Öykü

Mehmet Emin Gül – Çingene

Mehmet Emin Gül – Çingene

Üniversiteye başladığım sene Göztepe’de üç odalı bir evde, her odada iki kişi olmak üzere altı arkadaş kalıyorduk. Oda arkadaşımın misafiri eksik olmazdı. Hemen her akşam en az iki, en çok beş sınıf arkadaşı ile toplanırlar, bizim odada konuşurlar, konuştuklarından çok yer, içerlerdi. Oturacak pek yerimiz olmadığı için arkadaşları, yatak olarak kullandığım kanepemin üzerine de otururlar, hatta bazen şahsi eşyalarımı karıştırırlardı. Odama her girdiğimde eşyalarımın ya yok olduğunu ya da değiştiğini fark ederdim. Çekmecemdeki sigaralar, dolabımdaki yiyecekler hatta elbiselerim ve kitaplarım… Özellikle kitaplığımı kurcalamalarından fazlasıyla rahatsız olduğum bu insanlara, misafir oluşlarından mı yoksa benim utangaçlığımdan mı bilmem, sesimi çıkaramazdım. Hatta bazen odada olmaları hoşuma gider, heyecanlı sözlerini gülümseyerek izlerdim.

Oda arkadaşımın aksine ben, sınıf arkadaşlarımla pek kaynaşamamıştım. Ders çıkışları, sınıfça toplanır, bir kahvede kâğıt oynamaya giderlerdi. Ben de birkaç defa peşlerine takılıp gittiysem de ne kâğıt oynamayı öğrenebilmiş ne de muhabbetlerine dâhil olabilmiştim. Bu yüzden akşamları okuldan tek başıma çıkar, yolumu biraz uzatmak pahasına Özgürlük Parkı’na giderdim. Parkın sessizliği huzur verirdi. Bir banka oturur, saatlerce yürüyen yaşlı çiftleri izlerdim. Perşembe akşamları ise park pek sessiz olmazdı.

Hemen önündeki cadde üzerine kurulan pazar, parkın girişinden içeri doğru kıvrılır, hemen hemen ortasına kadar devam ederdi.  Parkın sessizliğiyle birlikte bu curcunalı pazar manzarasını da ayrıca severdim. Hatta Perşembe akşamları, derste saniye sayar, bir an önce pazara karışabilmek isterdim. Caddenin bir ucundan pazara dâhil olur, manavları, kuruyemişçileri, elbisecileri ve akşam saatlerinde daha bir telaşlı olan müşterileri seyrederek parkın ortasından çıkardım. Bazı akşamlar, odada misafir olduğunu hatırlar, cebimde de param varsa biraz meyve ve kuruyemiş alırdım. Bu akşamlarda, müşterileri izlediğim zamanlardan öğrendiğim kadarıyla pazarlık yapmaya çalışırdım. Kimi zaman fiyatın ağzını düzlemesini isterdim, kimi zaman almaktan vazgeçtiğimi söylerdim. Fakat en çok kullandığım pazarlık cümlesi, şüphesiz, “öğrenciyim be abi” olurdu.

Bir Perşembe akşamı, yine böyle pazarlıkların ve alışverişin ardından, elimde poşetlerle pazardan çıkmıştım. Fakat hemen eve dönmek istememiş, bir banka oturuvermiştim. Oturduktan sonra, yürüyüş yolunun karşısında, sağ çaprazımda bir çingenenin, kucağında bebeğiyle yerde oturduğunu fark ettim. Bebek, ufacık kollarını havaya kaldırarak ve mütemadiyen gülümseyerek oyunlar oynuyordu. Annesi ise pazardan çıkanları kolluyor, bebeği umursamıyordu. Pazarın dağılması yakındı. Hatta koskoca pazarda geç vakte kalan birkaç müşteri dışında neredeyse dolaşan yoktu. Çingene de muhtemelen bu durumdan müteessir, suratını asmış, oturuyordu. Bense, yüzümde aptal bir tebessümle bebeğin oyunlarını izlemeye dalmıştım. Bir an, kadının bana baktığını hissedip başımı kaldırdım.

Çingene ile göz göze geldik. Ardından, bir daha ne kadına ne de bebeğine bakmamak üzere başımı çevirdim. Kadınsa, o andan itibaren çocuğuyla alakadar olmaya başlamıştı. Bebek, annesinin, oyunlarına iştirakından memnun, daha bir neşe ile cıvıldıyordu. Biraz sonra, artık eve gitme vaktinin geldiğine karar verip oturduğum banktan kalktım. Tam anne ile bebeğinin önünden geçerken kadın, bana seslendi:

– Abi be, şu çocuğun rızkını veriversen…

Sesi duyunca başımı onlardan yana çevirdim. Önce bebeğin yüzü yüreğimi yumuşatmış, elim cebime gitmişti. Ardından, çingenenin kara, kirli suratını gördüm. Ve cevap verdim:

– Öğrenciyim be abla…

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker