Medine Yıldız – Gölgenin Rengi

Medine Yıldız – Gölgenin Rengi

Kayısı ağacının aşağı sarkan dal­larının yaprakları tahta kapının önüne gölgesini düşürmüştü. Bahçe kapısının önünde çekin­diğimiz fotoğraf.

Bir çerçeveci dükkânı. Dükkâna giren ihtiyar adam. Benzerlik. Yüzünü görebilmek için çıkışı­nı beklemek.

Beklerken…

Kulağımda kerpiç ev ile ilgili hayal meyal ifade­ler.

‘Amcanla yaşıt bu ev. Doğduğu yıl yapıldı’

‘İlerideki küçük halı evi. Yıkıldı’

‘Halan. Gurbet’

‘Tandırın yeri sürekli değişti’

‘Çatısı sen doğduğun yıl yeniden yapıldı’

‘Deden bitmiş halini…’

Ağacın görünmeyen diğer dalları. Onlar da yap­raklarını yanına alarak damın tepesinde kiremit­lere güneş geçmesin diye bekleşirlerdi adeta. O ağacın dallarına tırmanıp dama geçmesi ah ne hoştu. Otların arasında birkaç ayçiçeği. Ayçiçek­lerin boyu onu çoktan geçmişti. Kısa boyluydu. Altında gri renginde kumaş pantolon, üzerin­de de aynı renginden ceketi vardı. Üstüne tam oturmuş olması usta bir terzi elinden çıktığı­nı gösteriyordu. Oğlunun babasına özenle dik­tiği takımlardan biriydi anlaşılan. İçine ilk düğ­mesinin de iliklendiği beyaz bir gömlek, üzeri­ne de krem renginde sıfır yakalı ince bir süve­ter giymişti. Ayçiçeklerin sapsarı, boynunu bük­müş olmaları, dallarda görünen birkaç kayısı ve benim giydiğim kısa kollu beyaz gömlekle askı­lı tuluma bakılırsa yaz günü olmalıydı. İçindeki süveter yaz kış üşüdüğünü belli ederdi. Astımla da başı dertteydi. Aldığı her nefeste kendini de­rinden hissettiren hırıltısı hâlâ kulaklarımda. Ve alamadığı her nefes sırtında biriktirdiği kambu­runun sebebiydi sanki. Seyrek saçlarını koyu gri renginde bir şapka kapatmıştı.

Rahatça alamadığı nefeslere inat derin bir nefes. Fotoğraf gözlerimin önünden siliniverdi. Pazar­lık erken bitmişti ki çerçevecinin dükkânından çıkmış, köşeyi dönmüştü bile. Elinde çerçevele­tilmiş iki pano. Yakın mesafedeki bir köye gide­cek otobüse binmesi, otobüsün hareket etmesi. Bir sonraki otobüsü bekleyiş.

Bulurdum onu.

Benziyordu.

Köy, anayol üzerindeydi. Girişinde, oturağı kü­ tükten eski bir durağı vardı. Anayoldan inip de tam ortasına düştüğüm köyün patika yolu iki­ye ayrılıyordu. Köylüler -kendilerince- bu yollar­dan mahalleleri aşağı mahalle ve yukarı mahal­le olarak ikiye ayırmışlar. Kimi kerpiçten kimi be­tondan yol boyu sıralı evler. Kimi bahçe girişi­ne kimileri bahçenin en arkasına yapılmış. Bah­çenin en arkasında -ufak tefek tamir ve boya dı­şında- yapıldığı gün gibi kalan, kalabilen belki de kalmaya çalışan kerpiçten bir ev. Yukarı ma­halledeki bu evin odunluğunun duvar cephe­leri -yağmurun beyaz kireçleri alıp götürmesiy­le- ala bele görünüyordu. Odunluğun yanınday­dı giriş kapısı. Belli ki eskiden tahtadandı. Kena­rındaki topraklar zamanla aşınınca yanlarında­ki komşunun üç katlı, beton eviyle odunluğun arasına genişçe yapmışlar demir kapıyı.

Raylarının üzerinde sürüyerek açtım.

Köklerini toprağa sığdıramamış kocaman bir çam ağacı karşıladı girişte. Altındaki el arabası­nın içini, dökülen kuru iğne yaprakları doldur­muştu. Boş bile çok ağır görünen bu el arabasıy­la diğer ekili bahçelerden eve elmalar, kayısılar, domatesler taşınıyor olmalıydı. Taşlı yollardan bahçelere giderken içini zangır zangır titreten bu arabaya binip tadını çıkaran da çocuklar ol­malıydı. Bahçeyi çevreleyen duvarlar. Yan kom­şunun eviyle arasındaki duvar yapıldığı ilk gün­kü gibi, eski halini koruyor olmalıydı. Zeminin­de üst üste dizilmiş taşlar, samanla toprak ka­rıştırılarak yapılmış, insan boyunda, sarmaşık­larla kaplı sarı yüzlü duvar. Üzerinde de kiremit­ler olmalı, kuruyan sarmaşıklardan gözüküyor işte birkaçı. Diğer yan komşunun üç katlı, beton eviyle arasındaki duvar. Daha dayanıksız çıkmış olmalı ki eskisini yıkıp da yerine briketten beton duvar örüvermişler. Uzayıp gelen bahçeden ni­hayet eve ulaşabildim. Merdivenlerden yukarıya çıkmadan aşağıda gördüğüm kapı, mutfak kapı­sı olmalıydı. Gereğinden kısa olan bu kapı, çoğu insanın beyninde şimşek çaktırıp yıldız saydırı­yordur. İçerinin tavanı da hasırların iç içe geç­mesiyle kaplanmış, hasırların üstünde de iri iri odunlar olmalıydı sıra sıra. Sekiz dokuz merdi­venden çıkıp balkona baktığımda onun tavanı­nın da öyle olduğunu gördüm çünkü. Balkon ta­vanındaki odunların birine de -zamanında- ge­çirilmiş iki iri demir halka. Yeşil bir halatın dü­ğüm yeri kalmış, salıncak yeri olmalıydı. Geniş balkonun önünde asma, balkonu çevreleyen boyanmamış tahta parmaklıklar… Pencereler ve evin kapısı kahverengiye boyanmış. Boyanalı da epey olmuş gibi. Güneşin gevrettiği yerlerin kalkması, eski halinin yeşil mi mavi mi ne rengi olduğunu bilemediğim bir renge işaret ediyor­du. Lügatimde olmayan renkler görüyordum.

Hava da kararmak üzere. Evin tahta kapısına ar­kadan demir kilidi vurmuşlar, sürgüyü de çek­mişlerdir bu saatte. Hasta adam odanın dolabı­nın küçük bölmesinden ilaçlarını alıyordur. Evin kızları yarış yarış işledikleri kanaviçelerin çerçe­velettirilmiş hallerine sevinip de kireç yüzlü du­varlarda yer beğeniyorlardır. Evin hanımı soba­ya özenle dizdiği odunları tutuşturmuş, odunla­rın tutuşmasını haber veren de demir parmak­lıklar ardındaki tahta pencerelere kafeslenmiş camların titreyen sesleri olmalıydı. Bu sese aldı­rış bile etmiyorlardır, kim bilir!

Evin en kıymetlilerinden -kıymetliliği getiren­den- başköşede Almanya’dan gelen kahverengi bir radyo. Upuzun yolu olsa dahi kıpkırmızı ibre­nin durduğu durak ise hep Trt.

Ve hiç vakit kaybetmeden isteklerinizden başla­yalım. Seyyan Hanım söylüyor:

Plak kaydı çalacak olan sıradaki şarkının girişi kızlardan birini koşturuyordur radyoya. Bir elin­de çivi, bir elinde pano, radyoya kulağını daya­dığında yakaladığı yerden başlıyordur eşlik et­meye, kısık bir sesle. Tam da onun gibi, plağın cızırtısı bile…

Ruhumun kederinden gözlerim yaşla doldu
İnliyorum derinden bana bilmem ne oldu

Titreyen camı bir o hissediyor olmalıydı şimdi.

Ortalıkta dönüp dolaşan kedi de bir yer bulamı­yordur kendine, ihtiyar adam yatsa da adamın göğsünde hırıltıları karışsa.

İçeriden ses gelmiyor. Yatmış olmalılar diye dü­şünüp ayakuçlarımda merdivenlerden iniyorum sessizce. Sabahı beklemeliyim belki. Ya da sa­bahları. Belki de gidip…

– Çerçeveleri alıp dükkândan çıktınız çıkalı… tam öğle sıcağının altında… öylece…

– Gölge… gölgeler diyorum… acayip şeyler doğrusu…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>