Dede DosyasıDosya

M. Zeki Saka – Dedemin Saati

M. Zeki Saka – Dedemin Saati

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır…”
A. Hamdi Tanpınar

Yaşanmış Zaman Numunesi: Alet ve Eşya”

Her neslin bir icadı olur. Bu icat bir numunedir önce, belki müzelik. Sonra numunenin adedi çok geçmez kendiliğinden çoğalır. Hep yeniyi değilse de her yeniyi isteyen muhakkak vardır. Miktarı, kim oldukları az çok bellidir. Geçer bir kabule göre ilk kullanıcılar, evvela muktedirler, yüksek devlet erkânı, kendi muhitinin güçlü eşrafı olacaktır. Geride kalanlar için biraz merak konusu; “acayip bir şey”, biraz imrenme; “bizi bulmaz ki”, biraz da “ne gerek var, lüzumsuz bir şey” meselesidir. Gâvur icatlığı… O başka mesele. El yakacaktır, ateş pahasıdır. Sonra usul usul yaygınlaşacaktır. Nasıl yaygınlaştığı iktisadın, içtimaiyatın meselesi, tafsilatı gereksizdir. Çeşitleri çıkmıştır çünkü, her keseye uygun olanları vardır. Günü gelmiş, artık zaruret olmuştur. İnsanın hayatına yerleşmiş ve mukim olmuştur. Bundan sonra icat değil belki bir makine ama en çok da eşyadır. Ve insan bir kez daha asrını yakalamıştır.

Saat de böyledir. Benzer bir hikâyeden geçmiştir. Düzeltmeliyim, saat, hikâyeyi geçirmiştir. Kendini hep bilmiştir. Varsa eşyada izzet-i nefis, o saat için geçerlidir. O, olup bitene, her şeye tanıklık etmiştir. Yüzyıllardır vardır çünkü. Ama vaktini beklemiştir. Çünkü, demini kolladığı vakit, sıra ona gelince ağır işlemiştir. Zaman, değil mecazi, kelimenin her anlamıyla ağır işlemiştir. Her şeyden her nesneden farkını kendi belirlemiştir. Kendi vaktini beklerken, kaydını kendi tutmuştur. Bu yönüyle saat, kendi günlüğünü, kendi tarihini yazmış bir vakanüvisttir. Her makine dedik ya eşya, insan bir defa çalışmakla, hep çalışmak hünerini belki en çok saatte görmüştür.

İşte saat, büyük dedemin kendi zamanıyla kurduğu bağdır. Daha ötesi yoktur. Ötesine imkânı da eşya çeşidinde ihtimal de yoktur. Vakıa saat, devrinin icadı değildi. Ama dedem için o devirde yaşamanın belki de alamet-i farikasıydı.

Saat dedemin. Dedem dediğim, büyük dedem, babamın dedesi. Kaç yılında verildiği belli olmayan “Nüfus Hüviyet Cüzdanı”nda, dedemin siyah beyaz fotoğrafından başka kendine ait hiçbir bilgi yoktur. İsmi dahi yazılmamıştır. İç sayfasında, “İş bu cüzdan otuz iki sayfadır” diye belirtilen nüfus hüviyet cüzdanı, küçük bir kitap, risale görünümündedir. Fotoğrafın olduğu sayfada, nüfus müdürlüğüne ait iki mühürden ve el yazısı ile yazılmış il ibaresinden başka bir de iki rakam vardır. Rakamlar dosya ya da kayıt numaraları olmalıdır. Dolma kalemle yazılmışlardır. Mürekkep izi gözle seçilebilmektedir.1

(Dedem Halil SAKA’ ya ait Nüfus Hüviyet Cüzdanı’nın İç Kısmı )

Devletin vatandaşı ile kurduğu bağın her veçhesini bu cüzdanda görmek mümkündür. Devlet bir erkekten beklentilerinin ve ona ait bilgilerin hemen hepsini bu cüzdana sığdırmış gibidir. “Medeni ve şahsi ahvalindeki tebeddülat”, “Yer değiştirme vak’alarının yazılacak yeri” “İlk yoklama sütunu”, ”Son yoklama sütunu”, “Celbi sevk ve bedeli nakti hanesi”, “Muvazzaflık devrine”, “Zat maaşı kaydı”, her birinin ayrı sayfası ve kayıt sütunları düşünülmüştür. Adının soyadının bile yazılmadığı adam belli ki fotoğrafından tanınacaktır.

Babam kendi dedesinden ötesini ismen bilir ancak. Babası da öyle. Babamın yine görüp elini öptüğü bir dedesi var. Dedemin o da yok. Seferberlik2 yıllarıdır çünkü. Savaş gideni geri göndermemiştir. Dönenlerse ciğerinde bir hastalıkla geri dönmüştür. Tifüs, kolera, sıtma, verem, veba3… Daha doğrusu hep veba. En çok onun adı duyulur, en çok ondan korkulurmuş. Yaşına, boyuna bakmadan eli silah tutan her erkeği gözünü kestiren seferberlik, bütün erkekleri kendinde toplarmış. Ne ki öksürük artar, hırıltılar duyulur olur, ter boncuk olur alından dökülürmüş ya, işte o vakit adamı geri gönderirlermiş. Sanki giden yedeğinde götürmüştür hastalığı. Sanki geri döndüğünde iyileşecekmiş gibi. İnsandan başka malzemesi olmayan bir ordu belki de kendi sıhhatini böyle koruyordur. Yapılmış mıdır muhasebesi? Yoksa ölüm soluyan adamı namlunun ucuna sürmekten daha kolay ne var! Seferberlik zaten ölmeye gidilen yer, gideni kim geri gelir diye beklemiş4.

Benim hem babamın hem annemin dede ve babaanneleriyle beraber büyümek gibi bir talihim oldu. Birçok insan için bırakın talih olmayı, hiçbir ehemmiyet kesbetmeyecek bu durum ancak yaşanıldıktan çok sonra takdir edilebilecek bir haldir. Her halin taşınamaz ve devredilemez hususiyetleri vardır. Bende o halden ne gibi hususiyetler vardır bilemem. İnsan yaşarken demi, her şeyden anı anına bir tecrübe damıtamıyor. Çok az şeyi o anda gerçekleştiği vadide devşirebiliyoruz. Belki deha, bunu hallediyordur.

Zaman, onlarca hadisenin, insanın, ilişkinin ve onlara ait isimlerin, silüetlerin, gölgelerin ve hislerin geçtiği bir sahne, bir haritadır. Bu haritada asıl olan, olup biten her şeyin onda tecessüm etmiş olmasıdır. Herkese yetiyor olmakla bu sahne bir mucizedir. Herkesi kendi uhdesinde toplayan bu sahne yine herkesi kendi bir aradalığında ama kendi dünyasında yaşatır. O yüzden aynı anda bir sürü zaman vardır. Ben, büyük dedelerimle yaşarken bunu az çok duyumsardım. Aynı yaşıyorduk evet, yaş farkımız çoktu. Ama bir aradaydık. Benim çocuk halimle geçen zaman onlara nasıl değerdi. Yaşamak kabil oldu ama sormak bu günlere kaldı.

Dedim ya ben, hem babamın hem de annemin dedesini ve babaannesini gördüm. Babamın anne tarafından dedesi ile üvey anneannesini de gördüm. Görmek dediğim, beraber yaşamak. Otursam anlatacağım anılarım var. Çok değil belki. Çok olması da mümkün değil zaten. Hemen her günü birbirini tamamlayan bu insanlar, her günü ayrı bir macera olarak yaşamaz, her lahzaya farklı bir haleti ruhiye düşürmezler. Bu insanlar için yaşamak zaruretlerle örülü bir kanaviçedir. Vazifedir. Hakkıyla yerine getirilmesi gereken, hesabı olan bir vazifedir. Yaşamak vazifesinin, desenlerini Takdiri ilahinin ördüğü bu kanaviçenin, rengi de rengin tonu da az çok bellidir. Çünkü kendini atiye taşımanın gerekçesini bu günde aramıştır. Bu günün hakkını vermek evvela bir tekrar, sonra o tekrarda gayret ve en çok da sabırdır. Desenlere rengini verecek olan zamandır. Her bir desen kendi rengini, kendi kıvamını zamanla bulacaktır. En nihayetinde zaman, Allah’ındır.

III.

Dedem saatini üzerinden hiç eksik etmezdi. Kıyafetine göre taşıma şekli değişse de hep yanında bulundururdu. Cepken yelek giydiğinde, saatin zincirini göğüs hizasına yakın bir düğmeye iliştirir, saati yeleğinin sağ cebinde taşırdı. Bu kullanım şekli herkeste aynıydı. Cepken yelek giymediği günlerde saat mütemadiyen kılıfıyla sağ cebinde olurdu. Beline, pantolonunun kemer kulpuna iliştirir miydi, hatırlamıyorum. Ama eşyaya ne olursa olsun ehemmiyet veren bu insanlar saati öyle başıboş pantolon cebine salmayacaklardır.

Altın ziynet bilinip ancak kadınlar tarafından kola takıldığı günlerde, saat, münasip bir zincirle soldan sağa doğru takılırdı. Saat taşımak erkek işiydi. Kadınlar için gereksiz değildi. Lakin günün her demini kıymetli bilen bu kadınlar için zaman idrak düzleminde iyi bilinir, güneşin en küçük hareketinden kolaylıkla tahmin edilirdi. Günün her anını, zamanın her dilimini bir işle sonra başka bir işle ören bu kadınlar için saatin kaç olduğunu bilmek mesele değildi. Asıl olan vaktin geçmemesiydi. Tahmin edilen süreden daha uzun süren bir işin, ön öngörülmemiş bir gecikmenin ya da küçük bir talihsizliğin, ihmalin koca bir günü nereye savuracağını bilirlerdi. Kadınlar saat gibi işlerdi. Vaktin kıymetini bilmek saatin kaç dediğini bilmekten yeğdi.

Saat taşımak, zamanı saatten bilmek evet bir gereklilikti. Lakin bir de temkin ve tedbirdi. Zamanı, güneşe bakıp da tahmin etmek kadın erkek fark etmez, bu insanlar için zor değildi. Güneşe bakarlar, aldığı şekli, kat ettiği mesafeyi görürler ve beş on dakikalık farkla saati tahmin ederlerdi. Gece herkesin kendinindi, en çok o izafiydi. Zamanı değil vakti kollarlardı. Zamanı, namaz vakitleri belirlerdi. “Vakit girdi” ya da “Vakit çıktı” diyen bu insanlar ezan sesini aramazlardı. Ezanı duymak sonraların âdeti olacaktı. Omurgasını ibadetin belirlediği bir günün bereketi en çok yokluk günlerinde bilinirdi. Önce semaya bakıp, sonra saate bakan bu insanlar biraz da kendilerini teyit ederlerdi. Temkin teyidin gerekçesi, tedbir her şeyin sebebiydi. Zira zaman çabuk geçerdi.

Dedem gibi adamlar saate bakacak olduklarında, usulca sağ elin üç parmağı diklemesine sağ cebe sokulur, elindeki cımbızıyla bir yaranın kabuğunu kanatmamak üzere tutan bir cerrahın hassasiyetiyle saat, kılıfıyla beraber yukarıya doğru çekilirdi. Sağ elin parmakları üzerinde yatay duran saat, yine sağ elin parmakları marifetiyle hafifçe yoklanır ve duyumsanırdı. Dışarıdan gören biri için henüz yapıldığı vehmedilen bu fiil sanki ilk defa gerçekleştiriyormuş gibi yapılırdı. Varlığını bildiği, bir eşyası değil de bir organı addettiği bu yuvarlak metal gövdeyi, Karadeniz’in eski insanı, sürurun zirvesindeyken bile sahip olduğu vakarla, dünyalık bir nesneye sahip olmanın verdiği, varsa huzurla ama en çok şükür ve minnetle, bir kadife saç misali yeniden okşardı. Kurma kulpundan zarifçe tutulan saatin kılıfı, sol ele emanet edilirken, sağ elin içine, avuç ayasına iyice yerleştirilirdi. Avuç hafif yumuk tutulur, ele kavis verilir, saatin düşmemesi için çevresine etten set çekilirdi. Saat hakikaten kıymetliydi. Yabancısı olmadığı bu elde saat, bir iki kımıldamayla sahip olduğu yeri kolay bulurdu. Acelesiz ama çabuk yerleşirdi. Komik görünür, fıkralık manzaradır, avuç içindeki saate başı eğmek suretiyle bakılırdı. Mahrem mesafenin de yakınından bakılan saate, bir de baş ve saatin bu sefer karşılıklı bir ayrılmanın neticesinde tekrar bakılırdı. Bu saate bakmak mıdır, saatle bakışmak mıdır, kestirilemez. Saat sahibi saate, ait olduğu elden, sahibinden yani bizzat kendinden rızasını sorar gibidir. Eşyanın hakkını bilmek burada başlar layık-ı veçhile kullanmakla devam eder. Sonra bir kaçamak bakış daha atılır saate. Helaline bile uzun uzun bakmanın çok hususi anlarda mümkün olduğu bu memlekette, ne olursa olsun her hangi bir şeye bakarken müddeti kaçırmak evvela ar meselesidir. Sonrası görgü. Saatin kurma kulpu, baş ve işaret parmaklarıyla, müşfik bir babanın hatta daha çok bir öğretmenin sırf merhametinden, alacağını bu kadarıyla da alır bildiği bir çocuğun kulak memesini tutuşu gibi tutulurdu. Elindekini bilmek, kendini de bildirmek için tutulan kulp, sağdan sola, soldan sağa kısa bir istikamet çizer ve bu durum en çok güvercin doyurmak için parmak uçlarında nimet ufalamaya benzerdi. Vakti, periyodu pek olmayan bu işlemde ne ki metal çarklar tamam olur, kulp hafif yollu direnir, işte o vakit saat kurulmuş olurdu. Kurulmuş saat hiç tekletmediği, fasıla vermeksizin devam ettiği vazifesine bu küçük müdahale ile daha bir coşarak devam ederdi. En büyük desteği, teşviklerin en yücesini birinci elden almıştır. Kendini ilk andan itibaren saran eller şimdi onu dikkatin ve rikkatin alışılmış ama boşa çıkmamış haliyle kılıfına yerleştirecektir. Saat, kundağından memnun her bebek gibi girdiği kılıfın içine girecek, kendini yerine koyan elin bir de cebi dışından yoklamasını bekleyecektir. Alışkanlıklarında bile ihtimam sahibi olan bu eski adamlar sanki saatin bekleyişini duyumsar gibi davranırlar ve kılıfıyla beraber sağ ceplerine yerleştirdikleri saatlerini bir de cebin dışından dokunmakla, belki okşamakla yoklama ihtiyacı hissederlerdi. Sahip olunan eşya, o eşya ile kurulan hukuk ve yine o eşyaya ilişkin şekillenen alışkanlıklar demeti her iki taraf için bir sadakat duygusu oluştururdu. Belki biraz da bu sadakatin gereği, çok sonraları bile bu adamlar kol saati takma gereğini hiç duymamışlardır.

Dedemin saatine ilişkin hatırladığım son şey, vefatından sonra saatin nereye saklandığıydı. Saklandı kelimesi mübalağa hatta yakışıksız oldu. Koydukları yer desem kâfi gelir, hakkını teslim etmiş olurum. Fakat aradan geçen onca yıla rağmen görmemişken, bırak sağını solunu kurcalamayı yerinde mi değil mi diye şöyle bir bakıp yoklamamışken bile hafızamdaki yerinde ve bırakıldığı şekliyle bulunmasını nasıl anlayabilirim. Saklanmış olmasını unutulmuş olmasına tercih ederim. Geçen yıl biraderime5 söylemiştim yerini;

“ Köydeki evde, misafir odasında, büfenin sağ üst çekmecesinde. Aynı çekmecede birkaç tane siyah beyaz fotoğraf, düğün fotoğrafları, bir iki tane de asker mektubu vardır. Onlar kalsın, ilişme” diye de tembihlemiştim. Abisinin türlü meraklarına alışkındır biraderim, sağ olsun hallediverdi.

Büfe ahşap kaplama, rengi devrinin modası, desenli sarı. Camları kırılacakmış gibi titrer, titremekten öte sallanır. Titremek ve sallanmak sanki büfenin vazifesidir. Hiçbir hamleyi dahası kıpırtıyı ihmal etmez. Hep bir hareket bekler gibi nöbettedir. Kendisine değmeyecek rüzgârı bile hisseder. Temelinden çatısına, dökmelerinden çubuğuna6, döşemesinden camlarına, lazım eşyasından süsleme nakışına, istisnasız her noktasına ter damlamış, nefes bulaşmış bu Karadeniz evinde bir bu eşya “alınmış”tır. Alındığıyla da kalmıştır. Sağlı sollu dört küçük çekmecesi, altındaki orta halli üç kapaklı dolap olmasa bir işe yaradığına tesadüf edilemez. Bir de üstte, cam gövdede muhafaza buyurduğu çıtkırıldım bardaklar. Kim içindir ne içindir bilinmez. Ne işi yaradığını kabil olsa da sorsanız eminim kendisi de cevap veremez.

Her odası üç aşağı beş yukarı bir birine denk olan bu Karadeniz evinin misafir odası evvela büyüklüğü ile diğerlerinden ayrılır. Sonra ahşap duvarları yağlı boyadır ve odanın bir köşesi makatla7 çevrilmiştir. Oralı değilseniz yerini mümkün değil anlamayacağınız misafir banyosu, makatın altına gizlenmiştir. Sonrası hep aynıdır; bir divan, fındık sobası8 ve kilim. Kâfi gelmemiş olacak ki büfe, sonradan alınmıştır. Alınmıştır alınmasına da göz göz odaları ile o koca ahşap gövde, kendisiyle aynı maddeden mamul zannedilen bu eşyayı kendi çehresinde bir fazlalık görmüş, kabullenmemiştir. Olmamış yetmemiştir, hasislik edip gelenin gidenin, misafirlerin hâsılı bütün hane sakinlerinin gözüne sokmayı da becermiştir. Büfe, alındığı günden bu güne, karşısına oturduğu her misafiri buyur etmiş, görülmeyi dilemiş, olmadı dillenmiş, nafile görülmemiş, nihayet kendini gizlemiştir. Onlar giderken geri de kalmanın ezikliğini hep hissetmiş, titremeyi çareyi değilse de teselli bilmiştir. Lakin bütün varlığına, kendini var eden zamana ve ustasına lanet etmek durumunda kalmış bu garip eşya, eşya olmanın hakkını vermiş, nankörlük nedir bilmemiş, dedemin emanetini ciğerinde beklemiştir.

Saatin Tamir Sonrası Değişen Parçası

Saat, biraderin marifeti ve maharetiyle bana ulaştığında dikkatimi çeken ilk şey markası oldu. Rahmetli büyük dedemle farkında olmaksızın aynı marka saat kullanıyormuşum. Saatin markası Nacar’dı. Dedemin döneminin meşhur beş saat markasından biridir Nacar. Diğerleri söylendikleri şekliyle Loncin, Serkisof, Zenit ve Zetina’dır.9 Loncin İngiliz, Serkisof Alman malıdır. Bu markaların içinde en makbul olanı, sağlamlığı ve şıklığı, geri kalmaması, ileri gitmemesi ile namlı, İngiliz malı olmakla meşhur Loncin’dir.9

Her eşyadan daha çok saat, bir insanın her halini gösterir. Saatine bakıp da bir insanın halini vaktini, mevkiini, mali gücünün nispetini bilmek mümkün, sosyalitesini tahmin etmek olasıdır. Zinciri olmasa bir adamın saatinin olup olmadığını tahmin etmek için kişinin zaruret olup saatini çıkarıp bakması ya da göstermek için gayret göstermesi beklenir. Yani yarı yarıya gizli hatta saklı bir vaziyeti olan eşyanın gösterişi öyle kolay yapılmaz. Şüphesiz Loncinlerin kendi aralarında yarıştırıldığı ya da Serkisof’la kıyas edildiği anlar olmuştur. Ama bu yarış her hangi iki saat arasında değil birbirine muadil olabilecek saatler arasında olmuştur. Orada bile bir seviye güdülmüş, saatler akranlarıyla kıyas edilmişlerdir. Fiyatın konuşulmadığı, ederi üzerine hesabın pek işe karıştırılmadı mukayeseler daha çok saatin nasıl çalıştığı ile ilgilidir. En mühimi saatin, geri mi kalıyor yoksa ileri mi gidiyor olduğudur. İleri gitmesi geri kalmasından yeğdir. Bir de sesi, tıkır tıkır işleyişi. Ses saatin en büyük albe

Saatin Tamir Edilmiş Yeni Hali

nisidir, peçenin altındaki görünmez ruhudur. Zarafeti, işçiliği, görünür hali sonraki meseledir. Görgüsüzlük de ezilmek de bu inceliği anlamayanların payına düşmüştür.

 

 

Saat, hayatı boyunca yaptığı her işle, sahip olduğu her eşyayla uyumu yakalamış dedemin küçük bir numunesidir. Gayet mütevazı bir görünümü olan bu saat, dedemi her mana da temsil eder. Devrinin en makbul saatleri gövdesinden, arka kapak süsüne, zincirine kadar gümüşken dedemin saati işlenmiş metaldir. O saatler, kadife keselerde taşınırken benim dedem saatini bir ömür el örgüsü kılıfta taşımıştır. Arka kapağındaki zarif süslemesiyle kendince bir estetiği ancak yakalamış bu saat, dedemin belki de en kıymetli eşyasıdır.

Saatin İşlemeli Arka Yüzü

Dedem, o dönemlerde herkes gibi kendi payına düşen yokluğun nöbetini bu saatle tutmuştur. Saatler belki hep tik tak sesi çıkarıyordur. Ama dedemin saati o sesi, daha çok “ç” harfiyle   çıkarıyor gibi. Birbirini tamamlayan iki sesi aynı anda tek hamleyle veriyor saat. İki sesin arasındaki mesafeyi zaman değil kulak ölçebilir. Bir koşuşturmayı hatta kovalamacayı andırıyor bu sesler. Birbirini tamamlayan bu iki ses peş peşeymiş gibi gelse de insana, esasında iki varlığın sırayla birbirinin üzerinden atlamakla ya da yuvarlanmakla devam eden devinimleridir. Bu sahneyi anlayabilmeniz için çapraz bacaklarından bir birine bağlı iki kamburu yan yana düşünebilmeniz lazım.Evet kambur, çünkü zaman, kiminin boynunu kiminin belini büker. İki ayaklı bir varlığın sahip olabileceği bütün denge bir bacağının kudreti nispetindedir. Biri diğerine hep yedek olan iki bacak ancak kendine diğerini yedek aldığında ayakta durur. İki bacak havaya kalktığında bir beden diğer beden üzerine yumulur düşecek gibi olur “çit”, düşmeyi kontrol eder kurtulur “çat”. Sonra biri diğerinin ezberini tekrar eder “çit”, havalanmış iki ayak inerken diğer iki ayağı buyur eder “çat”. Özünde ikili, birbirini tamamladığında dörtlü olan bu devinim, ısrarlı tekrarlarla öyle bir hale gelir ki iyice mekanikleşir. Biri olmadan kendini hep eksik hissedecek bu sesler kendi bekasını bir diğerinin varlığında görür. Bütün bu devinime, birbirini takip eden ısrarlı hareketlere çit çıtlar koro olur. İşte o zaman kendince çalışan mekanizma insicama kavuşur ve kendi ruhunu bulur.

Saatin El Örgüsü Kılıfı

Saati yıllar sonra elime aldığımda el örgüsü bir kılıfın içinde, metal bir dış mahfaza içindeydi. Mahfazası yer yer paslanmıştı. Tahmin edileceği üzere saat çalışır vaziyette de değildi. Saat sağlam olsa bile kurmalı bir saatin onca yıldır kendi kendine çalışması beklenemezdi. Bakımdan geçmesi, tamir edilmesi, bazı parçalarının değişmesi gerekti.

Ama evvela dilinden anlayacak ustayı bulmak meseleydi… İlahi kader bütün bunları nihayet altı ayda lütfetti. Tepeden tırnağa bakımdan geçen, zillete düşmeden yenilenen saat, daha şimdiden kendi vaktine dönme itiyadı gösteriyor.

 

1 Saatin sahibi büyük dedemin adı Halik Saka’dır.Nüfus kayıt bilgilerine göre Halil Saka Hicri 1327/Miladi 1911 de doğmuş,1992 yılında vefat etmiştir.Baba adı Şakir (H./1292-M./1876)ana adı Hatice’dir.

2 Seferberlik kelimesi metnin geçtiği Ordu/Çaybaşı’nda “seferberlik” olarak  telaffuz edilir. Metinde geçen  bazı kelimelerdeki bariz telaffuz farklılıkları ya da farklı,özgün kelimeler dipnotlarda gösterilmiştir.Ordu/Çaybaşı’na ait özgün ya da günlük yaşamda görece sıklıkla kullanılan kelimeler bir sözlük  çerçevesinde tarafımızdan hazırlanmaktadır. Diğer dipnotlara bu kayıt düşülmeyecek,kelimenin bilinen anlamı verilecektir.

3 Veba kelimesi yörede ”davun” olarak telaffuz edilmekte ve bilinmektedir.Bu kelimenin etrafında bugün için ciddi bir folklorik malzeme oluşmuştur.Davun kelimesi günlük yaşamdaki konuşmalara ve beddualara kadar sirayet etmiştir.Günlük yaşamda  beddua olarak geçen “davunye”,”davunçıksın” gibi sözler yaygın kullanımın misalleridir.Detaylı bilgi için bkz.(Demir,2006:8-12)  

4 İfade edilen yerlerin geçtiği yerin adı tarihi o döneminde Çilader/Çileder olarak geçmektedir. Kayıtlarda “Der karye-i Çilader”olarak geçen Çaybaşı o dönemlerde Ünye‘ye bağlı bir köydür(Bacacı,Dağdelen,Doğan,2011:52).Çilader/Çileder ismi peşpeşe gelen  savaşlar ve uzun süren salgın hastalıklar nedeniyle çekilen çileleri ifade etmek için verilmiştir.Uzun yıllar kullanılan Çilader/Çileder ismi 1960 yılında Çaybaşı olarak değiştirilmiştir.(Siyambaş,1998:23-24).

5Dedemizin saatine ulaşmada ve bu metnin oluşmasında biraderim M.Emin Saka’nın ciddi katkısı ve emeği vardır. Bu vesile ile  kendisine  burada tekrar teşekkür etmeliyim.

6 Dökme:Ahşap Karadeniz evinin duvarlarının yaslandığı güçlü,dikey  vaziyette kullanıan ahşap  elemanlardır.Dik vaziyette kullanıldığı için dökme olrak adlandırılmıştır. “Dikme”den gelmiş olmalıdır,Bugünkü kullanımda işlev ve mana itibari ile kolono denk gelmektedir.

7 Çubul:Döşeme tahtalarının üzerine çakıldığı güçlü kalaslardır.Döşeme evin her katında kullanıldığı için çubuklar kalıncadır.Gerek dökme gerek çubuk  malzemesi olarak güçlü,sağlam ve uzun ömürlü olduğu için  kestane ağacı tercih edilir.

Makat:Sedir.

8 Fındık Sobası:Kömür yakmaya müsait olmayan saçtan mamul küçük soba.Yörede daha çok fındık odunu  tüketildiği için bu isimle anılır olmuştur.

9 Metin adları söylendikleri şekli ile yazılan saat markalarının doğru yazılışlarıda telaffuzları ile aynıdır.

REFERANSLAR

BACACI S.,DAĞDELEN İ.,DOĞAN O.(2011),”Ünye Nüfus Defteri 1834”,İstanbul:Ünder Yayınları.

DEMİ RN. ( 2006 ), “Ordu Yöres i Tarihinin Kaynakları  I X , Efsaneler,Masallar, Maniler ve Etnografik Malzemler“, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları

SİYAMBAŞ B.(1998),”Dünü ve Bugünü ile Çaybaşı”,Çaybaşı Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliği Yayını:1

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı