Öykü

M. Fatih Kutlubay – Ne Bir Damla Kan Ne De Bir Başka İz

M. Fatih Kutlubay – Ne Bir Damla Kan Ne De Bir Başka İz

Bir ömür harap oldu, ağlamak bana düşer”
Bergen

Çırak, dükkânın önünü sulayıp süpürdükten sonra iskemleyi altına çekiyor. Sabah sigarası vakti. “Ulan pırıl pırıl oldu şerefsizim.” diye geçiyor içinden. Dükkânı açtıktan sonra içeride ne var ne yok, önce hepsini bir güzel dışarı çıkarır. Sandalyeler, masalar, ayaklı küllükler. Camları ve pencere pervazlarını baştan sona siler. Çayı demlemeden tezgâhı temizler. Bardakları paklar. E ne de olsa Jilet Tevfik’in kahvesi burası, Ferit de onun çırağı. “Her şey bir ev kadar temiz olmalı.” der Tevfik Bey. Buraya gelen adamın çoğu kopuktur ama hepsi de evindeki temizliği bekler. “Çay bardaklarını geceden sirkeye yatırdın mı Ferit?” “Evet Beyefendi.” “Pervazları Arap sabunu ile sildin mi?” “Sildim Efendim.” “Çaydanlığı limontuzu ile kaynattın mı?” “Ayıpsın Usta yapmaz mıyım?” Tevfik Bey, usta lafından hiç haz etmez. Ferit’in kafasına bir tane geçirir. “Ne ustası piç kurusu, senden büyük ayıp mı olur. Şu masaları sil bir daha, her tarafı çay lekesi.” Tevfik Beyin dediklerini bitamam yapmak için sabah ezandan sonra, çok sürmez açar dükkânı Ferit. Bir saatte bal dök yala. Sonrasında ilk çayla Karaköy Poğaçası gömer, arkasından sigara.

Sigarası bitince iskemleden doğrulup Küçüksaat tarafına bakıyor Ferit. Tevfik Bey elinde cevizden bastonu, yakasında ipek mendili, ayağında siyah beyaz rugan potinleri ile esnafı selamlayarak geliyor. Haza beyefendidir Tevfik Bey. Kendisine usta dedirtmez. Efendim biz hangi zanaatı öğretmişiz ki usta olalım, geçiniz. Bey kâfi der. Selamlaşma sonrası neşesi yerinde. “Günaydın evlat.” diye gülerek selamlıyor Ferit’i. “Günaydın Tevfik Bey.” Tevfik Bey, dükkânı bir güzel süzüyor. Masasına geçip oturduysa temizlikten memnun demektir. Ferit, kahvesini hazırlayıp koyuyor önüne. Dumanı üstünde kahveden höpürtederek bir yudum alıyor. “Radyoyu aç bakalım genç adam.” Ferit, bir cızırtı ile uyanan radyoyu açıyor.  Radyodan dükkâna sabah gazelleri dökülüyor. Tevfik Bey mest olmuş, her şey istediği gibi. Gazeller dolarken kahveye Bakliyatçı Kadir görünüyor. “Tevfik Bey hayırlı sabahlar olsun.” diye dalıyor. Elindeki bezle alnından yanağına dökülen terleri siliyor bir yandan. “Hayırlı sabahlar Kadir Beyciğim fakat erken başlamışsınız terlemeye. Daha güneşin tepemize dikilmesine çok var.” diye gülüyor Tevfik Bey. Kadir, Tevfik Beyin şakasına yarı dudak bir gülüyor. “Efendim gece neler olmuş neler duydunuz mu?” Tevfik Bey birden ciddileşiyor. “Nedir Efendim, malumatım yok.” diyor. Kadir, elindeki bezle alnını, yüzünü silmeye devam ediyor. Anlatmadan önce Ferit’ten bir bardak su istiyor. İçince terlemesi durur gibi oluyor. Anlatmaya koyuluyor. “At Arabacı Naim, Kristalpalas’ta ölü bulunmuş.” Tevfik Bey’in yüzü değişiyor. Kaşının birisini kaldırıp kahvesinden bir yudum daha alıyor. “Nasıl olmuş, kim yapmış?” “Dün gece olmuş. Polisler henüz bir şey bulamamış, tahkikatı sürüyormuş. Günahı boynuna kadın atmış diyorlar otele.” “E neymiş nasıl olmuş peki?” diye ısrarlıyor Tevfik Bey. Kadir sabah dedikodusunu koyuyor orta yere. “Odacı Hayri’yi bilirsiniz otelde çalışan. Hani şu Darendeli çocuk canım, bizim hemşehri olur.” Tevfik Bey, hatırladım gibisinden kafa sallıyor. “O anlattı az evvel. Gece yanında hafif meşrep bir kadınla girmiş otele bu. Kadın yürüyen Marilyn Monroe diyor Hayri. Saçlar, tırnaklar, gözler.” Kadını tarif ederken güzel bir şey anlatanlara has bir edayla kafasını sallıyor sağa sola. Sonra toparlıyor. “Neyse iyi bir süite yerleşmiş bunlar. Odacılara da rahatsız etmeyin demiş Naim. Sonrasını kadından duymuş Hayri. Kadın banyoya girmiş çıktığında bizimki, yüzükoyun yatıyormuş yatakta. Ne bir damla kan ne de başka bir iz. İlk tetkiki yapan hekim, kalp krizi gibi duruyor, fakat feth-i meyitten sonra kesin olarak anlaşılır demiş. Kart herif, tekleyen kalbinle zamparalık senin neyine.” diye göbek hoplatarak gülmeye başlıyor Kadir. Ama karşısında Tevfik Bey’i ciddi bulunca toparlıyor. “Efendim ben de haberi alınca size gelip söyleyeyim dedim. Evvelki hukukunuzu biliriz Naim’le. Olayı benden duyun istedim.” “Teşekkürler, ince düşünceniz için.” diyor Tevfik Bey. Sonra susuyor. Kadir, Tevfik Bey’i çok iyi tanır. O sustuysa sohbet bitmiş demektir. “E bana müsaade o halde. Başkaca bir malumat edinirsem arz ederim Efendim.” Tevfik Bey usuldan kafa sallıyor. Kadir, Tevfik Bey’i yerden selamlayıp çıkıyor.

Gün boyu kahvede at arabacının zamparalık uğrunda öldüğü konuşuluyor. Gelen bire bin katıyor. Bin olan bin bir yapıp gidiyor. Kahveye gelenlerin çoğu kabadayı eskisi, bitirim tayfası. Tevfik Bey de eski kabadayılardan. Tabi böyle haza beyefendiden bir kabadayı çıkarmak zor. Ama öyle. Tevfik Bey, bırakmış gerçi o işleri hapisten çıktıktan sonra. Hapis yolu da Rum Mehmet’in kebapçısına tebelleş olan haraççıların tozunu alayım derken görünmüş. Ocaktan aldığı kızgın şişi heriflerden birinin karnına geçirmiş. Etraftakiler arazi tabi. Hemen polise haber etmişler. Karakol, ifade, mahkeme derken yirmi yedi sene almış Tevfik Bey. Yarısını yatınca af çıkmış. Dışarı çıkınca da bırakmış kabadayılık işlerini. Gerçi bırakmasa ne. Akranlarının yarısı ya hapiste ya dışarıda ölmüş, kalan yarısı da bırakmışlar o dalgayı kendilerini işe güce vermişler. Öncesinde de kibar bir adammış Tevfik Bey.  Kız Tevfik derlermiş arkasından. Bir gün bu lakapla seslenen bir herifi iyice dövüp, Taş Köprüden Seyhan’a yuvarlamış. Nehir denize dökülmeden kendini karaya zor atabilmiş adam. Titizliği deseniz keza öyle. Kabadayıyken eline deri bir eldiven giyer, karşısındakine öyle sallarmış sustalıyı. Yanında bir mendil. Devamlı bıçağını aynalarmış. Hapse girdikten sonra da bu titizliği hastalık olmuş. Anlayacağınız Tevfik Bey, ehli kalem görünümlü bir kabadayı eskisi. Sonra bu kahveyi açmış işte. Kahvesi de kabadayı eskilerinin, bitirim artıklarının durağı. Akşama kadar ağzınca dolu. Tevfik Bey, Ferit’e işaret ediyor oturduğu yerden. Ferit, boşları topluyor. Kahveler, çaylar, oraletler derken akşam oluyor. Tevfik Bey, yatsı ezanından sonra çıkıyor. O çıkınca Ferit, kafasını uzatıp Bakliyatçı Kadir’in dükkâna bakıyor. Halâ açık. Soluğu Kadir’in yanında alıyor. “Selamün Aleyküm.” “Aleyküm Selam Ferit hayırdır?” diyor Kadir. “Kadir Abi sabahtan beri fırsat kolluyorum yanına gelmek için. Tevfik Bey, çıkar çıkmaz geldim. Abi nedir bu at arabacı mevzusu? Bizim Tevfik Bey ile hukuku ne bu herifin?” Kadir,  önce yav canım olmuş bitmiş mevzular, deşeleme dese de dayanamıyor. Ağzı laf dolu herifin. Döküyor ne varsa.

“Bizim bu Tevfik Bey’in bir ağabeyi vardı. Kenan. Derviş Kenan derler. Ağzı var dili yok bir genç. Gerek olmadı mı konuşmazdı. Mecbur kalmadı mı mevzuya girmez. Eli ayağı düzgün bir delikanlı. Yakışıklıydı da hani. Façası temiz. Babası ilkokulu bitirince Kenan’ı Tuz Handa bir kumaşçı dükkânına vermiş. Hem esnaflık öğrensin hem de eline iki kuruş para geçsin diye. Kenan, bir hafta gitmiş sonrası yok. Gitmezlik etmeye başlamış. Yapamamış esnaflığı anlayacağın. Başka birkaç iş daha denemiş ama yok. Dikiş tutmamış Kenan’ın kumaşı. Delikanlı bıyığı ter atınca Asfalt Ömer’in kahvesine gelip gitmeye başlamış. Derken kabadayılar tayfasına adını yazdırmış. Ufaktan başlamış bitirimlik ayağı. Kenan kavgada var, faça almada var,  adam indirmede var. Ömer’in adamları ile esnafları dolaşmaya çıkmış bir gün. Tuz Hana gelmiş. Babasının bir zamanlar çalışsın diye yanına verdiği kumaşçının dükkâna takılmış gözü. Kumaşçı içeride yok. İçeri girmiş. Dükkânın arkasındaki odada eski ustası. Dürzü herif çırağı sıkıştırmış, orasını burasını mıncıklarmış sabinin. Tabi Kenan biliyormuş herifin ne bok olduğunu. Çocuğu dışarı çıkarmış. Yalnız kalınca herifin maslahatını kesip eline vermiş. Kumaşçıyı bulduklarında bir oda dolusu kanlı kumaş toplarının içerisinde yatıyormuş. Neyse sorup soruşturulunca bu işi Kenan’ın yaptığı anlaşılmış tabi. Kenan kaçmış sonra. Toros’a çıkmış. Yaylaya.  Ayda bir şehre geceleri gelip ana babasını, kardeşlerini görürmüş. Sonra tekrar yaylanın yoluna. Bir gün kumaşçının oğlu fark etmiş Kenan’ın gece gelişlerini. Bir gece şehre girerken takip etmiş. Kayalıbağ’da sokak arasında kıstırmış. Yanındaki adamlardan birisine yaptırmış işini. Adamlar, altıpatları boşaltmış Kenan’ın üzerine. İşte kumaşçının oğlu, bu At arabacı Naim’in ta kendisi. Sonra Kenan ile Tevfik Bey’in ana babası, bu işin kan davasına dönmesinden korkmuşlar. Yemin almışlar Tevfik Bey’den. Büyük yemin hem de. Naim’in bu olayda parmağı varsa da Allah’a versin hesabını. Biz bir evlat daha veremeyiz bu ovanın toprağına demişler.” Kadir, lafın burasında duruyor. Saate bakıyor. “Ulan Ferit Oğlan, lafa tuttun, saati kaç ettik senin yüzünden.  Avrattan azar yiyeceğiz yine.”

Kadir, dışarıdaki nohut çuvalını yüklenip içeri alırken Ferit, dükkâna doğru yürüyor. Bir at arabası geçiyor yanından. Üstünde Şan Sinemasının kartelâsı. Arabacı çocuk; “Türkan Şoray, Altın Koza Film Şenliği sebebiyle şehrimize gelecektir.” diye haber veriyor çarşıya. At arabası arkasında terli at kokusu bırakarak uzaklaşıyor. Kendinden geçmiş ampuller aydınlatıyor Küçüksaate çıkan yolu. Yolun hemen karşısında, Kristalpalasın önünden geçiyor Ferit. Otel değil burası Reis-i Cumhur Köşkü. Koca bir avize sallanıyor girişinde. Avizenin her bir taşı, içindeki ışığı kaldırıma yayıyor. Ferit kafasını kaldırıp yukarı doğru bakıyor, odalardan yalnız birinin ışıkları açık. Koca otel halâ dünkü kâbusu yaşıyor. Dükkâna varıyor. Masa, sandalye, bardak, demlik ne varsa topluyor. Darabaya asılacakken bir kadın yanaşıyor yanına. Başında bir eşarp, gözünde yüzünün yarısını kaplayan bir gözlük. “Tevfik Bey nerede?” diye sessizce soruyor. Ferit, tanımaya çalışır gözlerle bakıyor. “Yok, burada yok.” diyebiliyor ancak. “Siz kimsiniz” demek sonradan aklına geliyor. Kadın, “İçeri girmem lazım acil bir mesele var da” diyor. Bunu derken davet beklemeden dalıyor kahveye. Ferit de arkasından girip ışıkları açıyor. “Tevfik Bey’e acilen ulaşmam gerek.” diye tekrarlıyor kadın. Evini soruyor.  Ferit kadına güvenemiyor. Niye güvensin? “Ben” diyor “Size Tevfik Bey’in evine kadar eşlik edebilirim.” Kadın kabul ediyor. Başka şansı da yok zaten. Ferit, büyük bir şangırtıyla darabayı indirip dükkânı kapatıyor. Ara sokaklardan geçerek nehre doğru çıkıyorlar. Seyhan, ilk doğduğu kaynağın temizliğinde akıyor. Nehrin yanındaki yoldan Hükümet Konağına doğru yürüyorlar. Kadın yola çıktıklarından beri dönüp dönüp arkasına bakıyor. Tevfik Bey’in evi Kız Lisesinin çaprazında. Nehre bakan üç katlı bir konağın ikinci katı. Ferit, kadına aşağıda beklemesini söylüyor. Yukarı çıkıp kapıyı çalıyor. Bir iki üç. Açan yok. Meraklanıyor iyice. Tevfik Bey’in yemeğini, temizliğini yapan bir yardımcısı var. O geliyor aklına. Evi birkaç sokak arkada. Aynı hızla yürüyüp kadının evine varıyorlar. Yardımcı kadın, Tevfik Bey’in bu akşam kendisinden yemek yapmasını istemediğini, gece de dışarıda kalacağını söylüyor. Bir otelde kalacakmış. Çarşıda. “Kristalpalas mı?” diyor Ferit. “Bilmem ki oğlum.” diyor. Geldikleri yoldan dönüyorlar çarşıya. Sokakların tenhalığı artmış. Kadın Ferit’in sık adımlarına zor yetişiyor. Ferit arada durup beklemek zorunda kalıyor. Cumbalı evlerin arasından en kısa yolu bulup çarşıya varıyorlar. Kristalpalasta hala tek bir odanın lambası yanıyor. Lobideki görevliye Tevfik Bey’i tarif ediyorlar. Adam, zaten otelin boş olduğunu, tek müşterinin de tarif ettikleri kişi olduğunu söylüyor. Oda numarasını öğrenip çıkıyorlar yukarı. Kapı açık. İçeri giriyorlar. Tevfik Bey, yatağın üzerinde yüzükoyun yatıyor. Üzerinde zehir yeşili bir röpdoşambır. Yüzünde keyifli bir gülümseme. Ferit, nabzına bakıyor. Yok. Etrafta ne bir damla kan ne de başka bir iz. Yalnız küçük bir cam şişe Tevfik Beyin elinde. Kadın birden “Ne yapacağım şimdi ben?” diyerek bağırıp ağlamaya başlıyor. Elinde tuttuğu şişeyi gösteriyor Ferit’e. Şişenin aynısı Tevfik Bey’in avuçlarında. Kadın eşarbını, gözlüğünü çıkarıyor ağlarken. Uçuk sarı saçları, kırmızı ruju ve yanağındaki beni ile kadın yürüyen Marilyn Monroe.

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı