İsmail Özen – Öğleden Sonra

İsmail Özen – Öğleden Sonra

En iyi çocukluk arkadaşıma, abime

 

“…bunu hatırlar görenler şimdi seni ben de hatırlarım ama usul usul tok atlar otlakta gibi, akşama daha çok var gibi sonra unuturum bunu, başka şeyleri unuturum anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum

yalnız bir sincabım belki gömdüğü cevizlerine küsen…’’ (Ahmet Murat, Bir Şey Kalır)

 

Kitapları beline sokup gömleğini üzerine indiriyorsun, bu şekilde hiç belli olmuyor; sonra küçük kitap kolisini divanın altına, en köşeye, kuru, kalın tahta kokularının arasına, örümceklerin ve tespih böceklerinin yaşadığı o karanlık köşeye doğru itiyorsun. Baban bu divanın altına giremez. Bir süre odanın daracık penceresinden giren sarı ışığın altında sessizce dikiliyorsun, ne yapacağını bilemezmiş gibi. Kesik kesik nefes alıyorsun, tedirginlik sivri ucuyla içinde bir yerlere batıyor. Kapıyı hafifçe aralayıp tekrar bakıyorsun, sonunda sofraya baban da oturmuş; kocaman, kalın parmaklı, kaba elleri ekmek dilimlerini okşuyor; ekmek, babanın ellerine yakışır; bunu düşünüyorsun, odadan çıkarken, belli belirsiz. Olağan davranmaya çalışarak girişteki askıdan gocuğunu alıp giyiyorsun. Dönüp bakınca babanla göz göze geliyorsun, bakışlarında sizi birbirinizden daha da uzaklaştıran karanlık bir perde var. Yüzünde hoşnutsuz bir kıpırdanma oluyor, homurdanıyor, ne dediği belli değil. Zaten çoğu zaman homurdanır, sadece homurdanır, onun yerine annen konuşur. “Nereye oğlum, bu yağmurda çamurda?” diyor. “Hiç, buralardayım.” deyip çıkıyorsun, sesin çatallanıyor. Taşlıkta istiflenmiş, yosunlu meşe odunlarının rutubetli, mantarımsı kokusunu içine çekiyorsun; şimdi rahatsın, özgürsün.

 

Ellerini ceplerine sokup ayağınla ağır, demir kapıyı itiyorsun; gıcırdayarak açılıyor. O solgun, sarı yağmur kaç gündür yağıyor. Çok yalnızsın, bunu şimdi karnının, sırtına doğru, içinde soğuk bir yer var, orada hissediyorsun; yağmurun serinliği oraya değiyor, ıslanmış kuru otların ve sararmış incir yapraklarının keskin kokusu oraya değiyor, bunu hissediyorsun. Yolun alt tarafındaki bozulmuş bahçelere, kurumuş fasulye hereklerine, ayna gibi parlayan durgun suyun içindeki lahanalara, çit boyunca uzanan bal kabaklarının çürümüş yapraklarına bakıyorsun, bir eşek hiç kıpırdamadan duruyor, derisinden buharlar çıkıyor. Sonra koşmaya başlıyorsun, çizmelerinle su birikintilerine basmayı seviyorsun. Ünite dergilerinde de eğik çizgiler halinde yağan yağmurun altında paltoları, çizmeleri ve ellerinde şemsiyeleriyle koşuşan kadınlar, çocuklar, yerlerde su birikintileri, uçuşan yapraklar, pazarda ayva alan yaşlı bir kadın ve göç eden leylekler vardı. Sonbahar ve kış önce ünite dergilerine gelir. Ana caddeye çıkınca kaldırımlardan, çatıların altından yürüyorsun. Başını kaldırıp her gün okuduğun levhayı bir kez daha okuyorsun: Selahattin Elmas, Emek li Mahkeme Zabıt Kâtibi, Dava İcra İşleri Takip Bürosu. Yağmur hızlanıyor, Çarşı Camii’nin altındaki pasaja girip geniş camında “Gameda” yazan dükkânın önünde duruyorsun. Burası kasabanın, içini yakan bir özlemle anımsadığın, hiç gitmediğin gizemli, uzak ülkelere, uzak şehirlere, başka hayatlara açılan kapısı senin için. İçeriden başını döndüren, büyüleyici bir koku geliyor. Vitrinde yeni kitaplar var: “Judas”, “Kalleş”, “ Seni Öldürmeye Geldim”, “Tay Yayınları”, “Her Kitap Tam Bir Macera”. Eline alıp okşamak, koklamak isterdin ama paran yok. Suâvi, içeride üst dudaklarını örten kalın bıyıklarının altında oturuyor, pipo içiyor. Solcuların en başta geleniymiş, kızıl komünistmiş, dayın öyle diyor. Sevmediği herkese “komünist” deyip sövüp sayıyor. Uzun uzun yüzüne bakıyorsun, onu dayınlardan ayıran farkı görmeye çalışıyorsun. Solcuymuş, bu sende belirsiz bir tedirginliğe yol açıyor. Boynunu biraz daha uzatıp başını cama iyice dayıyorsun, o da başını çevirip sana doğru bakıyor, gülümsüyor; bakışlarını kaçırıyorsun. Bembeyaz yüzü, alnından, kaşlarının ortasına doğru inen iki derin çizgi var. Yarın abimle salyangoz toplamaya gidersem bu kitapları alabilirim, diye geçiriyorsun içinden. Gümbür gümbür atan kalbinin bir parçasını orada bırakıp boş dükkânların karanlık vitrinlerinde yansıyan yüzüne bakarak arka caddeye çıkıyorsun.

Yağmur hâlâ yağıyor. Dar, çamurlu sokaklar, alçak evler, yosun tutmuş oluklu kiremitler, yanık odun kokusu.    Eski sinemanın önünden geçip Nalbantlar Yokuşu’nu koşarak iniyorsun. Yanından bağırarak öfkeli bir kamyon geçiyor. Hamam Çeşmesi’nin köşesini dönüyorsun; taş döşeli yol, aşınmış merdivenler, el şeklinde pirinç tokmak. Çekinerek birkaç kez tıklatıyorsun. Sessizlik. Sırtını kapıya doğru dönüyorsun, sessizlik büyüyor, görünmez bir el dünyanın sesini yavaş yavaş kısıyor sanki. Ta sokağın ucunda, marangozun sundurmasının altında, bir çocuk tek başına bilye oynuyor; içinde çok soğuk, ıslak bir yer var, adlandıramıyorsun, çok yalnızsın; bunu şimdi bir kez daha hissediyorsun. Kimsenin fark etmediği küçücük bir solucan gibisin. Sesler yeniden yavaşça yükseliyor; boşlukta kırılan, dağılan, boğuk, hüzünlü bir kahkaha. Kapı açılıyor, Evcil’in annesi, Ziraat Bankasında çalışıyor, utanıyorsun. “Oğlum, Şener, kapıya bak, Cemal, arkadaşın.” Okulda arkadaşların ona “Evcil” diyor. Okul dışında evden çıkmasına izin verilmiyor. Sahanlıkta ferforje parmaklıklara dayanıp bekliyorsun. “Ugh, ulu Manitu yeni kitaplar mı getirdin?” diyerek kapıya çıkıyor. Kumral, kıvırcık saçlarını ve solgun yüzünü de getirmiş. Muhallebi çocuğu. Arkasından kız kardeşi de geliyor. Kocaman, sıcacık bakışlar… Kitapları belinden çıkarıyorsun, Evcil, kaşlarını kaldırmış, yüzünde derin bir şaşkınlık.

“Sülalemin bütün bıyıklıları adına, kitapları neden beline koyuyorsun?” diyor; incecik, kırılgan sesiyle.

“Islanmasın diye.”

“Jeriko, Teksas, Tom Braks. “Jeriko’yu, hiç okumadım, güzel mi, çok kavgalı mı?” diye soruyor.

“Çok güzel, çok kavgalı.” diyorsun; kapaktaki kızıl yüzlü, seyrek, sarı saçlı adamı göstererek; işte, Jeriko bu, Kızılderilileri seviyor.”

“Ugh beyaz adam kitaplarımı çok beğenecek.” deyip içeri giriyor. Kocaman, sıcacık bakışlar üzerinde. Çatlamış, kabuklu ellerini bir yerlere saklamak istiyorsun; ne kadar kirlisin. Nereye bakacağını bilemiyorsun. Kitapları karıştırıyor. “Ben en çok Tenten’i seviyorum, Tenten’i ve o küçük, sevimli köpeğini.” diyor, gülümseyerek. Krem gibi kokuyor; ela gözlerinin içinde ufacık, yeşil kırıntılar var. Minik, şirin bir tırtıl karnının ortasından kalbine doğru yürüyor.

“Bak, babam Bursa’dan almış.” diyerek geliyor Evcil, büyük boy bir ‘Bonanza’yı gösteriyor. Babası almış, oğluna gâvur kitapları alan bir baba. Birkaç kitap ve Milliyet Çocuk dergisinin son sayısını alıp kendi kitaplarını bırakıyorsun. Evcil, hayranlıkla yüzüne bakıyor; onun gözünde bir kahraman gibisin, istediğin zaman dışarı çıkabiliyorsun, sen sokakların çocuğusun. Kitapları beline sokup çıkıyorsun, için coşkuyla doluyor. Hızla yürüyorsun, yok yürümüyorsun, yine koşuyorsun, yürümek bazen sıkıcı oluyor. Kulübün bahçesindeki dut ağacının üzerinde kargalar var. Kargalar kötü kuşlar değil. Aa, bir at arabası, ne güzel, atları görünce hep durup bakarsın; yumuşacık, akışkan sesler; tıklik klik, tıklik klik. Kitapların hâlâ belinde, ne güzel, bunu hatırlayınca belinden vücuduna doğru tatlı bir sıcaklık yayılıyor, için ısınıyor. Yeniden koşmaya başlıyorsun, arkanda seni takip eden Kızılderililer var; karla kaplı ormanlar, donmuş nehirler, kurtların ağaçların geniş gövdelerinde yankılanan ulumaları… Nefes nefesesin; işte, şurada küçük, ahşap bir kulübe var; bacasından dumanlar çıkıyor, içi sıcacıktır, kapıyı itiyorsun. Baban taşlıkta, odunların arasında bir şeyler aranıyor. Bedenin terden sırılsıklam, telaşla belindeki kitapları yokluyorsun, düzeltiyorsun, gocuğunun düğmelerini ilikliyorsun. Seni görünce doğruluyor, sinirli gibi görünüyor, yüzü seğiriyor.

“Nerelerdesin ulan, beline kadar çamura batmışsın?” diye bağırıyor.

“Buralardaydım,” diye geveliyorsun. Buralardaydı işte, senin küçük, akıllı oğlun. “Bak bakayım, şu odunların arasına, çakmağım düştü, bulamıyorum.” Gömlek cebine koyarsan tabii ki düşer, sigaran da düşer, çakmağın da. Kitapları göğsüne doğru itiyorsun, tam eğilemiyorsun, çömelip ellerini odunların arasında gezdiriyorsun. Dönüp baştan aşağı seni süzüyor. “İt!” diye tıslıyor, dudaklarının arasından. Yağmur suları şakaklarından aşağı doğru akıyor. Burnunu çekiyorsun. Çakmak makmak yok canına yandığımın. O da eğiliyor, elleri odunların arasında geziniyor, hırıltılı nefesini duyuyorsun. Doğrulduğunda kitapların ikisi ayaklarının dibine düşüyor. Eğilip kitapları alıyor, taş gibi, kaskatısın.

“Vay, vay, vay, demek bundan eğilemiyormuş, ulan it! Sana kaç kere söyledim el âlemin gâvur kitaplarını okuma diye, ne öğreniyorsun bunlardan! Nerden buluyorsun lan bunları, nerden buluyorsun! ‘Anarşit’ mi olacaksın oğlum sen?” Böğürüyor, kaç gündür biriktirdiği öfkesini kusuyor. Göğsünden sertçe itiyor, odunların üzerine doğru sırtüstü yıkılıyorsun. Ne yapacağını bilemiyor, kitapları yere atıyor, çamurlu ayaklarıyla eziyor. “Baba, ne olur, kitaplar benim değil, hemen şimdi geri götürürüm.” diye yalvarıyorsun. Hızını alamıyor, baltayı kapıp geliyor bir yerlerden ve kütüğün üzerinde doğruyor zavallı kitaplarını. Kapıları çarparak eve giriyorsun. Dünyaya küstün, kimseyi görmek istemiyorsun, arka odaya geçiyorsun. Alnını soğuk cama dayıyorsun, ağlayarak yağmura, camdan süzülen damlalara bakıyorsun. Hava sapsarı. Karşı tepedeki meşe korusu hafif bir sise bürünmüş, o küçük meşe korusunda Çizmeli Kedi var, kurtlar, tilkiler, yaban kazları var, devler ve padişahlar var, şatolar var, Külkedisi var, Tarkan, Ursula ve Büyücü Goşha da orada, bekliyorsun, bir gün kar yağdığında, “Kurdun Dostluğu” hikâyesindeki kurt, bembeyaz karların içinden çıkıp gelecek, pencerenin önünde mavi bir ışığın içinde, sevgiyle gülümseyerek, yumuşacık, sımsıcak tüyleri…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>