Ahmet Sarı DosyasıDosya

Mahalle Mektebi – Ahmet Sarı’nın Dostları…

Mahalle Mektebi – Ahmet Sarı’nın Dostları…

Ali Utku: Lisans yıllarıydı, soğuk bir kış günü. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kantininde, pinpon masaları yanında bir kalorifer peteğinin önünde tanıştık. Dostluğumuz bizi tanıştıran ortak tanışımızın –ki kendisi “şair-i maderzat idi– okuyacağı şiiri dinlemek için katıldığımız şiir gecesinde, Halkevi Salonu’nun kapısı önünde açılan kitap sergisini gezerek program sırasını beklerken başladı desek doğrudur. Şöyle böyle yirmi yılı aşkın süredir dostumdur, sanatçı mizacıyla yaşama nasıl fark koyduğunu gördüğüm müstesna insandır. Felsefe ve edebiyat arasında gidip gelmelerle, usanınca moral vermelerle, evimizi, ekmeğimizi, kitaplarımızı, düşüncelerimizi paylaştık. Küskünlüklerimiz bile yakınlığımızın nişanesi oldu. Fazilet, basiret ve ferasetine şahitlik ederim. Entelektüel kimliğine zaten şapka çıkarmışımdır. Çocukluk ve gençlik yıllarında kalan futbolculuğu en az bilinen yanıdır. Devam etseydi parlak bir futbol kariyeri olacağından eminim. Ancak maçların sonucunu ve skorlarını tahmin etmede o kadar başarılı değildir. Kütüphanemin kıymetli kitaplarından bazılarını Dünya Kupası ve Avrupa Kupası maçları için girdiğimiz iddialar neticesi kendisinden kazandım. Yazımının ve yaşamının birçok önemli anında yanındaydım, akademi çarmıhına gerilirken, “Odradek” gibi gel beni öyküle diyen bir gerçeğe yüreğini açarken, meşhur 14A otobüsünde semâdan kendisine şiir ve şairlik beratı verilirken. Kitapları ve kelimeleri fosforlamak rutin işidir. Alman ve Avusturya edebiyatından bi dolu yazarı, Wolfgang Borchert’ı, Thomas Mann’ı, Robert Musil’i, Thomas Bernhard’ı, Peter Bichsel’i onunla sevdim. Sinemaya tutkuyla bağlıdır, sinemanın bi dolu şaheserini onunla izledim. Akademik çalışmaları bile sanatsal kaygısının izlerini taşır. Kafkaesk Anorexia bunun en güzel örneğidir. Cezbedici yönelişlerdi çalışmaları. Bu yüzden yüksek lisans tezini yazarken “sanat ve deliliğe”, doktorasını yazarken “Türk ve Alman poetikası”na onunla beraber yerli yersiz daldığım oldu. 1990’lı yıllarda, entelektüel serüveninin başlarında Yedi İklim, Dergâh, Edebiyat Eleştiri dergilerinde yayınlanan hikâye, şiir ve denemeleri ile ispat ettiği sanatçı kişiliğini üretken akademik kimliği arkasında perdelemiş, özgün sanatsal eserlerini demlenmeye bırakmış görünse de sanatçı kimliği önde gelir ve aslen şairdir, öykücüdür. Şiirlerinde özgün bir şeyi, kendi ruhuna ilişkin bir şeyi söylemeye yönelir. Sezgisel buluşlarla teknik işçilik birleşir. Şahsen en çok ilk şiir kitabı Allah Ağrısı’ndaki şiirleri severim. Bu kitap vesilesiyle şairliği ve şiiri hakkında yayınlanan ilk yazıyı kaleme almış olmakla da övünürüm. Öyküleri gerçekliği tuhaf ve alışılmadık yönlerinden okumayı sevenler, hayatın tasasını, sevincini ve gamını yüklenenler içindir. Cezbeli anlarında kurgu ile gerçek birbirine karışır, dili ve düşüncesi kendi çapraşık yolunu seçer. Dili kırıp yersizyurtsuzlaştırmak için özel çaba harcamaz. Uzun ve spiral cümleler kurduğu olur. Çağrışım ve metafor kudretini gösteren esprileriyle insanları şaşırtmayı sever, bir imajinasyon dehasıdır. Adeta bağırarak ve nefes almadan konuşur. Hayranlık uyandıran üslubuyla toplulukların merkezini tutmayı çok iyi becerse de yalnızlığını, gün ışığı görmemiş yaralarını sever. Kendi ücralarına kaçtığıdır çoğun yaratmaları. Ben onun henüz yazmadığı metinleri severim. Nitekim yazsaydı doksan dokuz cildi aşacak bir projeler insanıdır. Bazıları yazılmıştır oysa, dosyalarda yayınlanmayı bekler nicedir, “Totto ile Kotto”, “Tanrı Kayrası”, “Kafka Makine” gibi. Tortusu yüreğine vuran “Magnum Opus”unu bekliyorum.

Hayrettin Orhanoğlu: “Aslan yediği kemikler­den oluşur” diye bir söz vardır. Sanırım Ahmet’i anlatmak yahut yakalamak istediğim taraf tam da burası olsa gerek. Çocukluğunu Almanya’da, hep içinde olmak istediği kültüründen uzak ya­şamış biri. Şiirlerinde ve öykülerinde kendi kül­türüne yaslanırken olmak istediğine yakla­şır. Belki de yaklaşmak ister. Çabalar ve bu yol­da ilerlemek ister. Özellikle şiirlerinde. Ama za­man zaman bilinçdışıyla 14 yaşına kadar büyü­düğü, kokusunu içine çektiği bir başka kültürün sokaklarında dolaşır kimi zaman. “Annemin Sesi Ferahfeza” şiirinde yoğun bir şekilde görmek mümkün bu tavrı. Bu şiirde bir yanda “tebare­ke” ve “vedduha”yla olmak istediğine sığınırken bir yandan da kurt adam, drakula ve zombiler­den kaçmaya çalışan bir çocukluk sezeriz. Ara­da değildir Ahmet Sarı. Tercihini yapmıştır. Ken­dini tamamlamaya çalışır. Eksik yanlarını bu­lup onları onarmaya durur bakışları. Avusturya hükümetinden aldığı ödülün sebebi olan Tho­mas Bernhard’ı anlatırken bile bir karar vermiş­lik vardır. Hızlı konuşurken Bernhard’ın “berjer koltuğu”nda oturuyor sanırsınız ancak konuş­tuklarıyla sizi yanıltır. Bize dair olan ne varsa bu kelimelerin, seslerin arasında sizi de BİZ’in içine çekerek başarır. Cemil Meriç’in ifadesiyle bilinç­dışı batıcı olan bir şair ve yazar değil aksine ken­dini arayan bir zihindir. Yazdıklarıyla, dostluğuy­la, muhabbetiyle bunu başarır. Size siz kadar ya­kın biri gibi seçer kelimelerini. Kendiliğindendir. Ona yakışan en uygun kelime de bu olsa gerek. Ahmet Sarı, meşruiyetini koruyan ender adam­lardan biridir. Bize dair hayatla beslenir Ahmet Sarı. Okurlarına da bunlarla cevap verir. Onu en çok kendiliğinden oluşuyla severiz…

Abdullah Arslan: Ahmet’le 1990 yılı sonla­rında ortak bir arkadaş tarafından sırf kitap dos­tu olmamız vesilesiyle tanıştırıldık. Kendisi ön­celeri yurttaydı, sonra yazdığı hikâyeler için göz­lem yaparken bir protestoya karıştı iddiasıyla yurttan ayrılarak eve yerleşti. Sonra da aynı evi paylaştık, ta ki 1998 yılında ben evleninceye ka­dar. Evde de iş yapmayı sevmezdi, onun yerine kitap okur, hikâye yazardı. Yedi İklim Dergisi’nde ilk hikâyesinin yayımlandığı zamanki sevinci­ni birlikte paylaştık. Arkadaşların kısır gecelerin­de bolca dayak yedik. Bazen de acılarımız oldu onları paylaştık. Ortak dost Ali de (Utku) bu acı­lardan nasibini aldı, ancak en çok da yabancı dil yüzünden Ahmet’le ikimizin de üniversitedeki işine son verilmesi bize…

Hikâyelerini gerçeklerden hareketle kurgulaya­rak yazardı. Zaten her sanat eseri bizim de ba­kıp göremediğimiz içeriği gerçeklerden hare­ketle bize başka yoldan anlatmaz mı? Ama biz okur ya da izleyici olarak bazen belki de biriki­mimiz yüzünden bu anlatılanı da anlayamayız. O zaman yazar başka başka eserler ortaya kor. Yine olmazsa tür değiştirip eserler sunar bizlere. Hikâye/ler yerine şiir/ler meselâ. Ahmet şiirde de başarılı oldu. İç derinliğini hikâye veya şiirle ustaca anlatmasındaki dilini öncelikle biteviye okuma delisi olmasına borçludur. Şiire anlamlı geçişi daha çok mensubu olduğu Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü dahi harekete geçiren bi­limsel çalışmaları sonrasında olmuştur.

Hikâye ve özellikle şiirlerinde, bireyin duyuşu ve duruşundan hareketle “Allah’tan gayrı her şeyin batıl” olduğunu anlatmaya yönelmiştir. Nasıl ki eski yerleşim yerlerinde mekândaki her yol iba­dethaneye çıkıyorsa, biz insanlar için her yaratıl­mış O’na giden sağlam bir ipucudur.

Abdülkadir Erkal: Ahmet Sarı ile tanışmam 1985 yılına dayanır. Ortaokul son sınıf zaman­larımdı. O yıl Almanya’dan kesin dönüş yap­mış Narmanlı bir aile ve o ailenin çocuklarından bahsediliyordu. Bu çocuklardan biri (Ahmet) lise bir, kardeşi (Yıldız) ise ortaokul ikinci sınıfa ka­yıt yaptırmışlardı. Okula geldikleri zaman, oku­lun öğrencileri olarak biz onlara uzaydan gel­miş garip yaratıklar gibi bakıyorduk. Giyinişle­ri, davranışları ve konuşmaları oldukça farklı idi. Türkçe’yi düzgün konuşamıyorlardı. Eminim ki onlar da o ilk günlerde adaptasyon konusunda büyük sıkıntı yaşamışlardı. Ahmet, benden bir üst sınıfta olduğu için lise yıllarında onunla ge­rekli yakınlığı kuramamıştım. Hatırladığım ka­darıyla ya bir ya da iki kere ayaküstü konuşmuş­luğum olmuştur. Çok iyi futbol oynardı. Nar­man Lisesi futbol takımının gözde oyuncuların­dan biriydi. Bizler için Ahmet’in futbolunu izle­mek keyif verici bir olaydı. Futbolculuğunu üni­versite yıllarında da sürdürdü, amatör ligde bir­kaç yıl oynadı.

Ahmet’le dostluğum üniversite yıllarına dayanır. Lise yıllarında kuramadığımız iletişimi üniver­site yıllarında kurduk. Ben Erzurum’da Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne 1990 yılında başladığım yıllarda Ahmet de Alman Dili ve Edebiyatı bölü­münde okuyordu. Bölümlerimizin aynı çatı al­tında olması ve aynı lisede okumamış olmamız bizi burada birbirimize bağladı. Ders dışında­ki bütün zamanımızı birlikte geçiriyorduk. Hat­ta Ahmet’in edebiyata olan merakından dolayı zaman zaman bizim derslerimize dahi giriyordu. Öyle ki, Orhan Okay hocanın derslerini kaçırma­maya da gayret ediyordu. Ahmet’le aramızdaki sohbetler hep edebiyat ve kitap üzerine idi. Ben yeni aldığım kitabı ilk ona gösterir, okuduğum kitabı ilk ona anlatırdım. O da aynısını yapardı. Karşılıklı edebiyat sohbetlerimiz yaz aylarında da Narman’da devam ederdi. Her gün çay bah­çesinde buluşur okuduğumuz kitapları, yazıları mütalaa ederdik. Ben ondan Kafka’yı, Canetti’yi, Faulkner’ı, Hesse’yi vb.; o benden Tanpınar’ı, Pe­yami Safa’yı, Sümmani’yi, divan şiirini, halk şiiri­ni keşfetti.

O yıllar ikimiz de bir şeyler karalıyorduk. Ben şiir, Ahmet de hikâye yazıyordu. Yazdıklarımı­zı ilk önce birbirimize okuyorduk. Ahmet yaz­ma işini daha da ilerletti. O yıllarda yeniden ya­yın hayatına başlamış olan Yedi İklim Dergisi’ne bu yazdıklarını göndermesini ısrarla telkin et­tim. Israrlar sonucu ‘Dolunay, Kurtlar ve Akbaba’ isimli hikâyesini gönderdi. Bu hikâye ile Yedi İk­lim macerası başladı ve derginin sürekli yazarla­rından oldu. Ahmet’ten dolayı derginin yeni sa­yılarını beklemek ayrı bir heyecan katmıştı bize. Ahmet’le edebi birlikteliğimize o yıllarda sosyo­loji bölümü öğrencilerinden Köksal (Alver) ve Kenan (Çağan) da katılmıştı. Yavaş yavaş çevre­miz genişliyordu. Gerçi ben Köksal’ı çocukluk yıllarından beri tanıyordum. Aynı mahallede bü­yümüştük. Ama Ahmet, Köksal’ı bu yıllarda tanı­mıştı. Köksal, öğrenciyken Erzurum’un yerel bir gazetesinin kültür sayfasını hazırlıyordu. Zaman zaman bizden de yazı, şiir istiyordu. Öğrencilik yıllarından sonra da Ahmet’le olan birlikteliğimiz devam etti. İkimiz de üniversite­de kadro alarak akademik hayata merhaba de­dik. Akademik çalışmalarımızı sürekli birbirimiz­le koordineli olarak yapıyorduk. O yıllar poetika­ya ikimiz de fazlasıyla ilgi duyuyorduk. Ahmet, Türk ve Alman poetikası; ben de Divan şiiri poe­tikası üzerine doktora çalışmamızı yaptık.

Ahmet gerek hikâyelerinde gerekse akade­mik çalışmalarında, hep sıradanlığın, alışılmış­lığın dışına çıkmayı tercih etti. Bu aslında onun en belirgin karakteristik özelliklerinden, Ahmet’i Ahmet yapan şeydi. Hikâyelerinde normal ol­mayan davranışlar, karakterler üzerinden nor­maldışılığı yansıtmaya çalıştı. Günlük hayatta herkesin defalarca şahit olduğu, içinde yaşadığı sıradan, basit olaylar Ahmet’in kaleminde o sıra­danlıktan kurtularak, aslında toplumun bu du­rumlara karşı liyakatsizliğinin de eleştirisini ya­pıyordu. Ahmet çoğu zaman o insanların karak­terlerine bürünerek, onların gözünden dünya­yı anlattı. Yeri geldi sakat bir üniversite öğrenci­si, yeri geldiğinde körün, yeri geldiğinde bir de­linin kimliğinde o insanların bu kalabalık hayat karmaşasında yalnızlıklarını dile getirdi. Yeri gel­diğinde de en yakın dostunu kaybetmenin ver­miş olduğu o büyük acıyı satır aralarında pay­laştı. Üniversite yıllarında bir futbol karşılaş­ması sonrasında takım arkadaşı ve ortak dos­tumuz olan Cevdet’in, abisinin evinde duş alır­ken zehirlenerek ölmesi hepimizi derinden üz­müştü. Onun anısına yazmış olduğu ‘uzatma­lar’ isimli hikâyesi işte bu boşalmanın ürünüdür. Hikâyenin sonunda söylediği; “Sen maçı bitirdin Cedom. Bizse hâlâ uzatmaları oynuyoruz.” cüm­lesiyle aslında insanoğlunun hayat karşısındaki durumunu da özetliyor gibiydi.

Ahmet hiçbir zaman şöhret olmak için yazmadı. Oraya buraya koşturmadı. O yazması gerektiği için yazdı. Onun deyimiyle yalnızlığın vermiş ol­duğu ‘delişmenlik’le, içindeki duygu fışkırmala­rının sözcüklere dökülmesinden ibaretti. Yazdığı zaman rahatlıyordu.

Ahmet o yalnız dünyasında sözcüklerle kurdu­ğu bu yakın ilişkinin dışında, dış dünyasında ar­kadaşları ve çevresiyle hep barışık yaşayan bir insandır. Kimse onun asık suratını, üzgün ya da kızgın haline şahit olmamıştır. Herkesin zihnin­de hep Gülen Ahmet portresi oluşmuştur. Ama onun görünen hayatı dışındaki yalnızlığına, iç sancılarına kimse şahit olmamıştır.

Abdullah Harmancı: Kardeşim Hasan, Erzurum Arap Dili’ni kazandığında, hayatımıza girecek olan “Ahmet Sarı” gerçeğinden habersizdik. Kar­deşim Konya’ya her gelişinde, Ahmet Sarı imza­lı kitaplar getiriyordu. Kafamda bir edebiyat ve edebiyatçı şablonu vardı. Şimdi de var. Herke­sin vardır. Bir öykücü düşünürüm, üç dört sene­de bir öykü kitabı çıkartır. Bir şair düşünürüm, aynı şekilde, kitaplarının yayın tarihleri seyrektir. Dört beş senede bir kitap çıkarır. Arada dergiler­de gözükür. Söyleşiler yapılır. Bir akademisyen profili vardır. Hayatı boyunca üç dört kitap ya­yımlar. Onlar da genellikle tez çalışmalarıdır. Ah­met Sarı bu profillerden hiçbirine uymuyor. Art arda kitaplar yayımladı, çeviriler yaptı, incele­meleri çıktı, şiir ve öykü kitapları neşredildi. Edi­liyor. Ahmet Sarı uzun seneler dergilerde gözü­küp saçları kırlaştığında ilk kitabını yayımlayan şairlere de, tezlerini kitap yapıp yaşlanan akade­misyenlere de benzemiyor. Çalışıyor, okuyor, ya­zıyor, yayımlıyor, edebiyat dünyasının dengele­riyle, ilişkileriyle, iktidar savaşlarıyla ilgilenmiyor, habire çalışıyor… Ahmet Sarı ile bir defa karşı­laştık. Çok az konuştuk. Zira içinde bulunduğu­muz düğün salonunda bangır bangır çalan or­kestra buna izin vermiyordu. Onu tanıyamadım. Ancak senelerce merak ettim. Acaba nasıl biri­dir? Köksal Alver ve kardeşim Hasan, sohbetle­rinde illaki bir Ahmet Sarı paragrafı açarlar. Şim­di burada olsaydı şöyle derdi, şöyle yapardı, der­ler. Bu sebeple de merakım giderek artıyor. Art arda gelen kitaplar da beni heveslendiriyor, se­vindiriyor… İçimdeki okuma ve yazma hevesini körüklüyor. Tanımak istediğim kişilerin başında Ahmet Sarı geliyor.

Nuri Yılmaz: Onu ilk tanıdığımdan beri hep “çok okuyan “ dı. Sırt çantasında ve elinde mut­laka sürekli değişen kitaplar bulunur ve büyük bir iştah ile genellikle altı çizilerek okunan bu ki­taplar iyi okurları bile merak ettiren bir albeniye sahip olurdu. Daha önceden bildiğiniz, okudu­ğunuz kitaplar bile onun elindeyken daha an­lamlı, daha değerli ve daha karizmatik görünür­lerdi. Yıllar sonra anlamıştım ki okumanın ve ki­tapların bu anlamı, kendilerinden çok, Ahmet Sarı’nın bakışından, onları özümsemesinden kaynaklanmıştı benim için.

Onun en güçlü tarafı merakıdır. Onun yanın­da vakit geçirenler, yaşama onunla bakabildik­leri için şanslıdırlar. Hiç bitmeyen neşesi ve ya­şama enerjisi ile içinizi umut ve özgüvenle dol­durur. Doğal haliyle de Ahmet Sarı, iyi bir öğret­men ve teşvik edicidir. Ortalama insanlarda ol­mayan enerjisi, hissedebilen her şeyi, herke­si kendine çeker. Ve etrafında bir alıcı / hayran kitlesi oluşturur. Onun büyük ve sıra dışı oldu­ğu, hayatı bir miktar tanıyanların bile fark ede­bileceği bir görünürlüktedir. İyiye, güzele ve ça­lışmaya tutkun olan bu adam üzerine giydiği bu ışıltılı liyakat elbisesi ile çevresini de sahip oldu­ğu bu değerlere teşvik eder. Ama bunu sıkıcı­lıktan uzak ve doğal bir içtenlikle yapar ve bunu hissedersiniz, ona güvenirsiniz. Tüm bu çalış­maların, merakın ve ilginin sonucunda, azdan ve sıradan olandan; çoğu, değerliyi, anlamlıyı, estetik olanı ortaya çıkarmayı başarır. Ve bunu o kadar sıklıkla yapar ki bir müddet sonra bu­nun, onun bir yaşam biçimi olduğunu öğrenir­siniz. Neredeyse herkese garip, sıra dışı görü­nen ve bazen manik bir neşe içindeki bu ada­mın gerçek olduğunu anlarsınız. Çünkü aynı za­manda dürüst ve ilkeli olması size güven ve is­tikrar duygusu verir.

O iyi bir yol arkadaşıdır. Kolay dost olunandır. Çocuksu neşesi ile hayatın yaşanmaya değer ve merak uyandıran bir oyun bahçesi olduğuna sizi inandırır. Yokluğunda aranan ve özlenendir. Cö­mertliği ve fedakârlığı, entelektüel bu adamın aynı zamanda bir ahlak adamı olduğuna da işa­ret eder. Yaşamın tüm alanlarına karşı duyar­lı ve heyecanlı içinde hatalar yapacağını ve çiz­ginin dışına çıkacağını düşünürsünüz; oysa her zaman sağduyulu ve sınırlarını koruyan bir der­viş olarak kalır. Başarıyı da güzelliği de, övgüyü de hak eden bu sıra dışı, çalışkan adam yüreğin­de herkesten daha fazla sürdürülebilir bir sevgi, iyimserlik, umut ve merak taşır. Hayata esprili bakışı, uzun saatler süresinde içinde sıkılmadan kalınan eğlenceli bir dünyaya açılır.

O, yüreğinde ve zihninde tüm büyük insanların taşıdığı erdemleri ve vizyonu taşıyan yüce gö­nüllü bir Übermensch olarak sonsuzluğa yürür.

Cemile Akyıldız Ercan: Ahmet Sarı’nın dostlu­ğu benim için çok önemlidir, çünkü yeri geldi­ği zaman bir dost yeri geldiğinde bir kardeş ve en önemlisi size her zaman yanınızda olduğunu hissettiren bir insandır o. Benim için çok önem­li ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olan Sarı’nın, herkese yardıma hazır kocaman bir yüreği var­dır. Doğru olduğunu düşündüğü ve bildiği du­rumlarda, her zaman doğrunun, vicdanının ya­nında yer alarak tek başına kalacağını bilse bile sonuna kadar özgün bir duruş sergiler. Bazen la­birentlerde kaybolduğunuzda ve en çok kendi­nizi kaybolmuş hissettiğinizde sizi kucaklayan öyküleriyle, yaşam deneyimleriyle kahkahalar­la gülmenize neden olan ve her zaman herke­sin hayatında olur, “iyi ki varsın dostum” dediği, işte benim için Ahmet Sarı bu tip kıymetli insan­lardan biridir. Güler yüzlü, hayata her zaman gü­zel bakmasını bilen, kendini kitaplara, sinema­ya ve yazmaya adayan tam bir düşün insanıdır. Çünkü onun hayatında kitapları ve filmleri ol­mazsa olmazlarıdır, tıpkı dostları gibi. Sizi her an dostluğu ve muhabbeti ile kucaklayan ve ger­çekten sizin hayatınıza gökkuşağındaki renkler gibi renk katandır, Ahmet Sarı. Benim için Ah­met Sarı iyi ve kötü günlerinizde, sizinle birlikte acılarınızı, üzüntülerinizi, mutluluğunuzu, sevin­cinizi en az sizin kadar paylaştığını gösterebile­cek kadar duyarlı ve güven vericidir. Dostluğu­nu, bilgisini, yüreğini, sevgisini paylaşan özveri­li bir yapıya sahiptir. Devasa yüreği olan ve yüre­ğine büyük küçük demeden herkesin sevgisini alan ve aynı zamanda karşısındakine de bu sev­giyi aşılayandır.

Hasan Harmancı: Ahmet Baba’yla tanışalı on küsur sene oldu. Onu ilk gördüğümde o yazı­yor, ben okuyordum. O hocaydı, ben öğrenciy­dim. O konuşuyor, ben dinliyordum. Arkadaşsız­lığı/yalnızlığı kıyasıya yaşadığım ve bu sebeple nadiren uğradığım fakültede benim için bir sığı­nak, bir duldaydı Ahmet Baba. Sınıfta veya kan­tinde vakit geçirmenin mümkün olmadığı te­neffüslerde, nefes alamadığım bu zaman dilim­lerinde oksijen çadırı gibiydi. Odasına girip se­lam veriyordum, ben sormadan o anlatmaya başlıyordu. Bu sığınak meselesinden, kaçış me­selesinden, evin öneminden, hayatta kalabil­mek için ciğerleri güçlü tutmaktan hiç bahset­medi ilk zamanlar. Daha sonra da bahsetmedi. Ben de sormadım zaten. Ahmet Baba sormadan anlatırdı hep ve devamlı bir meşgale içindeydi. Akademide işgal ettiği yerle meşgul olurdu Ah­met Baba.

İnsanın başına hayra alamet olan ve olmayan pek çok şeyin yoğun bir şekilde üşüştüğü ilk li­sans yıllarımda kendime, şablon bir hayat olarak gördüm Ahmet Baba’nın hayatını: içe dönüktü, savaşa dâhil olmuyordu, çerçevenin dışında kal­mayı tercih ediyordu; ben de öyleydim. Sonuçta Allah’ın kullarına çizmiş olduğu bir kader vardı. Kader dairesi içinde bir hayatı kabullenmenin, zor olan işlerimize az veya çok kolaylık sağladı­ğını fark ettim. Eldeki malzeme yalnızlıksa me­sela, elde sadece garibanlık varsa; bundan, bü­yük bir kalabalığa çekilen siyasi bir söylev çık­mazdı sonuçta. Elimde Ahmet Baba vardı; oda­sının kapısını her açtığımda, kafasını önünde­ki çeviri metnine gömmüş bir halde bulduğum Ahmet Baba. Odasının kapısını her açtığımda yayınlanacak yeni metnin son okumasını yapı­yordu. Kapı her açıldığı vakit son okuma işini bi­tirmiş ve yeni bir metne başlıyordu sürur ile.

Onu fakültenin koridorlarında gördüğümde kollarının altında kitaplar vardı. Kütüphaneye girerken, kitapçıdan çıkarken, sahafta kitap ta­raması yaparken gördüm Ahmet Baba’yı. Top­layıp getirdiği bütün bu kitapları okuduğunu gördüm. Sonra okumaları da çeşitliydi Ahmet Baba’nın. Misal, çay ocağında otururken okudu­ğu, etraftaki insanlardı. Fakülteden çıkıp bera­ber eve doğru adımlarken yolu okuduğunu gör­düm. Erzurum biraz da karga şehriydi, kargaları okuyordu yeri geldiğinde. Evdeki ufak tefek bö­cekleri okuduğunu bile gördüm. Sonra Ahmet Baba’nın tüm bu okumalarının dönüp dolaşıp birer hikâye, birer şiir, birer deneme olduğunu da gördüm. İşte bunları hep gördüm ben.

Etiketler
Devamı

Mahalle Mektebi

Bu bölümde çok yazarlı yazılara, röportajlara ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı