bozuk.) Melek Osman’ın ekşi, sodalı çayından bi­rer yudum alıyoruz; uzun samsun­ları yakıyoruz. Çay değil abi bu, ça­yın teri, diyor Hasan Yıldız; küfredi­yor. Taşlar üç kere dönüyor, İrfan Ali mayna ediyor. Bugün ballısın, diyor Bayram Kara. Ne ballısı abi, biz bu oyunun kitabını yazmışız, diyor İrfan Ali; bugün hepinizi morartacam. Co­şuyor, Melek Osman’a doğru dönü­yor, şu Hakkı Bulut’u –o Ikkı diyor, Gümülcineli- bir koy abi ya, biraz içi­miz açılsın, diyor.

Biz de coşuyoruz, biraz daha cilalıyoruz, sen boş ver Ikkı Bulut’u Mıkkı Bulut’u da şu Varil Necati ola­yını bir daha anlat diyoruz. Aslında olayı Hasan Yıldız dışında hepimiz biliyoruz. Ama racon bu, birlikte ya­şadığımız şeyleri tekrar tekrar o an­latır, biz güleriz. Önce ıstakanın üze­rindeki taşlarla bir gösteri yapıyor, taşları ellerinin üzerine sıralıyor, parmaklarının arasından geçiriyor, değişik biçimlerde nefis bir şakırtıyla ıstakanın üzerine diziyor, sonra an­latmaya başlıyor. Geçen Pazar günü de böyle geç saatlere kadar fayans döşedik, sonra bir baktık saat on bire geliyor, kalktık apar topar yurda git­tik. Baktık kapılar kilitli, nöbetçi öğ­retmen içerde yoklama alıyor, beş ki­şiyiz, bu itler de yanımda, diyor; bizi gösteriyor. N’apacaz n’apacaz der­ken cami inşaatından bir merdiven bulup getirdik, birinci katın pence­relerinden birine dayadık, dört kişi merdivene çıktık, parmaklığı geniş­letmeye çalışıyoruz. Hadi len, diyor Hasan Yıldız; araya giriyor, dört kişi merdivenin üstüne çıktınız, parmak­lığı genişletiyorsunuz, öyle mi? Na­sıl merdivenmiş oğlum o? Vallaha, aha sor oğlum, sana yalan borcumuz mu var, diyor; kaşlarıyla bizi işaret ediyor. Dinle, keyif almaya bak, abi­cim; muhabbetin içine tükürme, di­yor Bayram. Parmaklığın demirleri­ni açtık, ikimiz önden daldık. Baktık Deto –deterjanın kısaltması, adam aşırı titiz- yoklama alıyor, koğuşla­rı dolaşıyor. Koridora çıkınca ordan bir iki kişi daha çağırdık, onlarla bir­likte perde yapıyoruz pencere görün­mesin diye, bir taraftan da bu vari­li nasıl geçirecez o aralıktan onu dü­şünüyoruz. Neyse Deto bir koğuştan çıktı, bize doğru şöyle bir baktı, baş­ka bir koğuşa girdi. Hadi dedik Va­rile, bu önce kollarını sonra da kafa­yı soktu demirlerin arasından, göğsü de geçti ama göbek geçmiyor. İki kişi önden çekiyoruz, iki kişi de arkadan merdivenin üstünden itmeye çalı­şıyor, herif tam bir yumuşakça, las­tik gibi uzuyor ama ne ileri gidiyor ne geri. Baktık olmuyor, yanlaması­na geçirelim dedik, çevirdik. Tam o sırada Deto koğuştan çıktı, orda ka­labalığı görünce kıllandı bu tabi, şöy­le bir baktı; oğlum, dikilme bakim orda, dedi. Cümle aynen böyle. Ko­ridorun öbür ucundan bağırıyor: Oğ­lum, dikilme bakim orda! (Taklidi­ni yapıyor.) Tam burada kopuyoruz, gülmekten karnımız acıyor, masanın başından dağılıyoruz, arka bahçeye geçiyoruz. Kahvede herkes bize ba­kıyor. Melek Osman da hey Allah’ım ya Rabbim ya, der gibi ellerini şöyle bir kaldırıyor; oğlum, oynayın oyu­nunuzu be ya, diye bağırıyor. Duy­mamış gibi yapıyoruz. O hala anlat­maya devam ediyor. Bu da ısınıyoruz Hocam, diyor; beni gösteriyor. Kalo­riferler söneli bir hafta olmuş. Tabi Deto kendisiyle kafa bulduğumuzu  sandı. Şakanın sırası değil oğlum, gir koğuşuna, diye ba­ğırdı tekrar, başka bir koğuşa girdi. Gelip bakmıyor ger­zek, bulaşacaz diye korkuyor tabi. Varil de orada bir el­madan yarısına kadar çıkmış kurt gibi sarkıyor, biz gü­lüşüyoruz, o da kendi derdinde. Hırıldıyor, zor nefes alı­yor, geberecek. Geri çekin beni, diyor, geri çekiyoruz; içeri çekin beni, diyor içeriye doğru asılıyoruz ama nafi­le. Baktım parmaklıklar kökünden oynuyor, asılsan gele­cek. Yüklendik içerden beş altı kişi bunu bağırta bağırta içeri soktuk. Parmaklık harar gibi genişlemiş tabi, bun­lar değmeden geçti. Parmaklığı düzelttik, nefes nefese koğuşlara daldık. Tekrar masanın başına dönüyoruz, ıs­takaları devirip taşları yeniden dizmeye başlıyoruz. Dur daha bitmedi, diyor; bak şimdi olaya bak. Pazartesi sa­bah derse geç kaldık, koşarak pansiyondan çıktık, beş altı kişi varız, baktık Aydoğan kapıda, çıkana vuruyor, çıkana vuruyor. Allah’ın hikmeti diğerlerinin hepsi tek­meyi yedi, geçti, bu bizi görünce şöyle bir durdu. Varil’in göğsüne elini koydu, ben de arkasındayım. İçimden Al­lah dedim herif bir yerden öğrendi herhalde olayı, bak­tım parmaklık içeri doğru göçmüş, bir de bu yeni Sümer­bank ayakkabılarıyla geri çıkmaya uğraşırken o yeni bo­yanmış sarı duvarı kapkara boyamış, uzun uzun kapka­ra çizikler var. Necati, dedi Aydoğan, pencereyi gösterdi. Varil döndü, ulan herif öyle sakin, öyle sakin, sanki pen­cereyi ömründe ilk kez görüyor. Bunu yapan ittir di mi lan Necati dedi, Aydoğan. Necati, evet hocam, dedi sakin sakin. Yüzüm kesin kızarmıştır, dedim; bunun arkasına iyice büzüldüm. Baktım olmayacak cebimden mendil çı­kardım, arkamı döndüm, ayakkabılarımı siliyor numara­sı yapıyorum ama gülmemek için de dudaklarımı ısırıyo­rum. Aydoğan tekrar, bunu yapan itoğlu ittir di mi lan Necati, dedi. Bu gene evet hocam, dedi. Artık dayanama­dım kahkahayı bastım, tabi Aydoğan da bu ite mite gülü­yorum zannetti, hoşuna gitti. Hadi bakalım koçlarım be­nim, bir daha geç kalmayın olur mu dedi, sırtlarımızı sı­vazladı, bizi saldı. Ulan bir kere taş gelsin be şu elin ha­line bak, diyor Bayram Kara. Maksat muhabbet, diyor, Hasan Yıldız; oyun bahane, dalgamıza bakalım. Ben bu­gün fiksim zaten. Birkaç el daha çeviriyoruz. Yat yokla­ması alınacak hadi uzayalım, diyoruz; kalkıyoruz, kahve­den çıkıyoruz.

Hava serin, tertemiz, sanki yağmur çilemiş, taş­ların çevresinde hafif bir ıslaklık var. Bir yerlerden hanı­meli ve iğde kokuları geliyor. Ellerimiz cepte yokuştan aşağı doğru iniyoruz, bir taraftan da hayati bir meseleyi tartışır gibi büyük bir ciddiyetle oyunun kritiğini yapıyo­ruz. Abi ben onu bunu bilmem, bu oyun şans işi, taş gel­medi mi ne kadar usta olursan ol hava, diyor Hasan Yıl­dız. Abi sen baştan okeyler geldiğinde bitecektin, diyor Bayram; ilk ellerde dönmeyeceksin abi, bu oyunun ku­ralı bu. İlk ellerde dönersen taşları kaçırırsın, ben sana söyleyeyim. Sigara çıkarın oğlum, diyor İrfan Ali, yurda girmeden bir daha tüttürelim. Bende nanay, diyor Hasan Yıldız, işaret parmağıyla çenesinin altına vuruyor. He­pimiz Bayram’a dönüyoruz çıkar len, diyor Hasan Yıl­dız. Varsa adiyim, diyor, ceplerininin astarını dışarı çı­karıyor, paçalarını kaldırıp çoraplarını gösteriyor. O za­man Gamlı Baykuş’tan tek alacağız başka yolu yok, diyo­ruz. Bozukları denkliyoruz, Gamlı Baykuş’un gamhane­sine doğru dönüyoruz. Hepsi bakkala giriyor, içimde her gün uzun saatler kahvede oturup çıktıktan sonra yaşadı­ğım değersizlik ve kirlenme hissi var, huzursuzum. Ben girmiyorum, bakkalın köşesindeki akasya ağacının altın­da bekliyorum. Saçlarımdan kuru bir tütün kokusu geli­yor. Karşı evin sarmaşıklarla kaplı verandasına bakıyo­rum, leylaklar da açmış. Serin, karanlık gecenin içinde verandada yanan ışık, içimi ferahlatıyor. Bir anda veran­dada oturan kızın bakışlarıyla karşılaşıyorum. Bakışın­dan ben sarmaşıklara, leylaklara bakarken de onun bana baktığını hissediyorum. Gözlerimi kaçırıyorum, bana mı bakıyor, şaşkınlıkla sağıma soluma bakıyorum. Dönüp yeniden gözlerini arıyorum, hala bakıyor, tanışıyormu­şuz gibi, hafifçe tebessüm ediyor sanki. Zaman duruyor. Bağrışarak bakkaldan çıkıyorlar, Gamlı Baykuş da arka­larından çıkıyor, bağrışmayın len gecenin yarısında, di­yor. Dingile bak, diyor Hasan Yıldız; uzun samsun isti­yoruz, kısa maltepe vermeye çalışıyor, neymiş açık pa­ket yokmuş. Sigaralarımızı yakmak için duruyoruz, elle­rim terlemiş, sigaramı yakarken dönüp bakıyorum, kız hala orada; sarmaşıkların, leylakların arasında serin, te­miz gecenin içinde, hareketsiz duruyor. Birkaç adım yü­rüyoruz, karşıdaki kız bana bakıyordu, diyorum. Hadi ya, deyip hepsi birden geri dönüp bakıyorlar. Ben de dö­nüp bakıyorum ama verandada kimsecikler yok. Sen ha­yal görmüşsündür, diyor Bayram Kara. Karşı evdeki sarı­şın yavru mu, nah bakar sana o kız, millet birbirini yiyor oğlum o kız için diyor, Hasan Yıldız. Şerefsizim, bakı­yordu, diyorum, siz bakkala girince uzun uzun kesiştik. Yurda gidince aynaya bir bak, diyor İrfan Ali; bir kahka­ha atıyor. Sonra bir anda deliriyoruz. Hep beraber Gamlı Baykuş’un dükkânına doğru dönüyor, bir ki üç deyip ho­hoho diye gülüyoruz, ardından bağıra bağıra MFÖ’nün “Vak the Rock” şarkısını söylüyoruz. Sigaralarımızın du­manını ince çizgiler halinde gökyüzüne doğru üflüyo­ruz. Sarhoş taklidi yapıyoruz, çığlıklar atıyoruz, duvar­ları tekmeliyoruz. O da arkadan küfrediyor, eliyle Allah belanızı versin, der gibi bir işaret yapıyor. Koşarak oku­lun bahçesine giriyoruz. Bu adam bize bir daha tek mek satmaz abicim, diyor, Bayram. Parayı gördü mü anası­nı bile satar, diyor İrfan Ali. Hohoho diye gülüşüyoruz gene. (Tüküreyim dünyanın çarkına anlamında özel bir gülüşme şekli bu.) Sigara çay, sigara çay; simit, poğaça, sigara çay; tost, tuvalet, içim dışıma çıktı, diyor, Bayram; birkaç kez derin derin çekip sigarasını atıp eziyor, dişle­rinin arasından tükürüyor, boşluğa doğru sövüyor.

Nöbetçi öğrenci kapıda, hadi hadi çabuk olun Bıçakçı yoklama almaya başladı, diyor. Bıçakçı mı, bak şimdi bak, şenliğe bak, diyor İrfan Ali. Nerde, diyor göz­leriyle işaret ediyor. İkinci katta, diyor nöbetçi öğrenci. Koşarak ikinci kata çıkıyoruz. Koridorun ortasında du­rup bağırıyoruz: Bıçaaak çek! Uluyarak koğuşlarımıza doğru dağılışıyoruz. Biraz sonra koridordan Bıçakçı’nın sesi geliyor: Hangi hayvan lan o bağıran, erkekse şura­ya karşıma çıksın!

Gri, çelik dolabımın kapağını açıyorum, göm­leğimi çıkarıyorum, sigara koku­yor, atletimi çıkarıyorum sigara ko­kuyor, etimi kokluyorum, sigara ko­kuyor. Midem ve ciğerlerim yanıyor, kulaklarımdan ateş çıkıyor. Üstümü değiştirip lavaboya gidiyorum, uzun uzun aynaya bakıyorum. Kafamı so­ğuk suyun altına tutuyorum. Yüzü­mü yıkıyorum. Dönüp yatağıma gi­riyorum, sağıma yatıyorum, yorganı başıma çekiyorum. Girenler çıkanlar var, yat yoklaması alınıyor, Bıçakçı tek tek yataklara bakıyor. Sonra ba­ğırıyor: Beyler, ışıklar sönsün!

Sahneyi başa alıyorum, serin bir esinti var, hava tertemiz, leylak­ların arasından sarı, kıvırcık saçla­rını, yemyeşil gözlerini görüyorum; bakışlarını içime dolduruyorum. Tı­kanır gibi oluyorum, kalp atışlarım değişiyor, bana ne oldu böyle? Sır­tüstü dönüyorum, kafamı yorganın dışına çıkarıyorum, ışıklar sönmüş, köşede iki kişi fısıldaşıyor, biri pen­cerenin yanında şakır şakır elma yi­yor, biri walkmenle müzik dinliyor, birinin ranzası gıcırdıyor, biri hor­luyor. Uyuyamıyorum, içimde dolu­dizgin koşan atlar var. Kalkıp koğuş­tan çıkıyorum, koridorun öbür ucu­na, evlerinin olduğu tarafa doğru, gi­diyorum. Başımı cama dayıyorum, iyice dayıyorum, evlerine doğru ba­kıyorum, bahçe duvarları boyunca uzanan servilerden neredeyse sokak bile görünmüyor. Huzurla dolu, ses­siz karanlık geceye uzun uzun bakı­yorum. Dönüp tekrar yatağa giriyo­rum, gözlerimi yumuyorum. Yüzü­nü yavaşça karanlık gecenin içine se­riyorum, tekrar tekrar bakıyorum, tebessüm ediyor. Sonra karanlık ge­cenin içinde yüzü yavaş yavaş dağılı­yor, her şey karanlığa gömülüyor. Bir kahvehane çöplüğü gibi bir yer; ma­saların arasında çaydanlıktan dökül­müş çaylar, sigara izmaritleri, gazoz kapakları, kırık çay bardakları, ıslan­mış adisyonlar, simit poğaça artıkla­rı… Tavanlar isle kaplı, her yer isle kaplı. Okey oynuyoruz, karşımda İr­fan Ali var, diğerlerinin yüzü yok, si­gara dumanından gözlerim yanıyor. Elimde çift okey var, dönüyorum, İr­fan Ali ıstakayı çeviriyor, pis pis gü­lüyor, parmaklarında taşları çeviri­yor, öğren de gel, diyor. Ama eksik bir şey var, bir şey eksik. Bu rüya mı gerçek mi? Doğrulup saate bakıyo­rum, üç buçuk. Kalkıp lavaboya doğ­ru gidiyorum. Işıktan gözlerim ka­maşıyor, şırıldayan çeşmeler var, or­talık leş gibi sidik kokuyor, gözleri­mi kısarak açmaya çalışıyorum. Şaşı­rıyorum, lavabonun öbür ucunda ay­nanın karşısında Bayram Kara var. Saçları elektriğe tutulmuş gibi, ay­naya iyice yaklaşmış, kanlı gözleri­ni ovuşturup duruyor. Şşşt, diye ses­leniyorum, irkiliyor, beni görünce o da şaşırıyor. N’oldu, hasta mısın, di­yorum. Kıpış kıpış gözlerini açmaya çalışıyor, ne hastası abi ya uyuyamı­yorum, diyor; kafamdaki şakırtı din­miyor, gözlerimi yumuyorum el teke dönüyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>