Söyleşi

Mehmet Harmancı İle…

Hazırlayanlar: İslâm DoğanEnes SorgunM. Mücteba Atçeken

“Esas olan, olmaktır. Olmanın peşinde olan insanlar, her yaptıkları işi oldururlar. O işle birlikte kendileri de olurlar ve zamanla o oluşa tabi olan başkalarının da olmasına yardımcı olurlar.”

Mehmet Harmancı’nın yayımlanan son kitabı (Nisan 2012 itibariyle) “Avarakasnak” adını taşıyor. Alt başlık olarak ise kitaba “şatahat II” ifadesi layık görülmüş. “Avarakasnak” ne demek? “Şathiyat” ne anlama geliyor? Daha önce yayımladığınız “şathiyat” kitabınız “Davul Tozu”nu da içine katarak soruyoruz bu soruyu.

Avarakasnak kitabının arkasında “avarakasnak”ın ne olduğu yazıyor. Çünkü kitabın içinde “avarakasnak” ile ilgili hiçbir şey yok. Ama kitap bir şathiye bağlamında ele alındığından dolayı yahut yazdığımız metinler o bağlamda bir araya getirildiğinden dolayı ve o niteliğe uygun olduğu için “avarakasnak” olarak isimlendirildi. Ne demek istediğimi şimdi burada açıklasam kitabı yazmış olmanın bir manası kalır mı, sizce. Bu filmin sonunu söylemek gibi olur. Ondan dolayı kitap avarakasnak ile ilgili bilgileri kapakta içeriyor. O biraz da işin gırgırıydı diyebiliriz; çünkü asıl anlatılan şey tabi ki başka. “Avarakasnak” lafz olarak bir şey ifade ettiği gibi çark sisteminin içinde boşa dönen kasnağı anlattığından dolayı bir manası vardı.

Şathiye ise bu kitapların (Davul Tozu Minare Gölgesi ve Avarakasnak) genel türü olarak benim düşündüğüm bir şeydi. Yazarken şu olsun bu olsun diye yazılmış bir kitap değil. Fakat birbiriyle kardeş olduğunu düşündüğüm metinleri bir araya getirince bu kitaplar ortaya çıkıyor. Bu kitaplar o cihetten anlaşılması gereken kitaplardır. Şathiye olması da birazcık daha günümüz edebiyatının sınırlarının dışında, insanların alışageldiği söylemin dışında ve belki okurların beklentilerinin dışında bir şeyler yazmakla ilgili. Yoksa şathiyenin hem İslâm edebiyatında hem İslâm düşüncesi içerisinde bir form olarak yeri var, manaları var zaten. Dini, metafizik, sosyal içerikli şathiyeler gibi değişik tarzda şathiyeler yazılmış. Onları birebir sürdüren bir çalışma olduğunu iddia edersek yanlış olur. Ama oradaki ruhtan faydalanarak, o tesiri ortaya koymak için metinleri bir araya getirince, bugünün şartlarında böyle bir metin ortaya çıktı. Davul Tozu’nu yazdığımı bilmiyordum! Bir gün elimdeki metinlerin bir kısmının bu ruhu taşıdıklarını, beraber bir yerde durabileceklerini düşündüm. Daha sonra -ki ikisinin arasında yaklaşık on yıl var-, yine bir araya gelen başka metinler topluluğu da Avarakasnak’ı oluşturdu.

Son olarak şathiyenin ben kokusu taşıyan ama benlikten kurtulmanın ifadesini dile getiren bir tür olduğunu; dava ile meydana çıkar gibi yapıp dava sahiplerine hücum etmenin, ben dermiş gibi yaparak benliğe savaş açmanın ifadesi olduğunu eklemeli. Bireysel ve toplumsal benliğe…

Bu kadarla yetinip Avarakasnak’ı okurlara emanet edelim. Sözümüzü işimizden öteye uzatma gafletine düşmeyelim.

Bu iki kitabınızın türü konusunda da sanırım çok şey söylenebilir. “Anlatı” demiş yayınevi.

Yayınevinin anlatı demesi şu: İlkini ben kendim editörlüğünü yaptığım bir yayınevinden bastırmıştım. Orada anlatı koymuştum adını. Fakat Davul Tozu çıktığında, bazı mecmualarda tanıtımlar yapıldı. Basın yayın kuruluşlarında yer verildi. Mesela onlardan birisinde “şiir” diye tanıtılmıştı kitap. Sanıyorum üslubundan dolayı şiir benzetmesi yapıldı, öyle algılandı. İlginçtir, Avarakasnak’ı yayınlarken de yayınevi bunu “şiir” olarak piyasaya sürmeyi düşündü. Orada da yine “anlatı” olmasında ısrar eden bendim. “Anlatı”dan kastettiğimiz de bilinen bir edebî türün dışında, alışılagelmiş bir biçemin dışında, belki edebî türlerin tamamından istifade eden; fakat hiçbirisine benzemeyen, daha serbest, sınırlanamayan, tanım kabul etmeyen metinlerin toplamıdır. Biz öyle dedik. Burada yapılan iş oydu. Anlatı üzerinde de edebiyat teorisi ve tarihi bakımından tartışmalar var, sürüyor hala. Kendini tamamen kabul ettirmiş -öykü gibi, masal gibi, şiir gibi, roman gibi- bir tür değil. Metinler tek başına deneme olarak da değerlendirilebilirler belki. Ama denemenin ciddiyeti -her ne kadar serbest bir tür olsa da- yine bir sınır ve tanım içerisinde yer alır. Bütün bunlardan azade olduğu için bu “başıboşluk” içerisinde, bu serazatlık içerisinde ele alınmış, kaleme alınmış metinlerin bir araya gelmesinden çıkan toplama da anlatı diye bir isim verdik. Yayınevi öyle demedi yani, her seferinde ben onun anlatı olduğunu düşündüm ve söyledim. Bu tartışmaya açık bir konudur.

Mehmet Harmancı her şeyden önce bir öykücü… Ve ilk öykü kitabını 2010’da yayımlamıştı. “Muhtemel Menkıbeler” adını taşıyan bu ilk öykü kitabınızı okurken, İslâmî duyarlığın ideolojik kalıplara dökülmeden de bir şekilde edebîleştirilebileceğini düşündük.

İdeoloji ile ne işimiz olur ki zaten! Bunu anlamış değilim. Bir kere Müslümanım diyen bir kişinin ideoloji ile ne işi olabilir. İslâm bütün ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere size verilmiş bir hediyedir. Bu hayatın her alanında sizden birtakım beklentilere sahip, yapmanız gerekenleri içeriyor. Öte yandan da içselleştirmeniz ve sonra içten dışa doğru taşırmanız gereken bir inanış. Bu böyle iken ideoloji ile ne işimiz olur, propaganda ile ne işimiz olur! Sadece olduğumuz gibi görünmek durumundayız ya da göründüğümüz gibi olmak durumundayız. Ve bu duruştan taşan ne varsa onları ortaya koymak zorundayız. Bir mesaj vermek kaygısı hiçbir zaman olmaz. Çünkü Müslümanın kendi, bütün çağlara ve insanlığa verilmiş bir mesajdır zaten. Şahit bir ümmet… Ayrıca başka ideolojilerin, dinlerin anlayışı içerisinde mesaj vermek ya da propaganda yapma kalıplarına Müslümanın sığmayacağını düşünüyorum. Ve bu öyküleri, bu neviden düşüncelere uzak, öylece yazdım. Böyle bir hedef ve tanım içerisinde olmadan o kitap meydana geldi.

Öykülerinizi yazarken bir taraftan da geleneksel olanla irtibat halinde olduğunuzu düşündük. Daha doğrusu geleneksel anlatılarımızla bir diyalog halinde olduğunuz kesin.

Şimdi gelenekle bağlantı da bana zait geliyor, fazladan geliyor. Gelenekle bağlantı içerisinde olmak ne demek! Biz gelenek olmalıyız. Gelene eklenip yolumuza devam etmeliyiz. Bir bütünün içerisinde olduğumuzu, onunla gönendiğimizi bilmeliyiz. Ondan yararlandığımızı ve bizi onun var ettiğini bilmeliyiz. Biz gelenekle iç içe var olup, gelenekle birlikte varlığımızı sürdürüyoruz. Gelenin eseriyiz, geleceğin geleneği de biz olacağız. Bundan dolayı gelenekle bağlantı ifadesi edebiyat tartışmalarında konuşulan bir şeydir ama bu hissiyatla, bu bakış açısıyla da ele almış değilim yaptığım işleri. Zaten geleneğin içindeyiz biz, ne zaman dışına çıktık da tekrar içine döneceğiz. Kim çıktıysa o dönsün. Bir gelenekten gelmiyor, o sayede var olmuyorsak biz nereden geldik. Kimiz. Bun ları gerçekten anlamıyorum. Biz geleneğiz, gelecek de biziz.

Sinema ve öykü yazarlığı arasında nasıl bir bağlantı var? Var mı? Sizin bu konuya bakışınız nasıl?

Sinema sonradan ortaya çıkan ve kendini sanat türleri arasında kabul ettiren bir tür. Öykü ile tabii olarak ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Sinematografinin öykücüleri etkilediğini, öykücülerin de sinemayı, sinemanın en temel ayaklarından biri olan senaryoyu kurduğunu bunu bizzat öykücülerin senaryo yazarak yahut da senaristlerin öykücülerden yararlanarak yaptığını düşünüyorum. Bu bakımdan artık yaşadığımız çağda ikisi birbirinden çok uzak türler değiller. Ve birbiriyle etkileşimleri inkâr edilemez derecelere ulaşmış durumda. Bu sebeplerden ötürü de benim dikkatimi çeker. Yani hikâye ile ilgilenmem, öykü ile ilgilenmem çok daha eskilere gider. Ama sinema ile ilgilenmeme de vesile olanlardan birisi öyküdür. Bugün öykücülerin -en azından bazılarının-dilinde sinemanın bariz bir etkisini görmek mümkündür. Ve sinema bugün inkâr edemediğimiz, öte yandan da baş edemediğimiz bir disiplin olarak, bir sanat dalı olarak karşımızdadır. Bir problem alanı olarak da karşımızdadır ve bununla ne yapacağımızı düşünmek zorundayız. Bununla ilişkilerimizi nasıl geliştireceğimizi düşünmek zorundayız. Bu ilişkilerimiz hem bizim yaşamımıza hem de yazdıklarımıza etki ediyor. Uzak kaldığımızda eksik kalan şeyler var mı, beraber yürüdüğümüzde bizi yoldan çıkaracak neler barındırıyor bunu düşünmek lazım. Bunlar üzerinde kafa yormak, belki tartışmak ve hayırlı bir birliktelik çıksın diye uğraşmak mümkün olabilir. Öykü ile sinema arasındaki ilişki, bu dereceden bir ilişkidir. Yoksa öykünün popülizme kurban edilmiş bir kısmı olduğu gibi belki çok daha fazla, çok daha önce popülizmin bir aygıtı, üreteci olarak sinema, insanlığın da canına okumaktadır. Bunu da yine öykünün estetiği ve öykücünün ince bakışı ile yontmak, düzeltmek acaba mümkün olabilir mi? Öykücü sinemaya ruh ve değer, sinemacı öyküye renk ve perspektif katabilir mi?

Hâlâ yayımlanmakta olan Yürüyüş dergisinin de kurucususunuz. Başka dergiler de çıkardınız. İnternette yayınlarınız oldu. Yayınevi editörlükleri… Yayıncılık faaliyetlerinizden bahseder misiniz?

Lise yıllarında biraderim Abdullah ve arkadaşım Hakkı Biçer ile birlikte, liseden başka arkadaşların da katıldığı bir dergi (Fetih) çıkardık mesela. Ondan önce de Abdullah ile birlikte duvar gazetesi türünden yayınlar yaparak, bağımsız olarak kendi aramızda bu işlere bulaşmışlığımız vardı. Daha sonra ciddi olarak lise yıllarında Fetih dergisini çıkardık. Hakkı (Biçer), derginin mizanpajını daktiloda yapıyordu. Fotokopide çoğaltıyorduk. Resimleri, çizimleri de vardı. O günlerden beri çok değişik mecralarda basılı yahut dijital ortamlarda yayıncılık ile uğraştım. Bu yayıncılık hikâyesi benim hayatım için uzun bir hikâyedir aslında. Çok günlerimiz tasarım için, dizgicilerin, grafikerlerin ofislerinde, onlara dergi yaptırmak çabası ile geçti. Fetih’ten başlayarak hem kendim çıkardığım, yönetiminde bulunduğum hem de bir şekilde çıkarılmasında katkıda bulunduğum birçok dergi oldu. Yayınevi çalışmaları oldu, yayınevi kurduğum oldu. Birkaç yayınevinde hem kurucu hem editör olarak görev aldım. Okumak ayartıyor insanı, yazmaya başlıyor. Belki yazmak da ayartıyor insanı, yayıncılıkla uğraşmaya başlıyor. Belki bunu böyle anlatmak mümkün. Bi şeyler yapayım, iyi şeyler yapayım derken, insan bildiği işlere girişiyor öncelikle. Oradan bir iyilik çıksın istiyor. İnsan onları yaparken aklî bir saikten çok böyle bir motivasyonla böyle bir enerji ile işe girişiyor. Zaten bizim zamanımızda yazan üç kişi bir araya geldiğinde dergi çıkartmaya koyulurdu. Dergi çıkaramasa bile en azından bir dergi hayali kurulurdu. Biz bu hayali gerçekleştirenlerden olduk. O günlerden sonra da yıllarca bir taraftan bu işe emek verdim, vakit harcadım. Mesela Absürdistan’ıçıkardım tek başıma. O da fotokopi yoluyla çoğaltılıyordu. Yayıncılık hikâyeme girersek söz çok uzar. Okurken aşka geliyorsunuz yazmaya başlıyorsunuz. Bir kısım yazanlar da biraz daha heyecana kapılınca yayıncılıkla uğraşmaya başlıyorlar. Ben işin içine öyle bir girdim ki bu yayıncılığın kitap yayını, dergi yayını, daha sonra pek çok internet yayıncılığı oldu, onların hem yöneticisi hem yazarı olarak bir şeyler yapmaya çalıştım.

Genelde yayıncılık, özelde dergicilik sancılı bir iş. Böyle bir derdi neden ediniyorsunuz?

Bunun açıklamasını bilseydik belki uğraşmazdık. Açıklamasını bilmediğin için uğraşıyorsun. İyi şeyler yapma arzusuna kapılıyorsun. Bildiğin yerden başlıyorsun. Sözlerini kendi çerçeven içerisinde söylemek arzusuna kapılıyorsun. Ya da okurken, yazarken içinde bulunduğun ortamda şu da olsa dediğin şey üzerine kalıyor bazen ve sen yapıyorsun. Ondan dolayı sancılı bir iş, bir taraftan eğitici, bir taraftan da yıpratıcı bir iş. Onun için insanların bunu hesaplaması lazım. Yayıncılığa harcadığım vakit ile yazarlıkta neler yapabilirim, yazmak için kaybettiğim zaman ile okuyarak nerelere ulaşabilirim, okumaktan dolayı boşa geçen ömründe de daha hayırlı işlerim olabilir mi, diye insanların kendisine sorması gerekiyor. Bir muhasebe gerekiyor. Ne de olsa hayırda yarışmak esas bizim edebimizde.

Bazı çevreler edebiyatçıların edindikleri Müslümanca dertleri dillendirmelerini kabullenemiyor. Söylemleriyle, edebiyatçıdan İslâm davetçisi mi olur, demeye getirenler gördük. Ne dersiniz?

İslâm çağlara yapılmış bir davettir, sürmektedir, daimîdir, devam edecektir. Edebiyatçıdan İslâm davetçisi, falandan İslâm davetçisi olur mu olmaz mı tartışması abesle meşgul olmaktır. Daha önce verdiğim cevapla da birleştirebiliriz bunu. Öncelikle imanını ikrar ettikten sonra ferde düşen, onu yaşamaktır. Her şey bundan ibarettir. Bunun sonuçları ortaya çıkmaya başlar ve “ya ben öleyim mi, söylemeyince” diyen Yunus gibi söylemeyince sıkıntıya düşenler, söylemesi gerektiğine inananlar söylemeye başlarlar. Bu söylediklerinden de şifa bulanlar oluyorsa, yol gösterenler oluyorsa, bu izleri takip ederek Kaf Dağı’nı aşmaya gayret edenler oluyorsa, onlara kim niçin bir şey söylesin? Bu neden eleştirilsin? Bunu anlamak mümkün değil. Biz hakikatin, hikmetin peşindeysek; hakikat ve hikmet Müslümanların aradığı bir şey olduğu kadar, Müslümanlarla beraber olan bir şeydir de. Ve Müslümanların söyleminde, eyleminde vaki olması gerekir. Ondan dolayı da hakikat ve hikmetin ortaya çıkması, hikmet nurunun parlaması nerede zuhur etmişse oradan insanlar alacaktır. Sen İslâm davetçisi ol, sen İslâm edebiyatçısı ol, sen de falan ol diye bir tasnif olmayacağı gibi insanlara buradan kalkarak yön ve şekil vermek de doğru olmaz. Esas olan, olmaktır. Olmanın peşinde olan insanlar, her yaptıkları işi oldururlar. O işle birlikte kendileri de olurlar ve zamanla o oluşa tabi olan başkalarının da olmasına yardımcı olurlar. Esas olan budur. Buna sınır koymak, buna tahdit getirmek, öyle belirlemelere gitmek bence doğru değil. Hikmet ve hakikat yolunda yürüyenler, onu buldukları yerde mutlu ve mesrur oldukları gibi “işittik, itaat ettik” deyip, o yola uyarlar. Yanlışsa yönlerini düzeltirler, doğruysa ısrarla devam ederler.

Peki, kitaplarınızın yayın sürecinden ve önümüzdeki günlerde çıkacak kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Çok şükür, 2009’dan beri yayınlamayı düşündüğüm, yani 2009’a kadar beklemiş çalışmalar vardı. O çalışmaları bir çerçevede toplayıp, 2009’da yayınlamak üzere niyet ettik. Fakat araya hem yayıncılarla görüşmeler girdi, hem askerlik girdi. 2010 yılında başlayan bir yayın imkânı oldu ve devam ediyor. Bu süreç içerisinde, yayınlamayı düşündüğüm epeyce bir çalışma birikmişti. Bunlara genel bir çerçeveyi 2009’da çizmiştim. Ondan sonra 2010 yılında öykü kitabı yayınlandı ki Muhtemel Menkıbeler bu yayın işini belirleyen bir kitaptı da aynı zamanda. Çünkü öykü kitabı yayınlanmadan başka şeyler yayınlamamak şeklinde bir düşüncem vardı. Konuştuğumuz işin erbabı dostların, arkadaşların da görüşleri bu yönü gösterince bu görüş kuvvet kazanmıştı. Onun için kitapları yayınlamanın peşinde değildim. Yıllardır yayınlanmayı bekleyen kitaplar vardı, tamamlanmayı bekleyen kitaplar vardı. Bu süreç ilk öykü kitabının yayınlanmasıyla başlamış oldu. Ondan sonra da “İslâm Felsefesinde Metaforik Üslup” diye felsefeyle ilgili bir çalışma, daha sonra “Avarakasnak” diye Davul Tozu kitabının kardeşi sayılabilecek kitap çıktı. O yayın sürecek, nasip olursa. Sırada, bu günlerde çıkması beklenen “Şarkılar Onu Söyler” diye bir kitap var. O da yine, 2009’a kadar giden başka bir derdin eseri. Orada da görüştüğümüz, konuştuğumuz, tanıştığımız arkadaşların, gençlerin istekleri üzerine, ne dinleyeceğiz, ne yapacağız ya da dinlediğimiz şarkılarda bulunan motifler, anlam düzeyleri, katmanları nasıl anlaşılmalı gibi sorulardan ortaya çıkmış bir çalışma. Orada amatörce bir çaba vardı. Dinlenebilecek eserleri toplamak, onları zaman zaman ders gruplarında, değişik ortamlarda denk geldikçe konuşmak, yorumlamak üzerineydi bu çalışma. Bu sene kısmet oldu. Albüm-kitap projesi halinde bastırmak imkânı bulduk. Ve “Şarkılar Onu Söyler – Müzik Dinlemeye Giriş-” diye bir kitabı oldu bu projenin. Üç de CD’si var. “Hamdım Piştim Yandım” diye isimlendirdik. Birinci albüm türkü albümü “Hamdım”, ikinci albüm şarkı albümü “Piştim”, üçüncü albüm de ilahi albümü “Yandım” şeklinde isimlendirildi. Orada birtakım eserler seçildi. O eserleri temel alarak ve daha başka şeyleri de gözeterek bir kitap ortaya çıktı. Bu çalışma, sanıyorum, sizin dergi yayınlandığında, çıkmış olacak. Arkasından yine on yılı aşkın bir süredir bekleyen Şam ile ilgili yazılar vardı, o da gezi notları, Şam hatıraları ve Şam fotoğraflarını birleştiren, fotoğraf albümü ve kitap şeklinde tasarlandı. O yayınlanacak. Davul Tozu’nun ikinci baskısı da çıkmak üzere. Davul Tozu basıldığı yıllarda çok sınırlı çevrede bazı insanların ulaşabildiği bir kitap oldu. Birinci baskı nerdeyse elden ulaştı insanlara. Piyasaya çıkmadı, vitrinlerde görülmedi desek yeridir. Ondan dolayı şimdi bu bir nevi ilk baskı gibi de olacak. Arkasından da inşallah, başka kitaplar var, sırasını bekleyen… Ya nasip! diyelim.

Hocam, bu güzel sohbetiniz ve bize ayırdığınız vaktiniz için teşekkür ederiz.

Estağfirullah.

Etiketler
Devamı

Mahalle Mektebi

Bu bölümde çok yazarlı yazılara, röportajlara ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bu İçeriğe 1 Yorum Var : “Mehmet Harmancı İle…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir