Mehmet Kahraman – Çevgen

Mehmet Kahraman – Çevgen

Hikâye nasıl gelir bir insana/ öykücüye? Kendini nasıl fark ettirir? Ya da bir olayı, bir durumu hikâye yapan şey nedir? Sorular çoğaltılabilir ve herkesin kendine göre bir cevabı vardır. Köksal Alver’e “apansız” ve “önü alınamaz yangınlar” gibi geldiği aşikâr. Kuşkusuz bunda yazarın görme biçimi temel etkendir diye düşünüyorum. Her insan hikâyeyi göremediği gibi, gördüğü hikâyeyi de takip etme gücü/derdi yoktur. Bu bakımdan Çevgen sonuna kadar takip edilen öykülerden oluşuyor. Öyle ki her öyküde ayrı ayrı “insanlık hallerine” dokunuyor, yaşanan dramları, unutulmuş hatıraları, modernizmin kucağındaki insana gelenekle seslenerek anlamını kuruyor.

Alver, Çevgen’le ilgili bir söyleşisinde, “Bazı kelimeler, sözcükler yakalar ya insanı. Öyle bir yakalayış,” diyor “Çevgen” için. Alver’in Erzurumlu olması, ata ve ciride olan merakı/sevgisi çevgen’i daha sıcak bulmasına neden oluyor kanımca.

Alver’in öyküleri genelde toplumsal temelli. Öykülerinde belli bir konu seçimi yok. Onun için her bakış, her duyuş öykü olabiliyor; yeter ki ‘hayata dair’ olsun. Bu yüzden öyküleri daha çok gerçeklik üzerine oturuyor. Asıl mesleğinin sosyoloji olması neye ve nereye bakması gerektiğini göstermesi bakımından önemli. Acılara, hüzünlere, fark edilemeyenlere, zulme, unutulmuşluğa, vefasızlığa bir isyan olarak çeviriyor kalemini. Yanımızdan geçen, yöremizde bulunan ama önemsenmeyen insanları, durumları ele alıyor. Bu, çaresiz bir şekilde yerde oturan bir adam da olabilir, çoktan kullanımdan kalkmış bir sandık da; fakat hayatta küçük diye bir şey yok, bir dokunuş, bir söz neler çağrıştırmaz bize. Hele bunlar çocuklukta yaşananlarsa asla unutulmaz. Alver, özellikle hatırlatmak istiyor sanki bunları. Okur açıkça bir duruma, duyuşa, vicdana davet ediliyor. Unutma, gör, anımsa diye göz kırpıyor öyküler. Yüzleri, sesleri, giysileri, camileri, iyi insanları, çocuklarla anlaşabilen-onların dostu olan ihtiyarları, hatta terk edilmiş sıraları bile anlatmaya değer buluyor. Amaç sadece öykülemek değil, değinmek ve okuru bir yere çağırmak. Abdullah Harmancı, Saklı Yara için şunları yazmıştı: “Alver’in öykülerinde dünyayı anlatan, betimleyen göz, entelektüel bir gözdür.” Yazar toplumsal ve kültürel değerlerin önemini sosyolojinin ve psikolojinin imkânlarını da kullanarak kendi öykü evreninİ oluşturuyor.

Alver’in öykülerindeki en önemli temalardan biri insan ve dolayısıyla  toplumsal  hayat.   Kişileri duyarlı insanlar bir bakıma, özlenen, olunması istenen karakterler. Sorumlu ve sorumluluklarını da belli bir oranda yerine getirme gayretindeler. Ne kadar etkililer, orası tartışılır. Çünkü olaylara pek de müdahil değiller. Sözgelimi, garda oturan adamı geç fark eden karakterimiz, sonra, ‘Sandık’taki baba figürü, ‘Bu başka hesap’taki öykü kişisi. Genel anlamda iyi insanları konu alıyor yazar. Geleneği yaşatmaya çalışan bir baba, çocuklarla arkadaş olabilen bir ihtiyar, kendini sorgulayan/hesaba çeken bir gözetmen, yaşına ve mevkisine bakmayan bir eylemci, kitaplarını oğlunun oynamasına izin veren bir baba, işini ciddiye alan ve kendini sevdiren bir öğretmen… “Evet güzel işler yapmak gibi bir çabam, bir ısrarım oldu öğretmen olduğum günden beri. Sadece ders ders koşturup, maaşı bir güzel tüketip keyfime bakmadım.” Karakterler genel anlamda hayatın ve ne yaptıklarının farkındalar. İdeal olan/ olması gereken tipler. Biraz daha ötesinde kendini sorgulayan kişiler. Sınavdasın, öyküsündeki karakter gibi. Bir sınav genelinden büyük sınava giden yolda nefis muhasebesine tanık oluyoruz. Sınav bir oyun değil. “Kendi sınavını da bir oyun mu zannediyorsun?” Bunu söyleyebilen her şeyin farkında olmalı. Farkında olmak da mesuliyeti beraberinde getiriyor. ‘Sınav boşluk kaldırmıyor’. “Kurallar” var. “Unutmanın mümkün olmadığı kurallar.” Her şeyin bittiği gibi sınavlar da bitiyor. “Kazasız belasız.” O vakit akılda başka sorular birikiyor. “Kendi sınavını neşeyle bitirip bitiremeyeceğin, her nefesinin kaydının iki yanındaki gözetmenlerce tutulup tutulmadığını, sınavın bitimine ne kadar süren kaldığını düşünmüyorsun bile.”

İnsanları ele  veren  yönleri kuşkusuz yüzleridir, bütün acı orada birikir. Yüzlerin peşine düşürüyor yazar bizi bu sebeple. Neler görüyor orada? Pek çok şey… “Sabah sporundan dönen bakımlı insanlar gördüm. Biraz önce gördüğüm yüzlerden epeyce başka olan bu yüzleri fark etmem zor olmadı.” Elemlerin, tasaların, saflığın, masumiyetin durağı yüzler. “Bakışlarım kimi yorgun, kimi hüzünlü, kimi gergin, kimi umutlu yüzlerde dolaştı durdu.” Bakmasını bilen insanın gördüğü/göreceği çok şey vardır şüphesiz. Görmek ayrı bir duyarlılığı gerektirir. İnsanın sorunlarıyla dertlenen, hayata artı bir değer katma uğraşında olan kişi bu farkındalığa sahiptir ancak. Bir tren garında bir kenara oturmuş adamı görmek bu duyuş sayesindedir. Yoksa kaç kişi girer çıkar bir istasyondan? Ve onlardan kaçı fark eder?

Alver’in öykülerinin içtimai karşılığı çok açıktır, bireyler kendi halleriyle değil, dışarıyla/etrafla ilgilidir, ancak bireyin gözünden yansır okura. “Geride açık kapının dibine çömelip içli içli ağlayan kadınlar, uykularından dehşetle uyanıp korkulu bakışları giyinen çocuklar kaldı.” Zulüm, gözyaşı, yalnızlık, kimsesizlik; kapısını kapatan resmi kurumlar, sorular… “Bütün resmi makamların kapısını kapattığı sorular.” Benzer bir hüznü “Eylemde” öyküsünde de görüyoruz. “Acziyetin gözyaşları” damla damla düşüyor. “Adil bir dünya!” istiyor. Eylemde öyküsünün en güzel yanı, bir tek kişiyle ne olacak, diye sormamak. Eğer ortada bir haksızlık varsa yaş, meslek, mevki, makam hiç fark etmez, orada olmalı insan. “Kimi zaman bir ordu olmadı mı bir insan?” Olması gereken bu değil mi? Yazar bize olması gerekenleri öyküleriyle gösteriyor sanki. Modern hayatın içine hapsolmuş insan bütün insanlıktan beri olmuş gibi yalnızca kendi sorunsalında sallanıp duruyor. Birey toplumdan gittikçe uzaklaşıyor. Bireyselleşen insan topluma yabancılaşmaya başlıyor. Diğer insanların dertleri, sıkıntıları, çaresizliklerine karşı anlayışsızlaşıyor. Buna karşı olarak yazar, başka hayatların da olduğunu incelikle ortaya koyuyor.

Mekân önemli bir yer tutuyor Alver’in öykülerinde. Çok iyi bildiği/tanıdığı yerleri yazıyor. Şehir (Konya) ilk öyküde geniş bir şekilde işleniyor. Öyle ki Konya’ya aşina olanların “Ben buraları biliyorum, buradan geçmiştim,” diyeceği kadar belirgin. Başta Mevlana müzesi olmak üzere, Sırçalı medrese, İnce Minare, Kapı ve Aziziye camileri, Sahip Ata, Tren Garı… “Kilimci Ömer, Kuruyemişçi Adnan, Çaycı Ateş amca…” Özellikle selamlanacak kişiler arasında. “Alver, yaşadığı mekânlarda kendi ruhunun aradığı bir huzuru, bir rengi, bir ışığı bulmak endişesi taşıyor.” diyor Harmancı onun için. Mekân manevi atmosferiyle dikkat çekiyor öykülerinde. Karaktere anlam katan, onu canlandıran, hatta var eden bir yer âdeta.

Cami, okul, ev en gözde mekânlar. Kimin çocukluk hatıralarında cami ile ilgili güzel anıları yoktur (istisnalar vardır elbet.). Babanın ya da dedenin elinden tutup gidilen, tespihlerle oynanan, bahçesinden korkusuzca meyve yenilen bir yerdir cami. Merkezi konumdaki camileri saymazsak hemen hemen bütün camilerin bahçesinde meyve ağacı vardır. Bilhassa dut, erik ve ceviz… Camileri anlamlı kılan iki unsur göze çarpıyor Dut Ağacı Boyunca’da. İhtiyarlar ve çocuklar; çocuklara camiyi sevdirecek büyükler. “Cami sizin, bahçe sizindir. Cami sizden, siz camidensiniz.” diyecek. Böyle büyüklerimiz var mı hâlâ bilinmez, ama dutlar ayakkabılarımızın altında ezilip gidiyor. Dut ağacına çıkacak çocuklar da kalmadı artık. Hem nasihatleri “su gibi” gelen İdris dedeler de yok. “İdris dede öldü.”

Ölen insan mıdır sadece? Bir insan yerde yatarken kimsenin oralı olmaması, kalabalığın hızla akması, “yankesiciler, kadın kesiciler, kadın kesiciler ve mersedesler.” Hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam eden insanlar. Anlatıcıyı asıl üzen şeyse insanın “yüzündeki rahatsız edici huzur.” Bir sıraya yapılan vefasızlık mesela, eskiyince atılıp giden. Anıları, yanılmışları yok sayabilir mi?

Geleneğin yaşatılması da önemli izleklerden birisi Alver’in öykülerinde. Modern hayatın saldırılarına karşı kullanılan bir durum söz konusu gelenekle. Geçmişle bağını koparmamak için derin anlamları olan simgeleri hatırlatıcı bağ olarak kullanıyor. Sandık bunun için biçilmiş kaftan. Çocukluk hatıralarına gidiş, temiz duyguların yeniden anımsanması, umudu, geleceği yansıtması bakımından önemli bir figür. Dut ağacı da öyle sözgelimi. Dut ağacıyla ihtiyarın özdeşleşmesi ve cami atmosferi oluşturan önemli bir mekân. Eskiyle yeninin çatışması (Sandık,) yaşlıyla gencin birlikteliği (Dut Ağa cı Boyunca, Oğlumun Kitapları), insanın yaşam alanlarının genişletilmesi olarak görülebilir. Geçmiş hâlâ dinamiktir onun için, bugünün insanı yaşama tutunduracak güçtür bir nevi.

Alver’in dili okuru yormayan bir dildir. Neyi söylemek istiyorsa lafı dolandırmadan söyleme yanlısıdır. Necip Tosun onun diliyle ilgili şu yorumu yapar: “Yalın, sade, süslemesiz bir biçemle öyküsünü oluşturur. Yani hayatın ta kendisiyle. O bütünüyle hayatı anlatır. Dönüştürme, değiştirme, soyutlama onun öykülerinde azdır.” Çevgen’deki öyküler hissiyatın yoğunlaştığı şiirsel bir dille akar gider. Okur daha ilk cümleden itibaren öykünün atmosferine giriverir. Öykünün duygusal bütünlüğüyle ritim aynı ahengi terennüm eder âdeta. Öykünün ne/nasıl olması gerektiğine de kafa yoran bir yazardır Köksal Alver, hal böyle olunca ilk öyküsünün girişine öykünün nasıl geldiğini paylaşır okurlarıyla. Bir hikâyenin peşine düşmek “önü alınamaz yangınlar” gibi olsa dahi öykü seven okurlar için de her yeni öykü(kitabı) okumak-arzusu “önü alınamaz yangınlar” gibidir.

Necip Tosun’un şu cümlesiyle noktalayalım: “Köksal Alver modern öykünün imkânlarıyla, kalıcı insanlık durumlarını yetkinlikle işlerken hayata dokunuyor, meselesi olan bir öykünün sağlam duvarlarını inşa ediyor.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>