Kitaplık

İsmail Özen – “Mümkün Öykülerin En İyisi” Üzerine Birkaç Not

İsmail Özen – “Mümkün Öykülerin En İyisi” Üzerine Birkaç Not

Mümkün Öykülerin En İyisi” Aykut Ertuğrul’un ikinci ki­tabı. “Mümkün Öykülerin En İyisi” ironik, çağrışımlara açık, ilk bakışta oldukça id­dialı gibi görünen bir isim. Ancak “mümkün” ke­limesi bu iddiayı yumuşatıyor, imkânların deği­şebilirliğini de (yani hali hazırda yapabildiğimin en iyisi) çağrıştırıyor. Ayrıca ilk okumada anla­dığımız gibi olsaydı Ertuğrul, kendi yazacakları­nı da bu kitabın düzeyiyle sınırlamış olurdu her­halde.

İlk kitabı “Keyfekader Kahvesi” ile kıyaslandı­ğında bu kitaptaki öykülerde Ertuğrul’un ge­rek teknik gerekse dil bağlamında daha bir “güven”le yazdığı söylenebilir. Bunun yanın­da ikinci kitabında deneysele, postmodern ya­zın tekniklerine daha çok yer verdiğini düşüne­biliriz.

İki bölümden oluşan kitapta birinci bölümde on bir, ikinci bölümde on üç, toplamda yirmi dört kısa öykü -bazıları kısa kısa öykü- var. Öyküler konu, teknik ve üslup açısından büyük bir çe­şitlilik arz ediyor. Eser postmodernizmin nere­deyse bütün özelliklerini yansıtıyor. Bu anlam­da postmodernizm anlatan biri için örnek me­tin olarak kullanılabilir. Özellikle ikinci bölüm­deki öykülerde öykünün yazılması sürecinin öykü kurgusuna dâhil edilmesi, metinlerarası­lık, ironi, pastişler, kolajlama, ucu açık imgesel-çağrışımsal dil gibi postmodern yazın teknikle­ri başarıyla uygulanmış. Bu bölümdeki öyküler­de genel bir bakışla Borges izleklerinin, Calvino deneyciliğinin geleneksel İslami motiflerle -İs­lami bir bakış açısıyla- harmanlandığı söylene­bilir. Daha çok Borges metinlerinde gördüğü­müz pastiş ve metinlerarasılık Ertuğrul’un pek çok öyküsünde tematik bir karşılık bulmuş. Öy­külerde Borges, Dosteyevski, Çehov, Kafka, Ni­ etczhe, Oğuz Atay, Marguez, Mevlana, İsmet Özel, Gülten Akın gibi yazarlara, şairlere doğru­dan veya dolaylı pek çok gönderme var. Bu bağ­lamda hep söylenegeldiği gibi belirgin bir Bor­ges etkisinden söz edilebilir Ertuğrul öykülerin­de. Fakat Borges’in mesafeli, soğuk üslubu yok Ertuğrul’un öykülerinde. Canlı, hareketli, zaman zaman mizah çeşnisi katılmış coşkulu bir üslup; neşeli, deli dolu bir anlatıcı var öykülerde. Bel­ki de bu yüzden deneysel metinlere mesafeli bir okur olmama rağmen öyküleri keyifle okudum diyebilirim.

Bu arada şunun da ilave edilmesi gerekiyor sa­nırım: Öykülerde yukarıda bahsettiğim gönder­melerin dışında sözgelimi Kafka, Borges, Dos­teyevski metinlerindeki izleklerin ironik bir dil­le bir hakikat arayışı bağlamında sorgulanması da sözkonusu.

Yukarıda da kısmen değindiğim gibi genel bir bakışla Ertuğrul’un öykülerinin modern yaşa­mın, modern zihinlerin kaotik yapısının İslami motiflerle İslami bir bakış açısıyla sorgulandığı bir anlam ve sükunet arayışı olduğu söylenebi­lir. Bu anlamda Ertuğrul öykülerini “düşünce”nin hatta incelikli düşüncelerin şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Öyküler başlıklarından kahraman­ların isimlerine, seçilen kelimelere kadar ancak anlaşıldığında anlam kazanabilecek incelikli dü­şüncelerle örülmüş. Genel itibariyle dil de ger­çekliği yansıtan bir yapıda değil, düşünceyle kurgulanan gerçekliği yansıtan bir yapıda. Daha doğru bir ifadeyle dille inşa edilen bir gerçeklik söz konusu birçok öyküde.

Öykülerin en dikkat çekici yanlarından biri de konuları. Sadece biçimsel arayışlar bağlamın­da değil, konu olarak da Türk öyküsünde daha önce rastlamadığımız oldukça özgün öyküler bunlar. Mesela zamanın izafiliği, yazınsal me­tinlerin estetizmi, insanın kendi yokluğu üzeri­ne düşünmesi gibi ilginç konular ( acayip şeyler) var kitapta.

Bu genel değerlendirmelerden sonra seçtiğim birkaç öyküye biraz daha yakından bakabiliriz.

İlk bölümdeki öyküler “Merhamet” ve “Rüya” ha­riç, daha çok güncel siyasi meseleler etrafında şekillenen öyküler. “Merhamet” ve “Rüya” biraz önce sözünü ettiğim tarzda bir düşüncenin şe­killendirdiği, hatta okuyanda yeni düşünsel açı­lımlara kapı aralayabilecek tarzda öyküler. Me­sela “Merhamet” adlı öyküde bir bebeğin doğu­mu, kıyamet ve ölüm anlatılarak başlanıyor, do­layısıyla yaşamla ölümün iç içeliği, “hayatın an­lamının doğumla değil ölümle başladığı” im­leniyor. Adının “Merhamet” konması da öykü­yü tamamlayan bir unsur olarak dikkati çekiyor ve öykü yaradılış ile ilgili felsefi açılımlara kapı aralıyor. Benzer bir biçimde “Rüya” adlı öykü de mitlere ya da İslam geleneğine yeni yorumlar getirmeye çalışan bir metin olarak dikkati çeki­yor.

Hayatın görünmeyen yanlarına daha doğrusu sokakta gördüğümüz insanların ilk bakışta ola­ğanmış gibi görünen hayatlarına -dibi görün­meyen karanlık kuyulara- derinlikli bir ayna tu­tan ilk öykü “Kuyudakiler” birinci bölümün en başarılı öykülerinden. Daha bu ilk öyküde, öykü­yü yazan yazarın da öykü kurgusuna dâhil edil­mesi postmodern bir metinle karşı karşıya oldu­ğumuzu hissettiriyor. Bu ilk öykünün kurgusu, anlatımı ve tekniği itibariyle ikinci bölümdeki öykülere daha yakın durduğunu söylenebilir.

Anlatımının güzelliğine, dilinin kusursuzluğuna rağmen bir şehit annesini anlatan “Kâğıt” ilk bö­lümdeki öykülerin en zayıfı. Yaşasın Ritim, Sus­kunluk da bu tarz öykülerden. Yazma sorum­luluğu ya da mesaj verme kaygısıyla yazıldığı­nı düşündüğüm bu öyküler; sağlam, inandırıcı bir kurgudan yoksun gibi geldi bana. “Suskun­luk adlı öyküden anlatmaya çalıştığımı belirgin­leştiren küçücük bir ayrıntı: “Öteki kadın cam kenarında oturanı sakinleştirmeye çalışıyordu güya…” (S. 41) Koyu yazdığım “güya” kelimesi yazarın taraflı tutumunu ortaya koyuyor, öykü­nün inandırıcılığını zedeliyor. Bu taraflı tutum ve inandırıcılık sorunu da öykünün mesajını yaza­rın istediği biçimde almamızı engelliyor. “Nefes Kontrolü” de ilk bölümdeki güncel, siyasi mese­leleri deşen, küçürek öykülerden ancak sözgeli­mi “Kâğıt”taki malüliyet -sahicilik sorunu- bu öy­küde yok. Hatta ilk bölümün en başarılı öyküsü “Nefes Kontrolü” diyebilirim.

Özellikle ikinci bölümdeki öyküleri çok ufuk açı­cı bulduğumu söylemeliyim. Modern zaman­ların ve modern zihinlerin kaosunu, kıyameti­ni nefis bir okunaklılıkla yansıtan “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” öyküye yeni başlayanlar için de yazma olanakları adına oldukça öğretici.

“Kırmızı Pazartesi” öyküsünde, kurgunun ger­çekliği ve gerçekdışılığı bağlamında yazınsal metinlerin estetizmine -“Kırmızı Pazartesi”yi okumazsak Santiego Nasar ölmez- gönderme yapılmış. Bu öykü de düşüncenin kurguya yan­sıtılabilmesi bağlamında oldukça başarılı.

“Atiye’nin Ölüleri” zamanın izafiliğini anlatan bir öykü. Ölüler ve dirileri tek bir anın içinde buluş­turan öykü, aslında hükmün verildiğini ve he­pimizin ölü olduğunu anlatıyor. Bana “…Şüp­hesiz ki Rabbinin katında bir gün, sizin saymak­ta olduklarınızdan bin sene gibidir.” (Hacc-47) ve “Melekler ve (insana bahşedilmiş olan) ruh O’na bir günde yükselir, uzunluğu elli bin yıl gibi sü­ren bir günde.” (Mearic-4) ayetlerini anımsattı.

Kardeş katlini anlatan “Adımlar” adlı öykü kitap­ta en beğendiğim öykülerden biri oldu. Konu­sunun sıra dışılığı; kısalığına rağmen basit, sade cümlelerle iki kardeşin karakterlerini ortaya ko­yabilmesi ve anlatılmak isteneni bire bir -ne ek­sik ne fazla- yansıtan doğru kelimelerin seçil­mesi öyküyü başarılı kılan etmenler olarak göze çarpıyor. Öyküyü oluşturan unsurların “ölçü”sü üzerine konuşmak isteseydim herhalde bu öy­küyü örnek metin olarak seçerdim.

Kendisinin yok olma ihtimalini, yaratılmamış olma ihtimalini başkalarının yokluğu üzerinden yansıtan “Yok Kimse Yok” adlı öykü de yine ko­nusunun özgünlüğüyle dikkati çekiyor. Ayrıca modern insanın kafa karışıklığını ve varlığını ne­ler üzerinden anlamlandırmaya çalıştığını yan­sıtıyor öykü.

“Son Anahtar ve Başka İhtimaller” öyküsünde, öykünün nasıl yazıldığını okurken bir taraftan da “şey”lerin ve ihtimallerin sonsuzluğunu dü­şünüyoruz. Bana, Lokman Suresinin 27. ayeti­ni çağrıştırdı bu öykü. “Yeryüzündeki ağaçlar ka­lem, denizler mürekkep olsa, bunlar gibi yedi kat daha deniz olsa yine Allah’ın kelimeleri bit­mezdi.”

“Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Bel­ge” anlattıklarının yanı sıra -kitaptaki pek çok öykü gibi- ucu açıklığı ve çağrıştırdıklarıyla da değer kazanıyor. Totalitarizm, medeniyetin taşı­yıcısı olan dil, hafıza, aşk üzerine şekillenen bu öykü harf inkılabının dolaylı bir eleştirisi olarak da okunabilir.

Bunlar ilk okumada aldığım notlar. Seçtiğim metinlerde öyküleri şekillendiren düşünsel arka planı ve öykülerin beslendiği kaynakları da gös­termeye çalıştım. Daha kapsamlı bir okuma ve araştırmayla öykülerin beslendiği kaynakları ve ardındaki düşünceleri ortaya koyan, daha isa­betli, daha derinlikli yorumlar, tahliller yapılabi­lir. Yukarıda da söylediğim gibi hem biçimsel arayışları hem de konularının özgünlüğü sebe­biyle genç öykü yazarları tarafından önemsen­mesi, takip edilmesi gereken bir öykücü Ertuğ­rul. Beni Aykut Ertuğrul’un yazdıklarından çok yapmak istedikleri, arayışı heyecanlandırdı diye­bilirim. Öyküleri okumak benim için de öyküy­le neler yapılabileceği konusunda çok bilgilen­dirici, ufuk açıcı oldu. Sonuç olarak hali hazırda mümkün öykülerin en iyisi bunlar olsa da Aykut Ertuğrul gibi çok yönlü bir yazardan -gerek oku­ma yelpazesinin genişliği gerekse öyküdeki ara­yışı bağlamında- bu kitaptaki öykülerden çok daha iyilerini bekleyebiliriz. Çünkü sanatta daha iyisi her zaman vardır ama belki de bu hiçbir za­man yazılamayacak olandır.

Etiketler
Devamı

İsmail Özen

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker