Söyleşi

İsmail Özen İle… (Hazırlayan: Mehmet Kahraman)

İsmail Özen İle…
“Göz Hizamızda Duran,Yaşayan Karakterleri Anlatmaya Çalışıyorum.”
Hazırlayan: Mehmet Kahraman

“Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzlerce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konuşurken dışarıdaki sesleri ya da yemek kokularını duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıyla görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum.”

Edebiyat yolculuğunuz nasıl başladı? İlkin bununla başlayalım isterseniz?

Edebiyat yolculuğum okumayı öğ­renmemle başladı. Okumayı öğren­diğimden beri bazı kitapları tekrar tekrar oku­dum, bazen sayfalarını açıp hayal kurdum, re­simlerini çizdim. Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gizemli tatların arayışı oldu hep. Çocuk­ken yemek yerken bile kitap okumaya çalışır­dım ve bu bazen evdekilerin canını sıkardı. Hâlâ da böyle devam ediyor. Edebiyattan aldığım gi­zemli dünyevi tadı başka şeylerden almıyorum.

İlk öykünüzün yayımlanmasından sonra uzun bir ara veriyorsunuz öyküye. Bu sürede okumalar devam ediyor, peki hiç mi öyküyü düşünmediniz? Bu süre nasıl geçti anlatır mısınız?

Aslında bu soruyu Abdullah Harmancı’yla yap­tığımız söyleşide cevaplamıştım ama atladığım bir şey vardı onu ilave edeyim. Dershanecilik ya­pıyorum. Yıllardır hafta içi hafta sonu, gece gün­düz durmaksızın çalıştım ve daha çok okuya­bilmek ve bana bazen çok uzak bir düş gibi ge­len yazarlık için işlerimin hafiflemesini bekle­dim. Bazen haftada etütler hariç elli saat derse girdim. Böylesine bir yoğunluk sadece okuma­ma yeterli olabiliyordu. Bu süre içinde hem yer­li edebiyatı hem de Batı edebiyatını durmaksı­zın okudum. Bir taraftan da Oğuz Atay’ın yaptığı gibi yazarların doğum tarihlerine ve ilk eserleri­nin yayımlandığı tarihlere hep baktım. İçlerinde U. Eco, J. Saramago gibi aktif yazarlık yaşamına kırkından sonra başlayan umut verici örnekler de vardı. Demek ki içimde yazma düşüncesi hep olmuş. Bir yazısında Cortazar, yazmak isteyen, içinde varsa yazar, diyordu. Unesco’da çevirmen olarak çalışırken çok yorgun olduğu zamanlarda bile iş dönüşü gece geç saatlere kadar çalıştığı­nı yazıyordu. Benzer bir şeyi Hasan Ali Toptaş’ta da okumuştum. Mesaisinden sonra yazının ba­şına oturup gece yarılarına kadar yazı yazdığı­nı ve annesinin onun bu durumuna üzüldüğü­nü söylüyordu bir yazısında. Ben de böyle güçlü bir yazma isteği ya da hırsı hiç olmadı ama böy­le şeyler zaman zaman yazmam gerektiğini ha­tırlattı bana. Ama işte bütün bunlar olup biter­ken kırkı geçmişim, bu kadar zaman nasıl gelip geçivermiş, hiç anlayamadım.

Öykü sizde nasıl doğuyor ve nasıl yazıyorsunuz, diye sorsak.

Aslında her öykü farklı şekillerde doğdu. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor bir kerede olduk­ları gibi çıkıp geldiler. Birçoğunda kafamda­ki farklı fotoğrafları bir araya getirip bir kurguya dönüştürdüm. Hiçbiri anlatıldığı şekilde yaşan­madı. Karda Derin İzler’ibirkaç cümlelik bir ga­zete haberinden esinlenerek yazdım. Ama her hâlükârda öykü içime bir tohum gibi düşüyor ve farkında olmasam bile içimde onu yoğurup du­ruyorum. Vakti gelince de filizlenip çıkıyor. En sıkıcı ve en zor yanı da masa başında cümlele­ri yeniden ve yeniden düzenlemek. Bunları söy­lerken Tolstoy aklıma geldi. İki bin sayfalık “Sa­vaş ve Barış”ı sekiz kez yazmış. Üstelik kes, yapış­tır, kopyala yok. Bu nasıl bir yazma, yaşama hırsı, havsalam almıyor.

Öykülerinizde iki farklı dünya dikkati çekiyor; çocukluk ve orta yaş. Çocuklar daha toplumsal iken yaş ilerledikçe insan kendini toplumdan yalıtıp yalnızlaşıyor galiba. Ne dersiniz, gerçekte de böyle mi, yoksa öyküye yansıyan taraf mı bu?

Her zaman geniş bir arkadaş çevrem oldu aslın­da. Ama daha çok arkadaşlarım beni aradı gali­ba ve üniversite yıllarından itibaren daha fazla içe kapanmaya başladım. Benim yalnızlığım in­sanlardan kendini yalıtma biçiminde değil. Böy­le bir yalnızlığı istemem. Kimse benle konuşmu­yorsa dershanede etüt salonunda yüzlerce öğ­rencinin arasında ya da bir istasyonda yalnızım­dır. İstediğim de budur aslında. İnsan ihtiyacı kadar konuşunca susmalı ve birlikte otururken birbirimizi yalnız bırakabilmeliyiz.

Öykülerdeki yalnızlığa gelince aslında çocuk­luk öykülerinde de yalnızlık var. Mesela Öğle­den Sonra adlı öyküde çocuğun “çocukça his­settiği yalnızlık” önemli bir epizottu. Uzun, Eski Bir Kasım’da, anlatılan birçok şey yanında dükkânında yapayalnız oturan bir adamın hü­zün dolu yalnızlığı var. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor’da ergenler tam manasıyla toplumsal­laşmış görünüyor. Ama ergenler hep öyledir za­ten.

Mekânlar daha çok yaşadığınız yerler; Balıkesir, Konya, İstanbul. Mekânların veya şehirlerin öykülerinizdeki karşılığı nedir?

Öykülerde gerçek mekânların kullanılması­nı seviyorum. Öykülerde betimlenen gerçek mekânlar benim için düşsel bir boyut kazanı­yor. Abdullah Harmancı öykülerini biraz da bu­nun için severim. Hatta bu yüzden Konyalı oldu­ğu halde Sabahattin Ali’nin Konya’da geçen öy­külerini yahut Beş Şehir’in Konya ile ilgili bölü­münü okumayanlar beni her zaman şaşırtmış­tır. İrlanda’da olsaydım Mr. Bloom’un Ulysess’te roman boyunca dolaştığı mekânları ben de do­laşmak isterdim. Umberto Eco Foucalt Sarkacı’nı yazarken aylarca Paris sokaklarında dolaştı­ğını, Önceki Günün Adası’nı yazarken Pasifik Okyanus’una gittiğini yazıyor. Tolstoy’un sava­şın yapıldığı yerlerde aylarca karda kışta at koş­turması ve daha birçok yazarın benzer çabaları mekânların öyküde, romanda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Eşyanın, mekânın da bir ruhu vardır ve  bu ruhun yansıtılması önem­lidir. Bunun İstanbul, Konya yahut başka bir yer olması çok da önemli değildir.

Öyküleriniz yaşanmışlık ve hatırlayış temelinde yükseliyor, geçmişin/hatıraların öykünüz üzerindeki etkisinden söz edebilir miyiz?

Louis Ferdinand Celine değer taşıyan tek hikâye bedelini ödediğinizdir, diyor. Yani yaşadığınız ve derdini çektiğinizdir, demek istiyor. Öykülerimin okuyana bir yaşanmışlık hissi vermesini isterim. Bunun için ayrıntılar üzerinde çok çalışıyorum. Geçmişin, hatıraların öyküm üzerindeki etkisi­ne gelince, Çehov’a Avrupa gezisi esnasında bir yazar dostu, izlenimlerini yazmasını istediğinde Çehov, böyle bir yazıyı ancak anılarına dayana­rak Rusya’da yazabileceğini, yaşadıklarını belle­ğinin süzgecinden geçirerek yazabildiğini söy­lüyor. Bu, birçok yazar için böyledir. Yaşadıkları­mızı zihnimizde büyülü hale getiren aradan ge­çen zamandır.

Öte yandan hatıraları öyküleştirmek her zaman bir risk taşır. Çünkü sizin hatırlamakla bile nos­taljik bir keyif aldığınız şey başkaları için çeki­ci olmayabilir. Kocaman bir bütünün bir parça­sını yazıya döküyorsunuzdur yani anlattıklarını­zı tamamlayan bir bütün vardır zihninizde. Fakat okuyan için durum farklıdır. Yazdıklarınız bu bütünlüğü yansıtmıyor olabilir. Bunun yanında duygusallık batağına saplanma riski de vardır. Bu tür metinlerin okunaklılığını azaltan en bü­yük risk de bu, yani duygusallık, anlattıklarını­za duyduğunuz sevgi, yakınlık. Bu tür öykülerde duygusal mesafeyi korumak gerekiyor. Özlem, anımsadığımız olaylara sevgiyle yaklaşma riski­ni ortaya çıkarır ki bu başkalarına sevimsiz ge­lecektir. Duygusallığın anlatıldığı değil hissetti­rildiği bir anlatım biçimini tercih etmek gereki­yor sanırım. Bu anlamda güzel anıların kötü öy­külere dönüştüğü pek çok örnek var edebiya­tımızda. Çünkü kısa öykünün kendine özgü bir mimarisi, kendi içinde tutarlı bir kurgusunun ol­ması gerekli.

Çocukluk dönemi öykülerinde o zamanın şartlarını çok iyi yansıtmışsınız. Bu öykülerden çağ okuması yapabilir miyiz? Ve ayrıca, bu dönemi anlatırken kaynaklardan mı yararlandınız, yoksa tamamen hatıralardan mı?

Abim çocukluğumuzdan bahsederken hafıza­mın çok iyi olduğunu söyler sık sık. Kafamda yetmişlerin sonu, seksenlerin başına dair büyük, siyah-beyaz fotoğraf albümleri var. Gaz varilleri,nalbantlar, gazetelerden yapılmış kesekâğıtları, üzerinde Hacivat-Karagöz’deki tiplerin olduğu kibrit kutuları, ağzına kadar dolu video izlenen kahveler, tüp kuyrukları, filmler vs. pek çok fo­toğraf var içinde. Değerleri hızla tüketen, dün­yayı tek tipleştiren modernizm yangınından kendim için bir şeyler kurtarmaya çalıştım bu öyküleri yazarken. Diğer taraftan her edebi eser anlatıldığı dönemin karakteristik özelliklerini yansıtmalı bence. Eski dönemlere, örneğin Os­manlılara ilişkin bu tür metinler olsaydı onlarla daha kolay bağ kurabilir, onları daha iyi anlardık diye düşünüyorum.

Peki, son dönem öykülerde gözlenen hatıralar hakkında ne söylersiniz?

Genel olarak böyle bir araştırmam yok fakat -ha­tıra kelimesiyle de ne kadar uyuşur bilmiyo­rum- bu tarz belirli bir dönemin ruhunu yansı­tan öyküler var. Mesela Mahir Ünsal Eriş’in iki ki­tabı da seksenlerin ruhunu yansıtmakta çok ba­şarılı. Ayfer Tunç’un Memleket Hikâyeleri, Cemil Kavukçu’nun pek çok öyküsü, bir öykü kitabı gibi okuduğum Ercan Kesal’ın Peri Gazozu olay­ların geçtiği dönemin atmosferini iyi yansıtan metinler. Bunu aslında kültür tarihi ve toplum bilim açısından da önemli buluyorum.

 Öykülerinizde duyu organlarını belirgin bir şekilde kullanıyorsunuz, özellikle koklama duyusunu. Duyguların oluşumuyla duyu organları arasında nasıl bir bağlantı var sizce?

Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzler­ce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konu­şurken dışardaki sesleri ya da yemek kokuları­nı duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıy­la görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla öykü kişilerimin algıları açık. Ayrıca koklama du­yum ve koku hafızam çok iyidir. Kokladığım par­fümleri unutmam hatta bazılarının içeriğini ay­rıştırabilirim. Her mevsimin, her havanın, her şehrin kendine özgü kokusunu alırım. Hele hele ülkelerin kokusu çok farklıdır. Geçmişi anımsa­mada kokular, görüntüler kadar önemlidir be­nim için. Koku alma duyusunun beynin hafızala­rı ve duyguları kontrol ettiği bölgeye bağlı oldu­ğunu, bu yüzden tanıdık kokuların bizi duygu­sal olarak etkilediğini okumuştum bir yerlerde.

Dil oyunları görülmüyor öykülerinizde. Dil, duygu, öykü desek?

Dil oyunları yok, dil hassasiyeti var öykülerimde. Ne kadar becerebiliyorum bilmiyorum ama an­latmak istediğimi tam verebilmek ya da tam is­tediğim etkiyi oluşturabilmek için çok uğraşıyo­rum dille. Kelimeleri değiştirdiğinizde veya iki üç kelimelik bir cümleyi çıkarttığınızda birçok öykünün mimari yapısı bozulacaktır. Mesela He­mingway öykülerinde de dikkatsiz bir okuma­nın göremeyeceği müthiş bir dil işçiliği ve mi­mari yapı vardır. Bu yüzden bazıları onların ko­lay öyküler olduğunu düşünür. Öyle düşünen yazar arkadaşlara benzer bir öykü yazmayı de­nemelerini öneririm. Evet, son derece sade, yap­macıksız ama hedefi tam on ikiden vuran yük­lü bir dille yazmaya çalışıyorum. Öyküde iyi se­çilmiş sözcükler olduklarından daha büyük bir güç taşır. Sorunun diğer kısmına gelince öykü­de duyguları betimlemeyi sevmiyorum. Kahra­manların davranışları ve diyaloglarıyla iç dün­yalarını yansıtmayı seviyorum. Aslında gerçek hayatta da böyleyizdir, duygularımızı anlatma­yı sevmeyiz çoğu zaman ama bir biçimde bun­lar davranışlarımıza ve konuşmalarımıza yansır. Adamın bir yakını ölmüştür, acı içindedir, duy­gularını betimlemez ama biz onun oturuşun­dan, çay içişinden ve bakışlarından içindeki acı­nın büyüklüğünü anlarız. Hayatın asıl dokunak­lı yanı da budur.

“Arap Muharrem”de bir soru var, çocukça ve ancak bir çocuk böyle bir soru sorabilir. “Abi, sen nasıl böyle oldun?” Bir öykücü olarak size soralım bu soruyu. İnsan niye böyle olur? Ve öykücü bu oluşu nasıl görür?

Aslında o öyküde dolaylı bir biçimde verme­ye çalıştığım mesaj da buydu. Edebiyatta za­man zaman işlenen bir konu bu. Mesela Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla adlı romanında suçlu olanın yalnızca katiller değil, bütün toplum ol­duğu ima edilir. Bu öyküde de Arap Muharrem durup dururken ortaya çıkmış bir tip değildir, onu ortaya çıkaran çevresi ve toplumsal şartlar­dır. Lisedeyken ergenliğimizi anlamayan ve bizi zıvanadan çıkaran sözde eğitimciler vardı. Bu öyküyü onlar için yazdım biraz da.

İki öykünüzde içsel bir sorgulayış dikkati çekiyor: “Beşiktaş-Fenerbahçe Maçını Nasıl İzledim” ve “Karda Derin İzler”; ikisinde de Müslümanca bir sorgulayış var. Özellikle ilkinde bir çelişkiyle birlikte yaşanıyor bu sorgulayış. İnanç ve hayat ekseninde nerede durur öykücü İsmail Özen.

Bu sorgulamanın sadece Müslümanlara özgü olmadığını düşünüyorum. Hangi dine mensup olursa olsun, başına bir musibet isabet ettiğin­de böyle bir sorgulama yahut pişmanlık hissi ya­şar insan, diye düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’de afakta ve enfüste ayetlerimiz vardır, dileyen iman etsin, dileyen küfür, meyanında ayetler var. Allah yarattığı kulu başıboş bırakmaz. Otuz yaş, kırk yaş sendromu denilen şeylerin enfüste­ki ayetlerden olduğuna inanıyorum. Bu fıtri bir şey yani. Fakat benim öykü karakterlerim Müs­lüman olduğu için böyle bir sorgulamayı, tenef­füs ettiği İslami değerleri temel alarak yapıyor belki. Ben sadece ayna tutuyorum onların bu durumlarına. Herhangi bir mesaj vermeye çalış­mıyorum. İsteyen istediğini alır.

Abdullah Harmancı ile yaptığınız bir söyleşide şöyle söylüyorsunuz: “Sürekli eleştirmeyi bir emniyetsizlik ve şükürsüzlük olarak da okuyabiliriz.” Bu açıdan bakıldığında öykülerinizde eleştiri, serzeniş, bunalım halleri yok. Ciddi anlamda çatışma görmüyoruz. Bu durum şükürsüzlük penceresinden mi okumalıyız? Ve bununla ilintili olarak; yazmak da bi nevi şükür müdür?

Bunalımlı bir karakterin gerçekliğini yansıtmak istediğimde bunalım, eleştiri olabilir öykülerim­de. Ama benim gerçekliğim böyle değil, mut­lu veya mutsuz olmanın şükür ve şükürsüzlükle, kanaatkârlıkla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Mümin olmak kalple ilişkilidir ve kalbi olanın hüznü vardır; bunalımları, anlamsız anlam ara­yışları filan değil. Yazmak şükür müdür bilmiyo­rum ama yaptığımız işi iyi yapmamız da bir nevi şükürdür. Tabii ki burada niyet de önemlidir.

Son sorumuz bundan sonrası için olsun. İsmail Özen öyküsü adına bundan sonrası için ne söylersiniz?

Bilemiyorum, elimde yazmak için uğraştığım pek çok öykü var. Becerebilir miyim bilmiyorum ama ilk kitaptan sonra daha iyilerini yazmak için uğraşıyorum.

Başlık: öykülerimde dil oyunları yok ama dil has­sasiyeti var.

Ya da: Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gi­zemli tatların arayışı oldu hep.

Etiketler
Devamı

Mehmet Kahraman

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker