Mehmet Harmancı – Katranlı Bir Yılan Hikâyesi

Mehmet Harmancı – Katranlı Bir Yılan Hikâyesi

Arabalar dolusu gelirlerdi: Gürül gürül. Gelişlerini gürleyen gök, kararan bulutlar haber verirdi bana.

Dağlar serilir, yollar çözülürdü. Onların gelişiyle. Gonca açar gül olur, söz dönüşür bülbül olurdu. Taksilerin kapıları açılıp da ayaklar topraklarla buluşunca; kararan gök rahmet olarak kucaklaşırdı arzla. Öte yandan da güneş gürlerdi insanlara. Kapıdan girişleriyle birlikte, tek odadan müteşekkil evimin dört bucağı ışırdı.

Bağdaş kurar, otururduk. Onca kalabalığa rağmen darlık olmazdı odamızda/aramızda. Okurduk. Okudukça gözden göze, gönülden gönüle açılmış yollar genişler, görüş mesafemiz artar, yüreklerimizde damıtılmış bir dinginliğinbestesini bulurduk.

Huzura açılan kapıyı her seferinde büyütmek güzeldi ama o, rahatsızlık vermekteydi. Okurken dinlemez, dinlermiş gibi yapardı. Onun sahteciliğini gözleri ele verdi. Göz göze gelişlerimizde içim ürperdi. Üşüdüğümü hissettim bir anda. Hem de iliklerime kadar. O ne soğuk bir bakıştı; yılan gibi.

Bu fikrim, diğer dostların hisleriyle birleşti. Onlardan onun yanında oturanlar, titreşimi kaybettiklerini söylediler. Omuz omuza verilip, yürek yüreğe kurulan halkalarda; hiza tutturmuş kalpler aynı dalgalarla kucaklarken içten içe birbirlerini ona gelince ayar tutmuyordu.

Yine de “nahnu nahkum biz-zâhir” dedik. Görünüşe göre hükmetmeye mükelleftik. Sesimizi kesip, gönülden dinledik.

Onlar gelmeye; huzur getirip, ümit bırakarak; gitmeye devam ettiler. O da geldi-gitti, onlarla.

Ta ki kimsenin gelmediği ve kimseye gitmediğim güne vardım. Evimde oturmuş/ okuyordum. Ahşaptan derme çatma rafların arasında, kitaplara ilişmiş, yılanı gördüm. Göz göze geldik. Aynı ürperti kapladı içimi yine/yeniden. Elimdeki kitabı sıkı tutup, diğerlerini kurtarmak için beklemeyi denedim. Korkudan kurtulup, sabrederek; başardım da. Ma-i müstamel akıtan kanallardan biriyle çıktı evimden.

Olanları, gelenlere anlattığımda; içlerinden adı Mustafa olan; “katran”, dedi “en iyi korunma yöntemidir, yılanlardan”.

Bir kez daha o soğukluğu göze alamadığımdan kent merkezine inmeyi yeğledim. (Kerhen!) Kentin orta yerinde, iş merkezleriyle kaplı bir alanda bir barok cami gösterdiler bana. Onun yanında aktarlar varmış. Katran onlarda bulunurmuş.

Hayalimdeki, eciş bücüş, içice girmiş aktar dükkânlarını bir yana bırakıp; üç yüzü beton, bir yanı alüminyum doğrama kapı olan bir aktar ticarethanesiydi, girdiğim. Yazıhanedeki adam, rüyalarımdaki ak-uzun sakallı, yuvarlak tel çerçeve gözlüklerinden ölçü-tutmaz derinlikleri seyreden, arkadan düğmeli poturu, yakasız gömleği, cepkeniyle; dertlere deva öneren aktarlara hiç benzemiyordu. Ama yine de yüzüne gizlediği; sizi teskin eden; bir aydınlık yoktu desem yalan olur. Neyse aldık katranı bu adamın şifahî prospektüsü ile birlikte. Eve geldiğimde akşam olmuştu ama akşamın farzından evvel bu işi yapmadan da edememiştim. Düşüncem, ışığı azaltacak, şefkati üşütüp mekânı daraltacak yılanlardan kurtulmak, bir an önce kurtulmaktı.

Günlerden bir gün, gök gürlemişti birden! Ve bulutlar yine/yeniden kararmıştı. Onlar geldiler. Taksiler güneşi boşaltıp rahmeti indirdiler. O da onlarla. İç kapıdan girişe gelince onda, o güne dek görülmemiş değişiklikler. Boydan boya katranla sıvanmış kapı pervazına, önce baktı, sonra gözlerini kaçırdı. Ardından kendi de başladı kaçmaya. Ama uzaklaşamadan yerde siyah, zift gibi bir madde olup kaldı.

Kapıdan girişimiz, büyücek odamıza daha yoğun bir aydınlık olmuştu, bu kez.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>