Dosyaİbrahim Demirci Dosyası

Mehmet Demirci – Kardeşim İbrahim Demirci

Mehmet Demirci – Kardeşim İbrahim Demirci

Yeğenim Alişan Demirci telefonla ailemize dair bir ayrıntıyı sordu. Konya’da bir dergide babası ile ilgili bir dosya hazırlığı olduğunu söyledi. Ardından hafif tereddütle “siz de bir şeyler yazabilir misiniz?” diye sordu. Biraz düşündüm ve olur dedim.

Bozkır’a bağlı Kovanlık köyünden 1951-52 yıllarından birinde Konya merkeze göçüp geldik. Beş kardeştik. 1956 yılında altıncı kardeşimiz İbrahim doğdu. Ben o sırada 14 yaşındayım. En küçük kız kardeşim 7 yaşında. Yani İbrahim annemin ileri yaşlarında doğdu. Pek beklenmeyen belki de istenmeyen bir doğumdu. O yüzden hamileliği sırasında annemin utlandığını hayal meyal hatırlarım. (Utlanmak bizim köyde kullanılan, hafif yollu utanmak anlamında bir kelimedir. İbrahim dil konularını sever onun için bu söyleyişi tercih ettim.)

Kendi yaptığımız evin tavanındaki ahşap kirişlerden birinin üzerine doğum tarihini yazmıştım. Gününü unutmuşum Ağustos 1956. Sonraları başkalarından dinlediğime göre bebekken kardeşime iyi bakarmışım, mamasını yedirirmişim.

Geriye dönüp bakınca İbrahim’le ilgili pek az şey hatırladığımı fark ettim. Maalesef hafızam zayıf. Burada zihnimde kalan bazı olayları zikredeceğim.

1961 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne girdim. Gidiş o gidiş hep Konya dışında yaşadım. Yaz tatillerinden birinde İbrahim beni şaşırttı. İlkokul iki veya üçte olmalı. Okumaya meraklı idi. Okuduğu kitaplarından birindeki masal veya hikâyeyi anlattı bana. Hayret ve şaşkınlıkla dinledim. O yaşta bir çocuğun kelime dağarcığında bulunması mümkün olmayan ifadeleri gayet rahatlıkla söylüyordu. Ezberlemiş bile olsa büyük başarı. Demek ki bizim biraderde iş var diye düşündüm.

O zamanlar çocuk kitapları şimdiki kadar mebzul değildi. İstanbul’da tanıdığım bir edebiyatçıya İbrahim için çocuk kitapları sordum. Maalesef sonrasını, yani ona kitap alıp almadığımı hatırlamıyorum.

Bir ara Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi beni bir sohbet programına çağırdı. Başkan Ahmet Köseoğlu idi. Takdimi biraderim yaptı. İlkokuldayken bana mektup yazmış. Ben de imla ve ifade hatalarını düzelterek mektubu geri göndermişim. Tamamen unutmuştum. Ama duyunca mutlu oldum. Demek ki ondaki cevheri fark etmişim.

Evimizin tavan arasında büyük ağabeyimiz Mustafa Demirci’nin 1955-56 yıllarında İstanbul’dan getirdiği bir yığın kitap ve dergi vardı. Ben onların çoğunu okudum. Sanırım İbrahim de bu dağınık hazineden epeyce istifade etmiştir. Benim hoşuma gidenler Nebioğlu Yayınevi’nin çıkardığı Bütün Dünya dergileri idi. İyi kâğıda basılmış, kaliteli genel kültür dergileri idi. Cep kitabı şeklinde Varlık Yayınları da vardı.

Erzurum’da yüksek tahsilde iken, bir yaz tatilinde anlattığı olayı hiç unutamam. Sınıflarında İranlı bir öğrenci vardır, güzel Türkçe konuşuyor. İbrahim heyecanla sorar: “Siz Türk müsünüz?” Delikanlı biraz öfkeyle cevap verir: “Hayır, ben İranlıyım, Farsım. Geçmişte İran’daki Türk hâkimiyeti sırasında atalarımıza zorla Türkçe öğretmişler, o yüzden anadilim Türkçe’dir.”

İkimiz de ne kadar üzülmüş, hayıflanmıştık. O delikanlı büyük ihtimalle Azeri veya Türk kökenli idi. Ama İran devlet eğitimi onu asimile etmiş ve aslını unutturacak bir noktaya getirmişti.

Ben milliyetçi duygularla yetiştim. Erzurum’a giderken İbrahim de öyleydi. O yıllarda milliyetçi-akıncı kavgaları çok keskindi. Sanırım, Erzurum’daki ülkücü gençlerin kaba ve itici tavırları İbrahim’in saf değiştirmesine yol açtı. Bunlar benim tahminim, yanılıyor da olabilirim. Birkaç yıl sonra yine bir yaz tatilinde İbrahim’in bazı cümleleri beni çok üzdü. Devlet fikrine uzak, daha beynelmilel İslamcı bir fikrin sahibi gibi geldi. Neden bilmem oturup bunları enine boyuna konuşma fırsatımız da olmadı. Bu yüzden aramıza biraz mesafe ve bürûdet girmiş oldu. Bunlar Türkiye’nin geçirdiği fikrî sarsıntı ve kırılmaların sonucudur. Sonraki yıllarda, özellikle 2002’den itibaren herhangi bir fikir ayrılığımızın kalmadığını düşünüyorum.

Bu arada İbrahim şiirler yazdı, kitaplar neşretti. Geniş bir kitle tarafından tanınır ve sevilir oldu. İkimizi birden tanıyıp da yakınlığımızı bilmeyenler, kardeş olduğumuzu öğrenince sevinçlerini ifade ederler. Ben de “İbrahim Demirci’nin ağabeyi” olmaktan hep mutluluk duydum.

Fark ettim ki İbrahim fevkalade bir dil kültürüne sahiptir. Eski ve yeni Türkçeyi bütün incelikleriyle bilenlerin sayısı pek azdır. İbrahim onlardan biridir. Kelime bilgisi, gramer (sarf ve nahiv) malumatı fevkalâdedir ve bunlar kuru bilgi seviyesinde değildir. Fonksiyoneldir, kullanılışı, türetilişi, mantığı ve felsefesiyle dil dünyasına vukufla hâkimdir. Arapça ve Fransızca gramerini de iyi bildiğini sanıyorum. O, “dil burcu”nun serdarlarından biridir.

Önceleri yazılarında yeni kelimelere yer verişine biraz takılırdım. Ya ben alıştım veya o da daha az kullanmaya başladı, artık şimdi bana batmıyor.

Şiir alanında söz söylemeye kendimi yetkili görmem. Hele yeni şiirden az zevk alırım, çoğunu zor okurum. İbrahim şiirde herhalde iyi bir yerde olmalı.

Yeni kelimelerden söz ettim. Kanaatime göre şiir yeni yapılan kelimeleri kabul etmez. Şiir soylu ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Özentilere, heveslere tahammülü yoktur. Has şiirde kullanılan kelimeler köklü ve genel kabule mazhar olmalı diye düşünüyorum.

İlk çocuğu Alişan doğduğu zaman İbrahim’e çocuk şiirleri yazmasını hatırlatmıştım. Takip edemedim. Yazdı mı yazmadı mı bilmiyorum.

Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde seçimlik hitabet dersleri vardı. Ben bir ara o derse girdim. Bazen örnek metinler getirir sınıfta okurdum. Yeni Şafak’ta “Dil Burcu” köşesindeki İbrahim Kardeş yazılarından birkaçını okudum ve meraklı öğrencilere tavsiye ettim.

Bir yaz Konya’da İbrahim’le sohbet ediyoruz. “İbrahim sen bir yerde yazsan ne iyi olur” dedim. Cevap: “Yazıyorum ağabey, Yeni Şafak’taki İbrahim Kardeş benim.”

Sevindim, bir tuhaf oldum. Bilmeden kardeşimin yazılarını okuyup okuttuğum için bahtiyarlık duydum.

Daha sonra maalesef gazetede bir yönetim değişikliği sırasında İbrahim’in yazılarına son verildi. Bence Türk basın ve fikir hayatı için büyük kayıptır. Dili ve dilin inceliklerini bu kadar vukufla bilen, bu konuda îmâl-i fikr eden, yer yer tatlı bir mizah ve ironi katarak fikir, edebiyat ve sanat konularını işleyen bir köşe yazarından mahrum olmak basınımız adına üzücüdür. Sanırım Yeni Şafak’ın o günkü yöneticilerine İbrahim Kardeş’in entelektüel seviyesi birkaç numara büyük gelmiş olmalıdır.

Konya semtlerini konu alan bir çalışma için ondan da “Çayır”ı yazmasını istemişler. Çayır, kendisinin doğup büyüdüğü, çocukluğunun geçtiği bir mahalle. Bazı olaylar ve yerel alet edevat için fikrimi sormuştu. Yazdığı metni de gönderdi. Yayık ve pekmez kaynatma gibi bir iki küçük konudaki tereddütlerini giderdim.

Bu vesileyle asıl söylemek istediğim, o yazıdaki üslûbun doğallığı, sadeliği ve güzelliğidir. Evet, bizim birader iyi bir yazardır.

İbrahim ne yazık ki üniversiteye intisapta bir hayli gecikti. Halep’te görev yapacağı sene bir ara konuştuk. Yeni üniversiteler açılınca öğretim üyesi olması için talep gelmeye başlamış. O sırada Halep’te okutmanlık alternatifi çıkmış. Şöyle demiştim: “Bence üniversiteyi tercih et. Senin yazılı malzemen çoktur. Bir iki yılda doçentliği alırsın. Yurt dışına her zaman gidebilirsin.”

Üniversiteden gelen davet kesinleşmemiş olmalı ki Halep’e gitmeyi tercih etti. İyi ki gitmiş. Daha sonra Suriye’yle ilişkilerimiz koptu ve o kapı kapandı.

İbrahim’in dostları onu benden daha iyi tanırlar. O mütevazıdır, deryadildir, müstağnidir; şöhret, mevki, para pul onun için değersizdir. Varsa yoksa okumak, yazmak, düşünmek. Onun dünyası bunlardan ibarettir. Ailesi ve güzel evlatlarıyla birlikte mutlu hayatının devamını dilerim.

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı