Öykü

Mehmet Kahraman – Azar Azar Biriken

Mehmet Kahraman – Azar Azar Biriken

Elinde karısının gençlik fotoğrafıyla tabutun başında duruyordu Hikmet. Omzu düşmüştü, gözleri kanlıydı. Başın sağ olsun Hikmet, Allah sabır versin, dedim. Baktı sadece.  Konuşmaya mecali yoktu. Kendini nereye koyacağını bilemediği bir zamanın içindeydi.

Bir ölünün başında ne konuşulabilirdi ki? Sevgi, aşk, sonsuzluk, hayat arkadaşı… yalnızca bir fotoğraftı bundan böyle.

O fotoğrafı bazı akşamlar, son çayımızı yudumlarken görürdüm elinde. Efkâr dağıtmak için yaktığı sigaranın dumanı arasında, yıpranmış siyah-beyaz fotoğraf kim bilir hangi anıları saklıyordu ardında. Mahrem sayılabilecek pek çok hatırayı dinlemiştim kendisinden. Aslında anlatılmaz bunlar… diye başlar, evlendiği günden bugüne eşiyle yaşadıkları iyi günleri, kötü günleri anlatırdı. O vakit bambaşka bir kimliğe bürünür, tanıdığım, bildiğim adamdan öteki Hikmet’e geçerdi. Hangisinin gerçek, hangi halinin rol olduğunu hiç bilemezdim. Anlatırkengözleri buğulanır, elleri titrerdi. Onun sonsuzluğuna girer, eşi bulunmaz bir dinleyici olurdum o an. Başkaları gibi dinlediğimi göstermek için evet, ya, gibi anlamsız ifadelerle karşılık vermem gerekmezdi. Hiç göz göze gelmeden, hatta yüzüme dahi bakmadan anlatırdı. O anlatırken benim boğazım yanardı. Yutkunurdum. Fotoğrafa uzun uzun bakar, susardı Hikmet.

Herkes kendine yakın bulduğunu sever, kendine yakın bulduğuna üzülür. Beni diğerlerinden ayıran neydi? Oysa ben de ötekiler gibi adıyla çağırıyor, Hikmet bir çay getir ağzımız kurudu, diyordum aramızdaki yaş farkına rağmen. Hâlbuki benim ona, Hikmet ağabey, demem lazımdı. Terbiye denen şey nerede kalmıştı? Müslüman ahlakı büyüğe saygıyı gerektirirdi. Neden ağabey demediğimi bilmiyorum. Şehirli ukalalığı olsa gerek. Fakat Hikmet’in bunları dert ettiğini duymadım. Hoş, dert etse ne yapacak? Adının sonuna “bey” eklenecek bir meslek değil ki çaycılık. O, en çok “efendi” denmesine bozuluyor. Kapıcı mıyız biz, diyor. Bugüne bugün şerefimizle, alın terimizle para kazanıyoruz, alın terimizi yiyoruz. Bütün bu konuşmalar o ulvi saatte gerçekleşiyor… Beyaz önlüğünü bir doktor gibi kol uçlarından tutarak çıkarıyor, aynanın üstündeki çiviye özenle asıyor. Görünmeyenleri, bilinmeyenleri, duyulmayanları, dile gelmeyecek olanları o kısacık anda görüyor, biliyor ve anlıyorum. Her şeyi, aklıma gelen her şeyi söylemek istiyorum, ama söyleyemiyorum. Güzel söz, güzel bir söz söyleyebilsem; onun imtihanına küçücük bir katkım olsa ve benim söz ağacım gökyüzüne uzayıp gitse. Sevinse Hikmet. Hafiflese.  Kalbine mukabil bir kalbin var olduğunu bilse… ve unutsa kendini, paylaştıkça azalsa acıları… bir anlık da olsa.

Şimdi bütün yaşadıkların bitecek mi Hikmet dedim içimden, tabutu omzuna aldığında. Ne düşündün o an? Sadece o an? Hiçbir şey düşünemedin mi yoksa? En çok neye üzüldün? Yaşasaydı da varsın yatsın mı… İnsan sonunda toprağa gireceğini bile bile neden pişman olacağı şeyler yapar? Bilmiyorum Hikmet. Bizi neyin esir aldığını ve bizim o şeye neden esir olduğumuzu bilmiyorum. Bilmediğim şeyi sana nasıl söyleyebilirim. Senin hissettiğini ben hissetmezken sana ne diyebilirim? Damdan düşenin halini damdan düşen anlar. Sabret Hikmet. Herkesin dediği gibi. Başın sağ olsun. Allah taksiratını affetsin.

Hocanın söylediklerini düşün ve üzülme.Her şey biz insanlar için demiştin ya iki gün önce, hatırlıyor musun? Ve eklemiştin: Allah bizi yüksek yere hazırlıyor da onun için bütün bunlar. En zor sınavlar büyük mevkiler için değil midir? Siz çok çalıştınız, bey oldunuz. Ben okumadım, adım çıplak kaldı. Siz çürüttüğünüz dirseğin karşılığını aldınız. Onun gibi. Biz de inşallah öte dünyada alırız karşılığını… Eşini kabre koyarken ve onun üzerine toprak atarken ben, söylediklerini hatırladım. Senin tam karşında bir mezar taşına oturmuştum. Üç kulhü ve bir Elham okudum sevabına. Sonra boş kalınca zihnim, dünyalık olmasın diye konuştuklarımızı hatırlamaya çalıştım. Yaptıkların, yapmadıkların, ama yapmaya çalıştıkların sonra, keşke dediklerin, hayallerin, hiç gerçekleşmeyecek hayallerin. Açıkçası, bundan ne ders çıkartırım diye idi gayretim. Ama mezarlıktan çıkınca şunu fark ettim: Aldığın bütün dersler, tamam, artık tövbe ediyorum dediğin sözler mezarlıktan çıkıp da dünya ile karşılaşınca unutuluyor… yine kızıyorsun, birilerini kırıyorsun, pişman olacağın işler yapıyorsun, ben diyorsun hep; ben, ben bunu hak etmiyorum, bana bunu yapamazsın… Unutuyorsun Hikmet. Kendini bile.

Eşimin günden güne eridiğini görmek ve ölecek olduğunu bilmek beni nasıl bunaltıyor anlatamam size. Eve vardığımda gözlerimin içine bakıyor. Yatağında güç bela kımıldıyor. Hareket edince de ağrıları artıyor. Kızım… annesinin bir dediğini iki etmiyor, bütün ihtiyaçlarını gideriyor. O olmasaydı benim halim duman olurdu. Nasıl bakardım? Akşama kadar buradayım. Eve kendimi attığında ayaklarımı hissetmiyorum bile. Karımın yanına oturuyorum. Biliyorum, konuşmak istiyor. Güzel güzel konuşmak istiyor. Ama ağrıları izin vermiyor, kızıyor, sinirleniyor. Öleyim de kurtulayım diye bekliyorsun değil mi? Doğru, sana da karılık yapamıyorum. Hakkın var, ben ölünce hemen birini alırsın. Niye böyle konuşuyor? Hastalığından, acısından, biliyorum. İnsanın öleceğini bilmesi nasıldır? Korkuyor, nefesi tıkandı mı gözlerini belertip bakıyor. Bir şey yiyemiyor, zorla yediriyoruz kusuyor. Doktor söyledi, az ömrü kalmış. Allah’tan umut kesilmez bile demiyorlar artık.

Yine de sen umudunu kesme Hikmet demekten başka elimden bir şey gelmiyor. Bir sigara yakıyoruz karşılıklı. Oğlanı eve gönderiyor. Tabureleri çay ocağının önüne çekiyor, çok değil, bir saat kadar oturuyoruz. Ben olmadan uyumuyor diyor. Gömleğinin cebinde taşıdığı fotoğrafı gösteriyor. On dokuz yaşındaymış evlendiklerinde. Yirmi üçünde çekilmiş fotoğraf. Oğlu doğduktan sonra. Çok güzeldi o zamanlar diyor. Nasıl âşıktım bir görsen. Böyle bir kıza âşık olunmaz mı? Çok da hamarattı. Öyle güzel yemekler yapardı ki, parmaklarını yerdin. Beni şişmanlatmak için çok uğraştı ama bünye işte, olmadı.

Hep iştahla yedim yemeklerini. Birbirinden tatlı üç çocuk verdi. Allah bahtlarını açık etsin hepsi sağlıklı doğdu. Her şey iyi idi yani; tek sıkıntımız maddiyattı. Rutubetin eksik olmadığı iki göz bir gecekonduda günlük serzenişleri saymazsak, kavga etmeden, Allah ne verdiyse yaşayıp gidiyorduk. Sonra bu hastalık çıktı. Önce evin havası değişti, sonra bizim… Ufak ufak biriktirmeye uğraştığımız mutluluk, huzur yavaş yavaş kaybolup gitti. Birbirimizin yüzüne bakmaya korkar olduk. Kimse karşısındaki o derin ifadeyi görmek istemiyordu. İlk zamanlar bir şey yokmuş, her şey yolunda gidiyormuş gibi yaşamaya çalıştık. Annelerinin iniltileri artınca, kusmuk kokusu odayı doldurunca ve gelen giden azalınca… İşte o zaman anladık hiçbir şeyin yolunda gitmediğini.

Hangimizin hayatı yolunda gidiyor ki? İnsan dertsiz olmaz. Evet, zor, hem de çok zor. Bak bana, ne yapıyorum? Yattığım yerden seni düşünüyorum. Kendimi senin yerine koyuyorum. Televizyonun karşısına geçip nevaleler eşliğinde güzel bir gece geçirebilecekken… Senin hayat arkadaşın için üzülüyorum. Hayat arkadaşı, ne güzel bir kelime! Hayatına arkadaşlık ediyor, sevincini paylaşıyor, acılarını azaltıyor, sıkıntılara birlikte göğüs geriyorsunuz, en önemlisi de yalnız olmadığını biliyorsun. Bir hayat arkadaşım olsaydı, geceyi televizyonla değil de onunla konuşarak geçirseydim. O ve ben, bütün gece. Başını dizlerime koymuş gökyüzüne bakarak… Öyle olmuyor değil mi? İnsan evlenmeden önce böyle hayal ediyor ama. Adam, kadının elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecek. Her gün elinde çiçekle gelecek. Cümle başları sevgi sözcükleriyle bezenecek… Kadın, adamın eve yorgun geldiğini anlayacak, kapıyı güler yüzle açacak. Yemek hazır olacak. Eksik saymaya başlamayacak… Bu arkadaşlık zor be Hikmet. Siz nasıl geçirdiniz yirmi dört yılı?

Hikmet, geçen yirmi dört yılı anlatıyor. Bu kadar güzel yaşanabilir bir hayat. Hiç mi üzülmedin, hiç mi sıkılmadın. Dertleriniz olmadı mı? İki göz odada. Yaşanırken acıtıyor sadece, diyor. Şimdi anlatınca bir şey hissetmiyorum. Ben evin reisiyim, hayatımı kabul etmediğimi yüzümde bir görsünler, hiçbirini tutamam o iki göz odada. Kim yaşamak ister ki öyle yerde. Kokuların rüyalara girdiği bir evde. Ev demeye bile bin şahit lazım. Ama hiçbiri de şikâyet etmez yaşadıklarına. Bunda hanımın emeği büyük. İnkâr edemem. Çocuklar çok katlı binalara, tiril tiril elbiselere, jelatinli yiyeceklere heves edip beni zor durumda bırakmadır çok şükür. Muhakkak içleri gitmiştir, onların yerinde olmak istemişlerdir; ama hiçbir zaman şeytanın tuzaklarına, nefsin isteklerine boyun eğmemişlerdir. Benim en büyük kazancım işte budur.

O an kendi kazançlarımı düşünüyorum. Benim böylesine övüneceğim, gururla konuşacağım bir kazancım var mı? Bugün ve sonrasında haneme yazılacak olan nedir? Gönül rahatlığıyla konuşabilseydim eğer, şimdi bu halde olmazdım. Ne geçmişin elinden yakamı kurtarabiliyorum ne de yarına huzurla bakabiliyorum. Oysa Hikmet en zor gününde bile hayal kurmaya devam ediyor. Çoğunluk eşiyle birlikte süslüyorlar hayallerini. Ev bark değil onunki, hacca gitmek, kutsal topraklara yüz sürmek. Yokluk mudur insanı dine yaklaştıran merak etmiyor değilim. Elinde para yok ama hacca gitmenin hayalini kuruyor. Hem de nasıl? Yanıyor resmen. Birlikte durağa doğru yürüyoruz. Sesine coşku hâkim.  Dedemin evinde duvarda asılı bir kilim vardı, diyor, Kâbe işlemeli. Dedem o kilime bakar bakar ağlardı. İşi olmadı mı duvarın karşısına oturur, saatlerce Kâbe’yi seyrederdi. Sanırdın ki tavaf ediyor. Kendinden geçerdi; yüzü parlar, gözünden boncuk boncuk yaşlar akardı. Yıllarca para biriktirmek için çalışmıştı. Tam parayı denklediğinde amcamın oğlu hastalanmış. Bütün parasını ona vermiş. Ömrü yetmedi gidip görmeye. Dedem vefat edince Kâbe işlemeli kilimi ben evime astım. Dedemin vasiyetiymiş gibi haccetmenin hayalini kurduk hanımla. Fakat hiçbir zaman paramız olmadı gidecek kadar. Bundan sonra olur mu? Allah kerimdir.

Otobüs gelene dek hayallerden konuştuk Hikmet’le. Eşinin hayallerinden, oğlununkinden, kızından; sonra benim hayallerimden… Kısa zamana çok söz sığdırdık. İmtihan bu ya, diye başlayan cümleler kurduk. Daha konuşacak çok şeyimiz vardı, ama onun otobüsü geldi.

Sabaha doğru telefon çaldı. Uzun uzun. Rüyamda çalıyor zannettiğim için kalkmadım ilkin. Birkaç dakika aralıklarla tekrar aranıyordum, fakat gözümü açmak imkânsızdı. Rüyada olmadığı belliydi. Ahizeyi kaldırdığımda, iki kelimelik bir cümle duydum. Karım öldü. Ne diyeceğimi bilemedim. Hikmet kesik kesik soluyordu. Arkadan sesler duyuluyordu. Çocuklar ağlıyor, dedi sonra. Hikmet… Öylesine birkaç kelime döndü ağzımda, ama cümleyi tamamlayamadım. Yanına geliyorum, dedim kapattım telefonu. Bilinçsiz bir hareketle giyindim. Kafamın içi bomboştu. Orada olsam da bir şey konuşamayacaktım. Böyle zamanlar önemlidir bilirim, birini beklersin; konuşmasan da yanında birinin olması iyidir. Gittim.

Hava yeni aydınlanıyordu. Bir odada kadınlar vardı, öbür odada iki erkek. Hikmet karısının yanındaydı. Kapı aralığından içeriyi gördüm. Hikmet görünmüyordu, başucunda olmalıydı. Beyaz bir örtü vardı kadının üstünde. Bir anda tüylerim diken diken oldu, üşüdüğümü hissettim. Oğlu geldiğimi haber verdi. Geldiğinde gözleri kıpkırmızıydı. İçli içli nefes alıyordu. Sarıldık. Öldü, dedi sessizce. Dışarı çıktık. Evin önünde dikeldik. Aklımda bilinen cümleler vardı, soğuk, sıradan, ruhsuz… söylemek istemiyordum onları, duygusuzdu. Hikmet de biliyordu bütün bunları, unutmuştu ama, hatırlayamazdı insan canı yanarken. Tek kelime etmedim. Öldü işte kardeşim ne yapalım diyen bir çığlık vardı içimde. Oyuncağını kaybetmiş bir çocuğun mahzun duruşu gibi geliyordu bana. Onun bağrına düşen ateş bende herhangi bir tesir uyandırmıyordu. Acıyordum biraz, sanki eşini ben öldürmüşüm de kendimi affettirmek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Söyleyecek bir söz bulamasam da orada oluşumla ona teselli vermek istiyordum. İnsanlıktı sonuçta bu. Çocukken Kuran kursunda öğrendiklerimden kalan kırıntılar bana burada olmayı öğütlüyordu. Cenaze salası verilirken o günlerden kalanları hatırlamaya çalışıyordum. Her nefis ölümü tadacaktı. Tatmak. Bu nasıl bir tadıştı. Düşünceler ortama göre şekilleniyordu. Ne kadar istesem de başka bir şey düşenemiyordum.

Güneşin doğuşuyla birlikte ortalık hareketlenmişti.

Cenaze yıkama işlemleri başlayacaktı. Kadınlar ayaklanmıştı. Bir köşeye büyükçe bir kazan yakıldı. Avlunun bir köşesi brandayla çevrildi. Hoca hanımlar geldi, dedi oğlu Hikmet’e. Birlikte gittiler.

Hikmet oğluyla içeri gidince eve geldim. Doğruca banyoya gidip duş aldım. Banyo lifiyle iki kere sabunlandım. Gözlerimi kapattığımda onu görüyordum. Bana anlattıklarından oluşan bir film dönüyordu zihnimde. Evliliklerinin ilk yılları… evin içinde neşeli sesler, doyumsuz saatler, doygun bir ruhla kalkılan sabahlar… sonra çocuklar, uykusuz geceler, gülümseyişler, ilk baba deyişleri… büyümekle gelen sıkıntılar, baş edilemeyen yaramazlıklar, söz dinlemeyen ergenlik… Baba olmak zor. Ya şimdi? Kafamdaki film zaman atlaması yaparak bugünden birkaç yıl sonrasına gidiyor. Evde üniversiteye hazırlanan küçük kızı var yalnız. Hikmet çay ocağını devretmiş, emekli olmuş. Oğlanın düğününde epey zorlanmış. Hem madden, hem manen. Her tarafa koşturmak durumunda kalmış. Haliyle yıpranmış. Şimdi yanımda olsaydın diye elindeki fotoğrafa bakıyor; göremedin mürüvvetlerini, diyor. Ev sessiz, çok sessiz. Öğle namazına diye çıkıyor, ikindiyi kılıp dönüyor. Bir yeri eksik, ne kadar zaman geçse de alışamıyor. Küçük de gitti mi kimse kalmayacak evde, bunu düşünüyor. Yalnız başına ne yapacak? Ne yapacak bilemiyor. Televizyonun düğmesine basıyor.

Hayat büyük bir çağıltıyla, ama öylesine derinden akıyor ki farkında olmuyoruz hiçbir şeyin. Sonrasında küçük izler kalsa da aslında her şey sadece yaşandığı anda kalıyor. Yaralar kabuk bağlıyor yalnız. O anı hatırlıyorsun bazı zamanlar, burnun sızlamaya başlıyor. Her şeyden kaçmak istiyorsun. Kaçış yok. Gittiğin her yerde varolmanın başka bir boyutu çıkacak karşına. Biriktirdiklerinle. Yaşamayı öğreneceksin. Bir masal kahramanı değilsin devleri alt edecek. İnsansın, canınla, kanınla insan. Düşeceksin. Kalkmayı öğreneceksin. Öleceksin. Yaşamayı öğreneceksin.

Hikmet’e söyleyeceğim sözü kendime söylüyorum. Banyo sonrası yatağa uzanmış, cenaze namazına dek, öğrenilecek olan yaşamı düşünüyorum. Öğrensen ne değişecek? Aslında anlaman ve bilmen gereken tek şey sabır diyorum. Ama söylediklerime kendim bile inanmıyorum. İnanamıyorum. İlk sınamada kaybediyorum.

Bütün gece Hikmet’i düşünüyorum. Gözü yaşlı. Tabutu omzuna alıyor. Mezardaki üstü tozlu hali. Oğluyla birlikte kefenli eşini yatırıyor yavaşça. İlk toprağı atıyor. Kadının başucunda ellerini açmış. Fotoğraflardan oluşan bir film şeridi gözlerimin kapandığı ana değin dönüp duruyor. Son kare: Kadın, derin bir uykuya kapatıyor gözlerini. Erkek, başucunda bekliyor, kadın uyanana dek.

Etiketler
Devamı

Mehmet Kahraman

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı