Kitaplık

Mehmet Kahraman – Öykümüzün Kırk Kapısı 

Mehmet Kahraman – Öykümüzün Kırk Kapısı 

Öykü, son yıllarda Türk edebiyatının adından en çok söz ettiren türlerinden biri oldu.Öykü dergilerindeki artış, dergilerdeki öykü sayılarının çokluğu, nitelikli kuramsal kitapların art arda yayınlanması bunun en büyük kanıtı. Gerek öykü yazarı, gerekse öykü okuru öyküyle ilgili istediği her şeye rahatlıkla ulaşabilecek konumda. Özellikle kuramsal/eleştirel kitapların yayınlanması meseleye içten ve derinlikli yaklaşımı kolaylaştırdı. Bunlar öyküyle hemhal olanları sevindirecek önemli gelişmeler.

Necip Tosun’un Öykümüzün Kırk Kapısı’nı elime aldığımda ben de böylesi sevinci yaşayanlardan biriyim. Öykü adına yayınlanan her kitabın bana yeni kapılar açacağı düşüncesi içimde farklı bir anlama bürünerek beni heyecanlandırıyor. Bilgi ve deneyim eksikliğini gidermenin en iyi yolu kitaplar olduğu için, kendimdeki bu eksikliği doldurma fırsatı olarak elime aldım Öykümüzün Kırk Kapısı’nı. Bütün kitaplarını okuduğum ve kendisini tanıdığım bir yazar Necip Tosun. Hal böyle olunca, bu tanışıklık kitaba bakışımı da etkiliyor haliyle. Kitabı okurken bir yandan da Tosun’la yazarları, öyküleri, konuları ayrı ayrı mütalaa ediyormuş hissine kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.

Evet, Öykümüzün Kırk Kapısı’nda ne buldum?

Tosun, öykü okuruna Türk öykücülüğünün kimlik kazanmasına katkı sağlamış yazarları bir arada, eserleri ve hayatlarıyla bir bütün olarakokuma imkanı sunmaktadır her şeyden önce. Kitapta kırk öykücünün öykülerini incelemiş, öykü anlayışlarını, temalarını, önemsedikleri konuları, yarattıkları etkileri, öyküye olan katkılarını, edebiyat ortamına getirdikleri zenginlikleri ve öykü mirasının devamı açısından ortaya koydukları emeği objektif bir dille okura ulaştırmaktadır.

Öykümüzün Kırk Kapısı öyküye ayrı ayrı kırk kapıdan girilebileceği gibi, ardı ardına açılan kırk kapıdan girileceği şeklinde de okunabilir. Gelişim ve mirasın devamı açısından ardı ardına kırk kapının açılarak girilmesi daha sağlıklı ve sağlam bir yaklaşım olacaktır. Bu, birikimin ve deneyimin geçişkenliği için de önemli bir tutumdur. Genel olarak bütün sanat dalları için geçerli olsa da özellikle edebiyat daha çok “birikim”e dayanmaktadır. Edebiyatın öğrenilebilir bir uğraş olduğu var sayılırsa, okuya okuya ve yaza yaza bu birikim ve deneyim elde edilmiş olacaktır. Bu sayede okur veya yazar uğraş verdiği meseleyi genel hatlarıyla kavrama imkanına sahip olmaktadır.

“Yazılarda, öykücünün kurduğu dünyayı anlamaya çalışmak, ana niteliklerini ortaya çıkarmak, bütün öykülere yayılmış ortak yönelimleri tespit etmek öncelikli tercih olmuştur.” diyen Tosun, kendini kabul ettirmiş, öykü dünyamızı şekillendirmiş öykücülerimizin öykülerinin çerçevesini çıkararak okura öyküyü anlama noktasında yol gösterici, işini kolaylaştırıcı bir çalışma sunmaktadır. Kitabın sunuş yazısında da söylediği gibi, “…ideolojik/duygusal yargılardan uzak durularak, öykü sanatının temel ölçütleriyle” metin/yazar irdeleyen Tosun, “estetik değer”i önceleyerek yazarları ve eserlerini nesnel bir dille ortaya koymaktadır. Kitap ayrıca bugün okurunu kaybetmiş, okur tarafından da ıskalanmış yazarları bize hatırlatarak, onların yeniden öykü evrenine giriş yapmalarını sağlamaktadır.

Öykümüzün Kırk Kapısı Halit Ziya Uşaklıgil ile açılıyor. Tosun, romancı kimliği ile tanıdığımız Uşaklıgil’i çağdaş öykücülüğünü başlangıç noktası kabul ederek, “…çağdaş Türk öykücülüğünün çığır açıcı yazarlarından biridir ve modern Türk öykücülüğünün temellerini atan kişidir.” der Uşaklıgil için. Uşaklıgil gibi romancı kimliğiyle öne çıkan başka öykücüler de var: Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Oğuz Atay, Selim İleri. Bu yazarlar romanlarıyla varlık kazanmış olsalar da, yazdıkları öyküler öykü sanatı açısından önemli bir yer tutmaktadır. Yazar, Oğuz Atay için şunları söylemektedir: “ Oğuz Atay sadece sekiz öyküsüyle bile Türk öykücülüğünde kalıcı bir imza olmayı başarmıştır. Değişim, uyumsuzluk, yabancılaşma konularını özellikle ‘ironi’nin gücüyle kusursuz bir biçimde işlemiş, kendinden sonra gelen pek çok öykücü için yol açıcı bir işlev görmüştür.”

Kitaba baktığımızda, her öykücünün birbirine benzer tarafları olmakla birlikte, işledikleri konular ya da konuları işleyiş biçimleriyle birbirlerinden ayrıldıkları görülür. Bu ayrım onları özgün kılan yandır. Aynı dönemde yaşamalarına rağmen her birinin bakış açısı farklıdır. Sözgelimi Ömer Seyfettin’in kendi penceresinden bakıp gördükleriyle Esendal’ınki birbirinden çok farklıdır. Yaşadıkları hayat onların öykü mecrasını da belirlemiştir; duygular, düşünceler bu mecranın neticesidir. Buna verilebilecek en iyi örneklerden biri de Refik Halit Karay’dır. Sürgün hayatı onun öykülerinin neredeyse tek belirleyici unsurudur. “Ömrünün yirmi iki yılı sürgünde geçirmiş” bir öykücü olarak “oradaki gözlem ve tanıklıkları” öykü dünyasını oluşturmuştur.

Kuşkusuz kitabın öykücülüğümüze en büyük katkısı usta öykücülerin bir arada ele alınıp incelenmesi, öykücülüğünün ve öykülerinin geneli itibariyle değerlendirilmesidir. Öyküyü merkeze alarak öykücülerin yazarlık serüveni, öykü anlayışları, dil tutumlarının bir bütün olarak ele alınmış olması bu önemi ortaya koymaktadır. Yazar, Bilge Karasu için şunları söylemektedir: “Onun öykülerinde en dikkat çekici yaklaşımlardan biri de dil tutumudur. Karasu, dili bir araç olarak görmez. Metinlerinde dilin olanaklarını zorlar, araştırır. Bunu edebiyatın doğal işlevi olarak görür. Yoğun, çağrışımlı cümle peşindedir. Kuşkusuz bu da imge yaklaşımının bir sonucudur.” Bilge Karasu okuması yapan, öykülerini ve yazarlığını incelemek, hakkında bilgi sahibi olmak isteyen bir okur, Karasu’yla ilgili özü burada bulması mümkündür. Ayrıca kitabın öykücülüğümüze bir başka katkısı da sadece metin çözümleme değil, eleştirel yaklaşımla öykülerdeki tutarsızlıklar, boşluklar, teknik işçilikteki zafiyetler hakkında lafı dolandırmadan, açık bir dille söylemesidir. “Onun yenilik arayışları muhtevada değil, teknik işçiliktedir. Bu arayışlar kimi öykülerinde anlatım imkanını zenginleştirip derinleştirirken bazen de öykünün boşlukta kalması sonucunu doğurur. Aşırı titizlik ve teknik işçilik, coşku ve duygu aktarımını örter ve ortaya biçimsel bir deneme çıkar.” Tosun, bu sözleri Tomris Uyar için söylemektedir. Elbette bir yazarın bütün eserlerinin aynı yoğunlukta ve aynı güzellikte olması beklenemez. Her yazarın zirve kabul edilen eseri veya öyküsü olmakla birlikte otoritelerin beğenisini kazanamayan, eleştiri alan eserleri de olabilmektedir. Yazarın dönemsel anlayışları, duyuşları, sezişleri, ideolojik göndermeleri, mesaj kaygısının öncelenmesi ortaya çıkan eseri önemli ölçüde etkilemektedir. Tarafsızlık/objektiflik bunu öyle kabul etmeyi gerektirir. Yazarlara kutsallık atfetmeye gerek yok. Din kurallarının haricinde toptan kabul veya toptan ret diye bir şey söz konusu olamaz. Tosun, bu ayrımı iyi yakalamış gözükmektedir.

Diğer taraftan, yazarların kendi kuşağı içindeki yerleri, kendinden önceki yazarlardan etkilenmeleri, dönemi içindeki yazarlarla ilişkileri öykücünün gelişiminin çıkarılması açısından önem arz etmektedir. Türk öyküsünün gelişim evresi çıkartılırken, öykücülerin kendi gelişim çizelgesi de çıkarılmış olmaktadır bir nevi. Yaşadığımız çağ hepimizi bir şekilde etkiliyor, kendi yolunu çizdiriyor. Yazarların yaşadıkları dönem de onların öykü anlayışlarını belirlemektedir. İçinden çıktığı toplumun gerçeklerine kör kalınamayacağı için öykücü de kendi perspektifinden gördüklerini, duyduklarını ya da anlamlandırdıklarını bir şekilde öyküsüne yedirecektir.  Öykümüzün Kırk Kapısı’nı önemli kılan yan bence budur: Metin inceleme ve çözümleme ile birlikte dönemsel durumların etkisi de belirtilmektedir. Yazarın Rasim Özdenören’le ilgili söyledikleri örnek olarak verilebilir. “Özdenören tıpkı 1950 kuşağı gibi öncelikle biçimsel anlamda yenilikçi bir tutum içerisindedir. Yerleşik anlayışlara, beğenilere, kurallara ve statüye teslim olmaz. İsyankar, meydan okuyucu bir biçimsel anlayışı benimser.”

Öykümüzün Kırk Kapısı, öykü okuru ve yazarı için yol gösterici nitelikte bir eser. Okur öykünün ustalarını aynı çatı altında bulabilmektedir. Onların tecrübeleri, birikimleri, ortaya koydukları anlam bir bütün olarak okura sunulmaktadır. Necip Tosun’un 31 Mayıs 2013 tarihli Star gazetesindeki söyleşisinde söylediği şu sözler kitabın önemini ortaya koyuyor bence. Ne demişti Tosun: “Benim asli işim öykü ve bütün inceleme/kuram yazılarını öykücülüğümün bir parçası olarak gördüğüm için yazıyorum. Bu yazılarla bir bakıma yaptığım işi anlamaya, öncülerini bilmeye çalışıyorum. Öykü davamın bir devamı bu yazılar. Artık biliniyor ki, her öykücünün bir öykü davası olmalı. Öykü davasından kastım poetik bilinçtir. Elbette iyi öykü yazmak için, iyi bir kuramsal altyapıya sahip olmak işin olmazsa olmazı değildir. Ama bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir.” Tosun’un sözlerini öykücü kimliği açısından önemsiyorum. Her meslek erbabının yapması gerektiği gibi öykücü de kendi öykü “dava”sını bilmelidir. Birikim bu nedenle önemlidir; toplumsal zenginliktir, devredilen mirastır bir bakıma. Bu mirastan kimin nasıl faydalanacağı ise kişinin kendisine kalmıştır.

Etiketler
Devamı

Mehmet Kahraman

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı