Kitaplık

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

İlk kitapların okurda ve yazarda ayrı bir yeri vardır. İlk göz ağrılarıdır. Emeğin,sabrın, heyecanın, uzun bekleyişin ürünüdür onlar. Yazar neler yazmış,nasıl yazmış sorusu ilk kitaplar için daha anlamlı gelir bana. Onda endipteki görüntüler, yıllardır içlerinde taşıdıkları matlaşmamış fotoğraflar vardır; asla unutulmayan, gün geçtikçe hatırlanan. Ayrıca bu okuyuş sonraki öyküler, kitaplar için bir referans olacaktır.

Günler Ne Kadar Kısaldı İsmail Özen’in ilk öykü kitabı. 1996’da yazmaya başlayan yazarın uzun bir suskunluktan sonra yazdığı öykülerden oluşuyor. Profil yayınlarından çıkan kitapta on öykü var. Son öykünün yazım yılı 1996, ilk öykünün yazım yılı ise 2007; diğer öyküler 2012-2013 yıllarında yazılmış. Öykülerde iki farklı dünya dikkati çekiyor: çocukluk ve orta yaş.Bu sayede iki ayrı dünya önümüze konulmuş oluyor. Çocukken neler yapıyorduk, büyüyünce nelerle uğraşıyoruz. Küçükken daha çok arkadaşlarla, toplumla iç içeyken büyüdükçe yalnızlaşıp, kendi halimizde kalıyoruz. Küçükken zaman bir anlam ifade etmezken, belli bir yaştan sonra zamana göre ayarlıyoruz işlerimizi.Bu böyle. Yaşlandıkça zamanı daha çok önemsemeye başlıyor insan ve özellikle geçmişi hatırlamaya başladıysa eğer, günler gerçekten kısalmaya başlamış demektir.

Özen, anlatmayı seven bir öykücü. Neyi anlatacağını bildiği gibi nasıl anlatacağını da biliyor. Olaysız, sıkıcı gelebilecek konuları bile ustaca anlatmayı başarıyor. Kapalılıktan olabildiğince uzak, dil oyunlarına girmeden,doğrudan bir anlatımla okuru öykünün içine çekiyor. Dil, anlamı bulanıklaştırmıyor.Gösterişten uzak, sade ve anlaşılır. Ayrıca,dil gerçekliği oluşturan değil, yansıtan konumunda. Özen, duygulardan çok duyulara seslenerek kuruyor öykülerini. Okur onun anlattıklarını görüyor, duyuyor ve kokluyor. Bu sayede kurduğu atmosfer, öykünün sonuna kadar diri kalıyor. Soğukkanlı bir anlatım haliyle merak unsurunu da beraberinde getiriyor.İlk öykülerde yoğun olmakla birlikte hüzün bütün öykülerde hissediliyor. Zamanın geri getiremeyeceği değerleri kaybetmekten kaynaklanan bir hayıflanma sanki. Hatırlayarak yaşadıklarımızı yeniden inşa ediyormuş hissediyoruz kendimizi.

Kişiler Özen’in öykülerinde önemli bir yer tutuyor. Silik, kişiliksiz değil hiçbiri. İlk öykülerde isimler belirginken sonraki öykülerde isimler kayboluyor. Zamansal bir okuma yaparsak yaş ilerledikçe isimlerden de koptuğumuzu,dünyanın birer nesnesi haline geldiğimizi de söyleyebiliriz. Hatta öyle ki, gençliğin hatırlandığı öykülerde kişiler lakaplarıyla çağrılırken daha içten, sıcak, teklifsiz, hesapsız,beklentisiz, çıkar düşünmeden kendiliklerini korurlar. Ayrıca çocuklukta toplumsallık ve arkadaşlık ön plandayken, ileri yaşlarda daha çok bireysel yaşam söz konusudur. Konular değişmiştir, eş vardır, çocuk vardır; sorumluluk yüklenmiştir bireyin üstüne. Bütün bu yaşama rağmen Özen’in kişilerinde bunalım, endişe, stres, kaygı verici durumlar gözlenmez. Bilinç akışıyla içi deşme, içten akma gibi bir durum değildir onunki; kahramanlar kendileriyle boğuşmazlar. Her şey dışta yaşanır. Okur anlatıcının gördükleriyle kişilerin ruh hallerini duyumsar.

İlk beş öykünün mekânı Balıkesir: Dükkân,bakkal, yağmur, Buick… Mahalle gözümüzün önünde canlanıyor. Mahalleyi var eden çocuklar,onlar olmasa bizim orada olma olasılığımız sıfır.Sonra yatılı var, yatılıdan kaçıp okey oynamaya giden gençler var; düğün var, kavga var.Öykülerde İstanbul ve Konya da mekân olarak kendine yer buluyor. Zamana ve mekâna ait detaylar öykünün temellerini sağlamlaştırıyor.Öyküler yaşanmışlık ve hatırlayış duvarın yaslandığı için bugün ile geçmiş iç içedir. “Uzun,Eski Bir Kasım”da seksenlerin bir sokağını ve dönemin şartlarını, insanlarını, çocuklarını ve yağmurlu bir gününü sayfalarımıza taşır.Renkli televizyonların önce kahvelere geldiği,çocukların buğulu camlardan film izlemeye çalıştığı, bakkallarda gaz yağlarının satıldığı,borçların deftere yazıldığı bir zamandır o günler. Oysa bugün öyle mi? Yatsı namazını kılmaya giderken futbol maçı seyretmeye niyetli birinin nefsiyle mücadelesi vardır. Biliriz ki, “Bazı şeyler yazarız, yaşarken yahut sonradan onları niye yaşadığımızı biliriz; kusursuz, büyük bir resmin yakından bakınca görünmeyen, biraz uzaklaşınca bütünlüğün içinde görünen küçük detayları gibidirler.”(s.55) Yine de anlayamadığımız veya bir yere koyamadığımız bazı şeyler vardır: Yanlış yer tarif etmek gibi…Ya da çocuklar akşam yemeğinden sonra oyun oynamak istedikleri halde anne babaların kitap okumak veya televizyon seyretmek uğruna onları başlarından savmaya çalışması gibi…

“Öğlenden Sonra” kitabın ilk öyküsü. Daha çok çizgi romanlar okuyan, okumaya hevesli bir gencin öğleden sonra bir arkadaşına kitap değişimi için gitmesini konu alıyor öykü. Fakat ortada bir engel var: Baba. Babanın genel manada okumaya karşı çıktığı gibi bir izlenim yok. O daha çok oğlunun “gâvur” kitapları okumasını istemiyor. “Sana kaç kere söyledim el âlemin gâvur kitaplarını okuma diye, ne öğreniyorsun bunlardan!”(s.14) diyor baba. Bu kitapları okumak “anarşist” olmak onun gözünde. Zaman göz önüne alındığında bu karşı çıkış normal gibi görünüyor. Çünkü iki kutuplu bir dünya var ve baba, oğlunun “gâvur”olmasını veya “anarşist” olmasını istemiyor.Özen, baba oğul arasındaki çatışmayı dozajında ayarlayarak bir tarafa meyletmeden zamanın ruhunu yansıtmaya çalışıyor. İlk paragrafta baba için söylediği sözler babanın ailedeki fonksiyonunu da bir nevi ortaya koyuyor:“…ekmek, babanın ellerine yakışır; bunu düşünüyorsun…”(s.9)

“Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”da parçalı bir anlatımla geçmişi ve bugünü bir arada yaşıyoruz. Anlatıcı eski güzel günleri yaşamak için yirmi sene sonra tekrar gelir kasabaya.Kafasında “yüzlerce fotoğraf” vardır. O fotoğraflardan biri de yağmurlu bir günde1940 model Buick ve salyangoz toplamaya giden arkadaşlarıdır. Fotoğraf üzerinden dönem analizi yapabiliriz. Okulun bahçe duvarına yazılmış yazılar: Tek Yol Devrim”,“Kahrolsun Faşizm”. “Korku veren bir şeyler vardı yazılarda.” (s.17) Büyüklerin dünyasında kin, nefret, zorbalık, korku ve kan vardır.Çocuklarsa kendi saf hallerinde salyangoz toplamaya giderler. Yine de neyin ne olduğunu duymuşlardır. “Anarşikler yazmışlardır, dedi Tatü’nün kardeşi.” (s.17) Çocuklar kimin anarşist olduğunu, anarşistlerin nasıl olduklarını, neler okuduklarını büyüklerinden duymuşlardır; kendi aralarında bunu konuşurlar. O gün çok salyangoz toplarlar, ama satacakları Çingeneler gitmiştir. Etrafta binlerce salyangoz vardır. Onlarda topladıklarını oraya boşaltırlar. Kızgınlıktan,hayallerin boşa çıkmasından dolayı “duvarları tekmeleyerek” başka güzel bir dünyaya çıkarlar.“Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldir.”(s.23)

Dünya çocukken hep güzeldir. Büyüyünce o güzellikleri tekrar yaşamak için şehre geldiğinde insan o günlere ait pek bir şey bulamaz. Kafasında bir sürü fotoğraf vardır yalnızca. Çocukluk arkadaşları büyümüştür,herkes geçim derdindedir. Ve en önemlisi çocukluğun en temiz hali yoktur üzerlerinde.“… yıllar aramıza bir mesafe sokmuştu,hiçbir zaman çocukluğumuzdaki sıcaklığı bulamadık.” der anlatıcı. Düşlerin, masalların,kitapların, oyunların, samimiyetin çocukluğuyla büyüklerin planlı, hesaplı, çıkarcı yaşamı uyuşamaz şekilde birbirlerinden ayrıdır.

Kitapta dikkat çeken diğer bir öykü “Ürkü”. En iyi öykülerden biri. Birinci tekil anlatım ve gotik üslupla okuru sarmalıyor. Eski kitapları toplayıp satan anlatıcı kitapları sattığı sahafın yanında çalışmaya başlar. Anlatıcı yazar olmak istemektedir ve sahaf dükkânında boş kaldıkça kitap okur. Fakat sahaf Naim Bey esrarengiz bir kişidir. Anlatıcı künhüne vakıf olamadığı bir takım tuhaflıklar yaşamaktadır.Sadece sahafta değil, dışarıda da ürkütücü olaylar yaşanmaktadır. Naim Beyin istediği çayları vermek için içeri girdiği sırada gördüğü manzara korkunçtur. “Odada ruhu ezen, kasvetli bir hava,” vardır. Anlatıcı o gün gördükleri karşısında handaki odasına gitmek istemez ve bir arkadaşıyla buluşup onun evine gider.Fakat tanık olduğu olaylar onu orada da rahat bırakmaz. Düşünceleri kafasından kovalayamaz.“Karanlık bir şey” üzerine oturur. Ayete’l Kürsi okumak ister ama okuyamaz. Yine de zihnen okumaya çalışır ve yanına, altına, üstüne üfler.Uyku ile uyanıklık arasında hafakanlar basar, üç harfliler, anlayamadığı karanlık suretler içine çekilmektedir. Anlatıcı bir daha o dükkâna gitmez. Hatta korku o noktaya varmıştır ki, o sokaktan bile geçmeye cesaret edemez.

“Karda Derin İzler” üçüncü tekil anlatımı olan ikinci öykü. Diğer öykülerden de farklı bir yerde duruyor. Kitaptaki üçüncü tekil anlatıma sahip “Uzun, Eski Bir Kasım” öyküsü kitabın geneline hâkim olan üsluba daha yakınken,“Karda Derin İzler” de ise nesnel ve uzak bir anlatıcı var. Karla kaplı bir kış günü adam ve karısı köydeki (muhtemelen adamın babası)bir yakınlarına gidiyorlar. “Tarlalarını satıp satıp yedirdiği oğlu baksın, istemiyorum onu bu evde…” (s.74)dediğine göre kadının, adamın babası olmalı. Fakat yolculuk istenmedik bir şekilde sonlanır. Araba karda kalır. Bir türlü hareket etmez. Biraz sonra etraflarında kurtlar toplanır. Adam kurtları kovalamaya çalışırsa da başarılı olamaz. Soğuk bir tarafta, kurtlar diğer tarafta ölüm düşüncesiyle hayat arasında gider gelir. Öykü iç içe öykülerle desteklenmiştir. Bu geçiş durağan zamanı hareketlendirmektedir.Kaymakamlıkta palto dağılacaktır ve kendisine palto verilecek çocuklar oraya yürüyerek gitmek durumundadırlar. Yine kar vardır. Bu yolculuk sırasında bir arkadaşı hastalanır ve sonrasında ölür. Adam bu düşünceyi geleceğe taşır ve ileriki zamanlarda, Almanya’ya gitme fırsatı çıktığında hemen değerlendirir, Almanya’ya gider. Fakat kader bir süre sonra onu kasabasına geri getirir. Bu hatırlayışı eşiyle de paylaşır.İstemsiz bir anlatıştır bu. “Konuşan kendi değil, ağzıdır.” Anlattığı hikâye bitince tekrar ölümü düşünmeye başlar. Ölünce ne olacaktır? Kabir azabı denen şey nedir? Zaman geçtikçe, belki de ölüme yaklaştıkça, ölüm ve ölüm sonrası yaşam zihnini daha çok meşgul etmeye başlar.“Hayatını mal mülk, para pul peşinde koşmakla harcamıştı. Günah doluydu hayatı, baştan başa yanlıştı. Bunu hep hissetmiş ama bir türlü bu yanlış giden hayatı değiştirememiş, hep ne olduğunu bilmediği bir şeyi beklemişti. Sanki bir gün gelecek, bir şey olacak ve bütün hayatı kendiliğinden değişiverecekti.” (s.83) Evet,hemen hepimiz böyle bir değişim bekleriz.Fakat kendiliğinden olan bir şeyin kıymetini bilemeyiz.

Son olarak, öykülerde hoşuma giden birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.

“Sonra duvarları tekmeleyerek evden, başka, güzel bir dünyaya çıktık. Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldi.”(s.23)

“Abi, sen nasıl böyle oldun…” (s.35)

“İçimde her gün uzun saatler kahvede oturup çıktıktan sonra yaşadığım değersizlik ve kirlenme hissi var, huzursuzum.” (s.43)

“O da başka ölüp gidenler gibi ölecek,ne yaşıyorlarsa o da onların yaşadıklarını yaşayacaktı, kalanlarsa hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti.” (s. 83)

Etiketler
Devamı

Mehmet Kahraman

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı