Mehmet Kahraman – Küller ve Mavi

Mehmet Kahraman – Küller ve Mavi

Koştum, annemin dizlerine oturdum. Ellerini istemsiz bir hare­ketle başıma koydu. Titriyordu. Saç­larımda ellerinin yumuşaklığını de­ğil de yüreğindeki sertliği hissettim. İçimi korku kapladı. Yine de kalk­madım. Bu kalabalığın içinde en gü­venli yer yine onun dizleriydi. Kısık gözlerinde kederden çok büyük bir yük varmış da bu yükü kaldırmak­ta zorlanıyormuş gibi bir ifade var­dı. Duvar diplerinden yükselen uğul­tular öbek öbek kulaklara çarparken ne duyduğumu, ne konuşulduğunu anlamıyordum. Çok önemli şeyler­den bahsediyor olmalıydılar. Konuş­ma hiç bitmiyordu. Halam gelenle­re çay dağıtıyordu. Kapının girişin­de sağdan başlıyor, bardaklar bitin­ce yine aynı kapıdan çıkıp gidiyordu. Gelenlerin ardı arkası kesilmiyor­du. İçeride oturacak yer kalmamış­tı. Ortaya doğru sıkışıldı. Artık her­kes kendinden bahsediyordu. En ya­lın haliyle kendileri vardı başkasının evinde. Önlerine dökülmüş bir çuval hikâyenin içinden en sahici olanını seçip uluorta anlatıyorlardı. Hikâye dinlemek için gelmişlerdi buraya, belki de, bir acıyı dindiririz umuduy­la. Fakat konuştukça çoğalan bir nef­ret vardı satır aralarında. Köpük kö­pük karışıyordu havaya. Yabanarmu­du iriliğinde, yağmur gibi düşüyor­du halının üzerine. Konuşmalarının içinde ne bir virgül ne de bir nok­ta vardı. Tınısı o bildiğimiz tını. Ço­cuklarını gece yatırırken anlattıkları masal tadında bir tat dudaklarında. Çocuklar, bir daha anne diye yalva­rıyordu. Yarın akşam, diyen kadındı bu kadın. Her şey çok güzel başlıyor da hiç iyi bitmiyor. Onunla birlikte diğer kadınlar da başlıyorlardı koro hâlinde. Kimi burnunu çekiyordu, kimi elinde mendil gözlerini siliyor­du. Kızarmış gözbebeklerinin için­de acıyan, üzülen, daha da tuhafı bil­mediğim bakışlar vardı. Ben bu ba­kışları bilmiyordum. Önceden de hiç görmemiştim. Yeşil yeşil bir şeyler geçiyordu sanki gözlerinin içinden. Peş peşe şimşekler çakıyordu. Yanık et kokusunu andıran bir koku var­dı içeride. Genzimi tıkıyordu. Hat­ta gözlerim yanıyordu. Döndüm an­neme baktım bu koku nereden geli­yor diye. Elinde tespih, ya Hak, diye bir ritim tutturmuş öne arkaya sal­lanıyordu. Kokunun annemden gel­diğine emindim. Gözleri kocaman bir bilye gibiydi. Önünde damlaya damlaya biriken sessizliğe bakıyor­du uzun uzun. Benim baktığımı fark etmedi. Döndüm. Onun baktığı yere baktım. Kuşkusuz onun gördüğü şeyi göremedim. Beyaz bir bulut kü­mesi evin orta yerinde, tam da anne­min baktığı yerde duruyordu. Herke­si içine almıştı. Derken o beyaz bu­lutun içinden Süleyman geldi. Tam annemin önünde oturdu. Elini öptü. Annem elini başına koydu, hadi git, dedi. Yüzünde küçük bir tebessüm vardı. Gamzeleri al aldı. Annem ne­den böyle gülümsüyor diye sordum. Kime sordum bilmiyorum. Kim ce­vap verdi onu da bilmiyorum. San­ki çok derinlerde bir yerlerden geldi ses. Hiç kimse konuşmuyordu çün­kü o an. Gökyüzü maviliğindeki oda­nın duvarları buz kesmişti. Herkes Süleyman geldi diye sesleniyordu. Onun gelişi müjdeydi sanki. Herkes onun gelişini mi bekliyordu ne! Ba­bam akika kurbanlığının boynuzun­dan tutmuş bu Süleyman’ın diyor­du. Askerden geliyormuş da “müj­de” demek için sıraya girmişler de olabilirdi. Annemin gözlerinde hep o hayal vardı. Sonra annem ayağa kalk­tı. Kapıda beklemeye başladı. Gele­ne müjdelik dağıtıyordu. Çok önce­den hazırlamıştı. Küçük poşetlere birer kaşık koyduğu kınalardan veri­yordu. Kız çocukları kınaları göğüs­lerine bastırarak götürüyorlardı. An­nelerinize verin elinize yaksın diyor­du. Elini açıyordu kendininkini gös­termek için. Süleyman için yakmış­tı o kınayı. Akşam babam bağlamıştı eline geçirdiği kırmızı bez parçasını. Süleyman’ın düğünü olacaktı bugün. En güzel damatlık elbisesini giyecek­ti, yanında da ben duracaktım. Bel­ki elini omzuma atacak, o çok eski günlerden birini yaşayacaktık. Eli­ni omzuma koymuştu ya, bayramdı, birlikte kalçalarımızı vura vura kal­dırımdan yürüyorduk. Az sonra kav­ga da edecektik, ama daha etmemiş­tik. Önce bakkala gittik. Harçlıkla­rımızla büyük çikolatalardan aldık. Parayı o verdi. Benim olduğum yer­de sana laf düşmez ufaklık dedi. Bay­ramdı çünkü büyükler öderdi hesabı. Bakkal amca aferin dedi, başını ok­şadı. Herkes başını okşuyordu onun. Pişmiş kelle gibi sırıtmıştı. Çıkın­ca gene elini omzuma attı, eve dek öyle geldik. Eve vardığımızda annem çiçekli basmadan dikilmiş şalvarını giymişti. Nerede kaldınız bayrama gideceğiz dedi. Sizi bekliyoruz. En masum halini almıştı Süleyman. An­nem bana kızdı da ona kızmadı. Ağa­beyinin avucundan su iç dedi. Neden içecekmişim diye diklendim. O be­nimkinden içsin. Annem beni azar­ladı. Gitmeyeceğim bayrama dedim. Süleyman geldi. Elini yine omzuma koydu. Boş ver, eğleniriz dedi. Git­tim. Onun için gittim. Beni kollardı ne de olsa. Ne alırsa iki tane alırdı. Ona yapmadığım kalmazdı da yine beni kayırırdı. Şimdi beni kim kayı­racak diye düşünüyordum işte anne­min dizlerinde. Süleyman beyaz bu­lutla birlikte gitmişti. Annem onun gittiği yerde biriken sessizliğe bakıp bakıp, ya Hak, diyordu. Büyük adam olacaktı Süleyman, dedi sessizce. Kimse duymadı onu. Ben duydum yalnızca. Bütün hücrelerimle Süley­man demeye başladım. Gözlerim­de boğum boğum bir yangın vardı simsiyah kocaman alevlerden. Bur­numun iki yanı da yanıyordu. Oysa herkes kendi hikâyesini anlatıyordu yanındakine. Bıkmadan usanmadan. Bizimkinin akranı dedi kadının biri. Benzetmek gibi ol­masın. Benzetmedi hiç. Kimse benzemezdi Süleyman’a. Annemin elindeki fotoğrafına bile benzemiyordu. Ne zaman çekilmişti bu fotoğraf? Dün vardı işte, şimdi yok, dedi konuşmaya hevesli bir kadın. Dünya böyle bir yer. Üç gün sonra alışırsın. Unutursun her şeyi. Varlık yoklu­ğun içinde gizliymiş dedi kendi kendine. Tıpkı annemin gözyaşlarının mutluluğun içinde yıllarca gizlenmiş oldu­ğu gibi mi dedim. Babamın sevgisini de üzüntüsünü de bir ur gibi içinde saklaması… Her şeyi dışında yaşasay­dı babam, nasıl olurdu? Hep düşünürüm. Gönlüne bir su serinliği değerdi belki, bir çift söz neleri değiştirmez ki! Konuşmazdı babam. Annemin konuşarak açtığı yolu susarak yürürdü. Konuşsa ne söyleyebilecekti! Avurtla­rı çökmüş, saçları çoktan dökülmüştü… Yüzü yoktu me­sela babamın, çenesi, dudakları yoktu. Günden güne si­linip gidiyordu. Bir gün- şayet ölmezse- kendi kendine yok olup gidecek sanırdım. Pencerenin kenarında bir anıt sessizliğinde yitip giderdi. Annemse inadına var ol­maya çalışıyordu. Belki babamın yerine de var olma bor­cunu ödüyordu. Onu sık sık seccadenin üstünde görür­düm. Yeme içmenin dışındaki tek yaşam belirtisiydi an­nemin seccadesi. Bir yanında Süleyman dururdu o secca­denin, diğer yanında ben dururdum. Kavga ederdik kim önce duracak diye. Annem sütlaç yapardı ardından. Bir­likte yerdik. Şimdi seccadenin öbür tarafı boş mu dura­cak? Ben kiminle kavga edeceğim? Annemin dizlerinde kim oturacak? Babam cebinden harçlık çıkarırken gözle­ri kimi arayacak? Ben alışmayacağım dedim babama, ben hiç alışmayacağım… Tanıyamadım kendi sesimi. Benim değildi sanki. İşte o ses… Katlana katlana büyüdü hiçbir yere sığmadı. Ben hiç kımıldamadım. Babam kımıldama­dı. Ellerinde kazma küreklerle bekleyen mezar kazıcılar, avluda bekleşen ihtiyarlar, duvar diplerindeki kadınlar, Kuran okuyan imam… Bir anda her şey duruverdi. Hiç kimse kımıldamadı yerinden. Babam elini başıma koydu sonra, aferin Süleyman, dedi. Koştum… Koştum…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>