DosyaHarf Dosyası

Medine Yıldız – Kör Adam Deklanşöre Bastığında

Medine Yıldız – Kör Adam Deklanşöre Bastığında

güvercinleri tanıdığım evin kapısı kapandı kapanalı
yeryüzünün tüm güvercinleri susuz
yeryüzünün tüm güvercinleri serenatsız

Çay bahçesindeki devasa ıhlamur ağacının altına oturup demli çayı yudumlamak ihanet gibiydi, ko­kusu baştan başa masaları sarmış­ken ıhlamurun. Yağmur suyu biri­kintisine de yansımışken yaprakları ve çiçekleri. Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü.

Yaz yağmurunun serinliği eşliğinde gelmişti. Sı­cacık. Dumanı tüte tüte. Bir yudum almıştım ki karşı masada oturan çiftin gülüşmelerine kulak­larını dikip onların masasına doğru giderken gü­vercinlerin biriken yağmur suyuna doğru geliş­lerini göremeyen fotoğrafçıya takıldı gözlerim.

Balkondaki eski dolabın üzerine çalı çırpı taşı­yarak gelen güvercinler eksik olmazdı. Yuvaları­nı hiç bozmaz, hatta zamanları geldiğinde uçup gidenlerin arkasından bembeyaz kaşlarını hafif­ten çatarak uzun bir süre bakar kalırdı. Çok kü­çük yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş, köyde dayısının yanında çalışarak büyümüş, yıllarca ça­lışıp hiçbir karşılığını alamayınca da omzuna at­tığı ceketiyle arkasına bile bakmadan çorak köy­den ayrılmıştı. Askerliğini Artvin Şavşat’ta yap­mıştı. Anlata anlata bitiremediği ceviz ağaçla­rının ardından dalar gider, söz yine dayısından gelmeyen, hakkı olduğu halde alamadığı para­lara gelirdi. Para düşkünü değildi. Dayısı namaz­larında bilmem kaç defa Mâun suresini okumuş­tu, belki de tek merakı buydu. Varı yoğu bir abla­sı kalmıştı. Küçük yaşta evlenen, oğlunu kaybe­den, gelin ve torunlarıyla oturan ablasıyla ara­larındaki üç-dört saatlik mesafe zamanla yılla­ra dönüşmüştü. Tek ceketiyle köyden çıkıp gi­den genç adam şehre yerleşmiş, un fabrikasın­da uzun yıllar çalışmış ve nihayet usta olmuştu.

Mezar etrafında olmasına rağmen aldırmadan binilen çınar ağacına kurulu salıncağın zincir seslerini unutur gibi olmuştu bu eve gelin ge­lip çoluk çocuğa karışalı. O kumaşlar… İncecik, narin, bembeyaz. Uzun parmaklarının araların­dan hızla, ustalıkla kayıp gidiyordu. Dikiş maki­nesinin olduğu odadaki kanepenin üzerine ku­maşları; makinenin açılan ahşap kapağının üze­rine makası, iğneleri, masuraları, makaraları ko­yuyor, her gece düzenli şekilde bıraktığı odaya sabah erkenden giriyor, teyelliyor, titizce diki­yordu. Üzerine sabırla işlediği boncukları da ta­mamlayınca bir genç kızın giyebileceği en güzel elbisenin prova zamanı geliyordu. İlk gören pen­cere kenarlarına sıralanmış menekşeler oluyor­du. Masmavi gözleri yaptıkları işin nazar boncu­ğuydu. Makine yağlanıyor, gevşeyen kayışı de­ğiştiriliyordu. Elleriyle adam ettikleri, içeride menekşelerin bahçede kadife çiçeklerin yarıştığı Şeker’deki müstakil evden, yeni bir mahalleye yepyeni bir eve taşınıyorlardı. Beşinci kat, yeni dolaplar, yeni eşyalar. Apartmanın karşısı alabildiğince kum yı­ğınlarının olduğu kocaman bir boşluktu, zaman­la etrafı ağaçlarla çevrili geniş bir tepe olmuştu. Etrafına yüksek yüksek binalar dikilmiş, çok geç­meden evin hemen önünden dolmuş, belediye otobüsleri geçmeye başlamıştı.

Küçük mermer sehpanın üzerindeki kırmızı tele­fon çalıyordu. Yıllar sonra eski mahalledeki kom­şuydu arayan. Uzun uzadıya evin yıkımı karşısın­da verilecek bir katın az olduğunu anlatıyordu. Ahizesi yerine konan telefonla mevzu kapanmı­yordu. Diz çöküp oturduğu sehpanın önünden kalkarken adamın haklı olduğunu, en az bir bu­çuk kat verilmesi gerektiğini kendi kendine yük­sek sesle konuşurken, kadın karşı odadaki vitri­nin içine koyulan zamanında kolalanmış şimdiy­se ütülenmeye muhtaç danteller üzerindeki mi­safir için ayrılmış modası geçmiş kristal bardak­lar önüne yaslanmış üç liseli kızın siyah beyaz fotoğraflarına dalıp gitmişti. Adamın gıcırdayan balkon kapısını açmasıyla kadın, elinden bir şey düşürmüşçesine irkildi. Kanepenin süngeri sert olmasına rağmen üzerindeki örtü kalıp gibi dur­muyor, sıkıştırılan ahşap kenarlıklardan sıyrılıp geliyordu.

“Eski evde de öyleydi. Elinden hiç süpürgeyi dü­şürmezdi. Demezler miydi görenler evde eşi var, üç kızı var, bahçeyi süpürmek, dut ağacının altın­daki koca masayı silmek sana mı kaldı?” diye dü­şünen kadın seslenemiyordu.

Balkonu yıkamış, aşağı kata bir damla suyun git­mesine dahi izin vermemiş, birikip kalan suyun küçük bir değnek yardımıyla akıp gitmesini sağ­lamıştı. Gerekirse durmadan balkonu yıkar, gü­vercinlerin su kabını doldurmayı ihmal etmezdi. Bir de mahalleye yeni yapılan caminin inşaat ala­nına gitmeyi. Son zamanlarda gidemez olmuştu. Ama naftalin kokulu dolapların birinde caminin şadırvanını yaptırmak için para biriktiriyordu.

Üzerine örtülen, sarı çiçekleri olan tüylü kahve­rengi battaniyeyle elinden çıkarması gereken, yetiştirilip teslim edilecek bir iş gibi uğraşıyor­du. Pencere kenarında olmayan menekşelerden mavi gözlerini kaçırıyor, onlara mahcup olmak istemiyordu. Sanki makine ipi koparıyor da, ko­pardıkça sinirleniyordu. Çınar ağacına kurulu sa­lıncağın zincir sesleri beynini kemiriyordu, o sus­tukça dikiş makinesinin sesi başlıyordu. Oysa bü­yük kızının öğretmen çıkmasıyla dikiş makinesi­nin kapağı büyük bir gürültüyle kapatılmıştı. Çı­nar ağacı da kuruyalı yıllar olmuştu, bir daha da mezar etrafına salıncak kurdurmamışlardı bü­yükler.

Yolun karşısındaki apartmanda oturan oğlunun aceleyle arabasına binip okula gittiği saati bilir, alelacele el sallamasına karşılık ellerini balkon demirlerine dayar, başını ağır ağır birkaç defa sallardı. Arkasından sigara yakmazdı. Ama sa­londa mutlaka kristal bir tabağın içinde Marlbo­ro bulundururdu. Öğle ezanı okunmak üzerey­di. Gıcırdayan balkon kapısını yağlamış, tansiyo­nu düşmüş, sendeleyerek içeri girmişti. Kanepe­nin üzerindeki su dolu kulplu bardağı eline ver­miş, saati dozu ezberlenen ilaçlardan kimini bö­lüp yarım, kimini ise tüm içirmişti. Toprağın su­suzluktan, kuraklıktan çatırdayan sesini ikisi de duyabiliyordu. Bense çikolata piştiğine inandı­ğım bu evde masallar anlatılırken, gece boyu ara yerin yanan kırmızı gece lambası altında kahra­manların odadan odaya koşuşturmalarını duya­bilmek için hâlâ inat ediyordum.

Ürkekçe yaklaşan güvercinlerin biriken yağ­mur suyuna konmalarıyla kanatlarını çırpa çır­pa uçuşmaları bir olmuştu, kör adam deklanşö­re bastığında. Bardaktaki ıhlamuru ağacın dibi­ne boşalttığımla koştum.

Dikiş makinesinin üzeri kapatılalı, örtü örtüle­li çok olmuştu. Ne üzerine geçirilmiş makara ne de pedalı görünüyordu. Gidip açıp dokunasım vardı. Önüne sandalyeyi koyup oturasım. Peda­la basasım. Hızla. Hızla. Hızla.

Bağcıklarım çok iyi bağlanmadığından uçla­rı ıslanmıştı. Apartmanın kapalı bahçe kapısı­nın önündeyken giderek koyu renge dönen süet ayakkabılarıma uzun bir süre bakıp kaldım.

Yol boyu güvercinlere “Gitmeyin boşuna!” diye diye uzaklaştım.

Etiketler
Devamı

Medine Yıldız

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker