Dede DosyasıDosya

Mahmut Atay – Dedeler ve Torunlar 

Mahmut Atay – Dedeler ve Torunlar 

Hayatın kıyılarında iki insan. Biri hayatının başlangıcında, diğeri hayat tecrübesinin doruğunda. Bir dede, diğeri torun. Dede bir anlamda sevgi, saygı, edep öğretmeni. Bir tecrübe deryası. Torunlar ve evlatlar için irfan kaynağı, insanlık hafızası.

Dedem, Hacı Ömer. Hacı Ömer Atay. 1900 Kırım doğumlu. Vefat tarihi 1968. Kırım göçmenlerinden. Babası Mahmut Dede ile birlikte göç yollarına dizilmiş beş-altı yaşlarında. Göç esnasında ağabeyini, amcalarını kaybetmiş. Göçün zorluğunu, meşakkatini ilk o zaman hissetmiş, yakinen duymuş. Göç ki, çetin ve meşakkatli bir coğrafya değiştirmenin adı. Kırım’da bir Ortodoks Papaz, göç ederlerken ‘eğer yerleşeceğiniz toprağa bir daha düşman ayağı basmasın istiyorsanız, gidin Konya toprağına yerleşin’ demiş. Onlar da kendilerine teklif edilen Çatalca, İstanbul, Bursa’yı değil Konya’yı tercih etmişler. Eski isimleri Ma’murat’ul Aziz ve Kaha olan Köklüce köyüne yerleşmişler. Geldikleri yer ne kadar yeşil ve verimli ise yeni yerleri o denli verimsiz ve bozkırdır. Ama kısa sürede yeni köylerini imar etmişler. Bereketli mahsuller ve atlar yetiştirmişler.

Dedem ata çok iyi biner, atları çok severdi. Zamanında on bir atımız vardı. Sonra traktör devri başladı. İlk traktörü dedem 1953 yılında almış. İkincisini 1963’te. Atların sayıları da giderek azalmış böylece. Ben ilkokul üçüncü sınıfta iken atlanın son çiftini de sattılar. Satın alan adam atları götürürken arkalarından ağladım. Onlarla ilgili hatıralarım vardır. Son satılan atlardan biri torbasını takarken omzumu ısırmıştır, izi hâlâ bellidir. Bana ömür boyu unutmayacağım bir iz bırakarak gitmişti. Dedem kendi binek atını satmadı, sattırmadı. Ölmeden önce de atını satmamalarını, ölünceye kadar ata bakmalarını vasiyet etti. Vasiyeti aynen yerine getirildi. Çok güzel bir Kırım atı olan Çakal, satılmadı ve ahırda öldü.

Dedem, ciddi, ağırbaşlı, herkesin saygı duyduğu otorite bir insandı. Kendisine danışılan, köyde ve civarda sözü geçen biriydi. Köy meydanına çıktığında insanlar kendilerin toplarlar, saygı ile ona selam verirler, hal-hatırını sual ederler, hayır duasını isterlerdi. Fakirlere karşı merhametli ve cömertti. Ölümünden sonra babam, dedemin kapısından hiçbir ihtiyaç sahibini boş geri göndermediğini söylemiştir. Dedem komşu hakkını gözetir, kamu malına ‘tüyü bitmedik yetimin hakkı var’ diye özen gösterirdi. Ondan en fazla işittiğim şeylerden biri de ‘Allah size hayvan hakkı sormasın inşaallah’ sözüydü. Atlar, inekler, koyunlar, keçiler yani pek çok hayvanımız vardı. Onlara karşı merhametli olmamızı, onlara nimet gözüyle bakmamızı isterdi. Onlara ne derece iyi bakarsak, bereketin de o derece artacağını vurgulardı.

Yine ölümünden sonra kalçasında Kurtuluş Savaşı’ndan kalan bir kurşunla toprağa verildiğini babamdan duymuştum. Ben dedemin ilk torunu, ilk gözağrısı idim, adım da onun babasının adını taşıyordu. Bana gazi olduğun neden hiç söylemedi? Bunu anlamış değilim. Demirel hükümeti, 1965 veya 1966 yıllarında Gaziler için yeni bir kanun yahut kararname hazırlayarak onlara madalya vererek gazilik maaşı bağlamış. Babam da dedeme kanundan bahsedip madalya ve maaş alabileceğini söylemiş. Dedem bu teklif üzerine müthiş hiddetlenerek ‘ben madalya ya da para için savaşmadım. Ben Allah rızası için savaştım. Bir daha teklif edersen seni evden kovarım’ diye çıkışmış babama. O bir gazi idi. Orgeneral Ali İhsan Sabis’ten sitayişle bahseder, ‘çok dindar bir adamdı’ derdi.

Henüz ilkokula başlamadığım zamanlarda ninemin ağabeyi ile Kırım hakkında sohbet ettiklerini hatırlarım. Sohbetlerinde geçen bir kelime hiç unutmamışım: Gasprinsky. Kimdi bu Gansprinsky? İsmail Gaspıralı beye neden Gansprinsky dediklerini, neden onu sevmediklerini anlamam için üniversite yıllarımı beklemem gerekecekti. Dedem katıksız bir Osmanlı idi. Cumhuriyet’e de soğuktu bu yüzden, Cumhuriyetçilere de. İlkokulda ezberlediğim şiirleri kendisine okurken gösterdiği tepki bunun en aşikar nişanesiydi.

Kırım’dan göç ederken yakınlarını kaybetmenin üzüntüsünü ömür boyu taşıdı. Hem Yassıada mahkemelerini dinlemek hem de kaybettiği yakınlarından haber alma ümidiyle 1960’ta radyo almıştı. Kayıp ilanlarını dinleyerek onlara kavuşma ümidini hep canlı tuttu. Ta ki hastalanıncaya kadar.

Ben babaannemi görmedim. Ben doğmadan önce ölmüş. Bir baba ve en küçüğü üç yaşında dört oğulla kalakalmış. Çok çile çekmişler, çok zor günler geçirmişler. Babamı Ortaokul’dan sonra okutmamış dedem. Ama babamın küçük kardeşini medreseye, beni de İmam-Hatip’e göndermiş.

Çok istememe rağmen hâlâ Kırım’a gidebilmiş değilim. Kırım’la ilgili bilgilerimi ise biraz dedemden ama en çok da babaannemin annesinden aldım. O yaşlı nine bizim eve geldikçe bana Kırım’ı, oradaki evlerini, bahçelerini, atlarını, düğünlerini, zenginliklerini anlatırdı. Ayrıca köydeki yaşlı kadın ve erkeklerden göç ve Kırım’la ilgili bilgiler derledim üniversite yıllarında. Bir ara özellikle kadınlar tarafından söylenen şınları ve manileri deftere kaydettim, ama ne yazık ki, o defteri kaybettim. Üniversite yıllarında bir yandan Emel Dergisi’nde Emine Edige Kırımal’ın makalelerini bir yandan da Cengiz Dağcı’nın romanlarını okumak suretiyle Kırım düşüncelerimi geliştirmeyi denedim. Kitaplardaki bilgilerle yaşlılardan duyduklarımı birleştirmeye gayret ettim.

Dedemim babasının adını taşıyordum. Güzel bir ilişkimiz vardı. Hayatın iki kıyısındaki iki insan olarak birbirimizi çok seviyorduk. O hoşsohbet, mütevazı, dürüst, dindar bir insandı.Heybetli bir duruşu vardı. Kahkahalarla güldüğünü görmedim, hafif bir tebessümle gülerdi. Dişlerini göremezdiniz. Olayları fazlaabartmazdı. Ciddi bir insandı. Tatillerde heponun evinde kalırdım. Geniş bir ailemiz vardı,otorite düzenini gözlemleyerek büyüdüm.Dayaktan kaçıp dedeme sığınırdım. Obenim sığınağım ve koruyucumdu. Kabahatişlediğimde ona sığınırdım. ‘Benim oğlumyapmaz’ derdi ve ben aynı şeyi bir dahayapmazdım. Otorite düzenine göre oturulan sofralarda ben otorite düzenini ihlal eder,hemen dedemin yanı başında yerimi alırdım.Dedem güven demekti. Ailede torunların sayısıartınca dedemin yanındaki ayrıcalıklı yeriminkaybolacağını zannettim. Ama öyle olmadı.Çünkü ben ilk olmanın avantajını onun sağlığıboyunca yaşadım. O rahmete gittiğinde benİmam-Hatip’in üçüncü sınıfındaydım. Ölümünü duyduğumda Akşehir’deydim. Köylülerimizdenbiri ‘başın sağolsun’ deyince önce bir boşluğadüşer gibi oldum. Hiçbir şey düşünemedim vehiç konuşamadım. Çünkü dedemin öleceğinihiç düşünmemiştim. O rahmete gittikten sonradolabında kıymetli evraklar arasında sakladığı karnelerimi ve başarı belgelerimi bana verdiler.Demek ki o da beni çok sevmişti.

Dedemin çok güzel bir yaylı arabası vardı.İkindiye doğru atları o arabaya koşar ekinleri dolaşmaya gider, iki tarla arasındaki sınırdan hayvanlar için biraz ot biçer, güneş batmadan yine köye dönerdik. İkindi üzeri genelde birrüzgar çıkar, benim boyumu aşan buğdaylarıdalgalı bir yeşil denize dönüştürürdü. Dedem ikindi namazını bu sınırda kılar, sonra bana‘bunlarla beraber rüku, bunlarla beraber secde edeceksin, bundan aldığın tadı başka hiçbirşeyde bulamazsın’ derdi. Yıllar sonra ben deaynı şeyi denedim; gerçekten alınan tadın vehuzurun başka olduğunu kavradım.

Tarlaya gittiğimizde dedem mutlaka dualar okurdu. Daha yıkın geçmişte amcamdan hahgi duaları okuduğunu sorduğumda ‘Hud suresinin baş tarafından altı ayet’ diye cevapladı. Dedem hasat zamanı biçerdöver daha tarladan ayrılmadan iki rekat namaz kılardı. Bana da aynısını yapmamı tembihlediğinde hangi namazı hangi duayı okuyacağımı sormuştum.İki rekat şükür namazı kılıp ‘Allah’ım, beni topraktan yarattın sana şükürler olsun. Yarabbi benim rızkımı da topraktan yarattın, sana şükürler olsun. Ey toprak, seni yaratan ve benim emrime veren Rabbime şükürler olsun’ diye dua etmemi ve arkasından Fatiha’yı okumamı öğütlemişti. O zamanlar müthiş bir bereketvardı. Şimdi onun çocukları ve torunları onunhasat ettiğinin belki elli katından fazlasını hasat ediyorlar ama bereket konusu açık uçluolarak kalıyor. Aynı şükür namazını kılıp aynı duayı okuyorlar mı bilmiyorum. Ancak ‘kaçton verir?’ türü seküler bir duayı dillerinden düşürmediklerini biliyorum.

O nesil güzel insanlardı. Belki mütevazı birhayat sürdüler, ama güzel bir şekilde rahmete gittiler. Torunlar dedelerinin değerini, nasıl birhazine kaybettiklerini yıllar sonra anlıyorlar. Bende şimdi daha iyi anlıyorum. Kendi torunumZeynep, ‘dedem bana kıyamaz’ dediğinde çokhoşuma gidiyor. Aynı duyguyu diğer torunumAli’nin bakışlarında da gözlüyorum. Kendikendime dedem de bana kıyamazdı diyorum.Şimdi ne zaman Kırım’la ilgili bir belgeselyahut program izlesem hemen dedemi ve onun neslini hatırlıyorum. Bazen dedemin Kırım türkülerini duyulur-duyulmaz bir seslemırıldadığını anımsıyorum. Ama onlar neydi,ne anlam ifade ediyordu bilmiyorum. Bunları sormama zaman kalmadan o nesil gitti.

Etiketler
Devamı

Mahmut Atay

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı