Öykü

Mehmet Kahraman – Resim

Mehmet Kahraman – Resim

Büyütülecek bir yanı yok bunun.Ama içi öyle demiyor. Her şey bağırıyor sesi çıktığınca. Özensiz, ritimsiz, düzensiz sesler; seslerin arasında bir palyaço. Palyaço görünmüyor; o kırmızı burunlu komik adam yok ortada; onun yerinde gözlüklü kocaman biri var, palyaçoya hiç benzemiyor.Gülmekten karnı ağrıyor çocuğun. Kadın çocuğa onu gösteriyor, çocuk karnını tutuyor. Her yerden kahkaha sesleri yükseliyor: evlerden, arabalardan, ağaçlardan, tünemiş kuşlardan, trafik polislerinden, seyyar satıcılardan… her yerden… ona gülüyorlar. Kulaklarını tıkasa da duyuyor bu sesleri. Neden duyduğunu düşünüyor. Büyütülecek cinsten değil oysa. Sıradanlığın bile altında bu sesler. Hâlbuki duymazdı, ne olduklarını, nereden geldiklerini hiç önemsemezdi. Şimdi, rahatsız ediyor onu, biliyor çünkü. Bilmek yetmiyor, hatta bilince ne yapacağını bilemiyor. Beynindeki görüntü seslerle birleşmeye, kendine uygun olanları, işine yarayacakları, sen busun işte diyecek şekilde onaylayacak sesler bulmaya çalışıyor. Görüntü berrak değil, hafif bir solukluk var. Şimdiye kadar hiç düşünmediği bir şey bu: Yoksa gerçekten öyle mi? Gördükleri şey? Onların gözünde kendini görmek nasıl bir şey? Aynaya bakar gibi. Kendini görmeye çalışıyor onların gözünde. Onlar dediği, kendinden başka herkes, yanındaki, en yakınındakiler. Başı zonkluyor. Çok ağır. Çok ağır bu yük.

Uyuyamadı bütün gece. Karanlık ağır bir yorgan gibi çöktü. Bir şeyler görmeyi uman birinin bakışıyla baktı durdu uzaklara. Dönme dolaplar, atlıkarıncalar, çarpışan otolar, akın akın insanlar, çığlık atmaya hevesli kızlar, babasını çekiştiren çocuklar göz alıcı bir günün ikindi kızıllığında kaybolup gidiyordu. Uyu artık dedi karısı dönerken. Odada yapışkan bir yoğunluk vardı. Gözlerine bulaşan. Kirleniyordu. Pastel boya kalıntıları vardı sanki parmak uçlarında. Zihninde kendine ait hiçbir imge. Birtakım düşünceler, uzaklaştıramadığı. İnce bir sızı, neredeyse bütün vücuduna yayılıyordu; küçük bir çocukken evin ücra köşesine çekilip ağladığı zamanki… Damarlarında yakıcı bir şeyin dolaştığını, kanına karıştığını, oradan bedenine yayıldığını duyuyordu.

Göz kapaklarını indirdiğinde hep o resim, panayır maskotu… Komik, soğuk, sıradan, sadece bir nesne; kulaklarında isterik kahkaha sesleri. Kadından. Resmin dışında kadın, resmi elinde tutan…Her ayrıntıyı bilen…

Evet çocuklar, dersimiz resim. Şimdi resim defterlerinizi çıkartın ve istediğiniz bir şeyin resmini yapın. Ne resmi yapalım diye sordu çocuk.

Her şeyi, dedi, serbestsiniz. Her şey çok büyüktü çocuk için. Diğer çocuklar çoktan resim yapmaya başlamışken, o çocuk her şeyin içinden

bir şeyi seçip resim yapmaya başlayamamıştı. Anlatmıştı çocuğa nasıl resim yapacağını. Çocuk, nasıl yapacağımı biliyorum, neyi yapacağımı bilmiyorum demişti. Akşam eve geldiğinde o çocuğu düşünmüştü. Gece onu görmüştü rüyasında. Onun evini, babasını, annesini, kardeşlerini… Her şeyin içinden bir şeyi seçmek ne demekti? hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı daha önce. Çocuğun sesiydi bu. Bir konuda kararsız kaldığında hep o çocuğu hatırlamıştı. Parçayı bütünden ayırınca ayrılan parça kendi halinde bir bütün oluşturur muydu? Günlerce çocuğu, bütünü ve parçaları düşünmüştü.

Günün birinde, kendi çocuğunun olacağı günü hayal etmişti. Henüz evli değildi. Günü gelecek, evlenecek ve çocuğu olacaktı. Çocukları anlıyordu, onlar gelecek demekti. Seviyordu çocukları. O çocuk öğretmişti ona her şeyi, bütünü görmesi gerektiğini, parçaların bütün olmayacağını; boş bir sayfadan çıkarmıştı bütün bunları.

Akşam eve geldiğinde yorgun, eşinin kendisine yapacağı kahvenin hayaliyle unutmaya çalışıyor yorgunluğunu. Oğluyla ilgileniyor, onun derslerine bakıyor. Aferin, diyor ona. Kulaklarından tutup kendine çekiyor. Çocuk kendisine yumruk vurmaya çalışıyor. Boynundan sıkıca tutuyor, yere yatırıyor. Çocuk annesinden yardım istiyor. Kadın o sırada kahve tepsisiyle odada. Kahve kokusunu duyunca oğlanı bırakıyor. Çocuk hızla gelip yere yatırıyor onu. Pes diyor adam. Kahve molası. Kahve içerken kitap okumaya bayılıyor. Kahveden bir yudum çekecek, o nefis tat muhteşem kokusuyla birlikte zihnini açacak. Koltuğa kuruluyor bu düşünceyle. Artık tamamen kendine ayırabilir zamanı. Ama öyle olmuyor. Evin atmosferi bir anda değişiyor, henüz hiçbir şey yokken, bunu çok önceden sezebiliyor. Kadın, elinde katlanmış bir kâğıt sallıyor gözünün önünde. Edalı, nazlı bir kız çocuğu gibi kıkırdıyor. Aslında karısının en sevdiği tarafı bu: Onu böyle daha güzel buluyor, en kötü olayları bile güldürerek, nazlanarak, sevimli kız çocuğu gibi anlatabiliyor. Bu yüzden aralarında pek fazla tatsızlık çıkmadığını düşünüyor. Çıksa bile az sonra barışacaklarını biliyor. Kendini sevdirmeyi bilen kadın diyor onun için. Şimdi, o kadın, bütün geceyi uykusuz geçirmesine sebep olacak anı başlatıyor. Alış veriş listesidir diye düşünmeye çalışsa da değil, biliyor. Alış veriş listesi öyle sallanmaz, daha çok emrivaki olur, herhangi bir itiraza mahal vermemek için. Kadın meraklandırmak istiyor kendisini: “Bak, ne var bunda merak ediyor musun?” diye soruyor. Merak etmiyorum demenin hiçbir anlamının olmayacağı çok açık. Olan kahve keyfine olmuş ona yanıyor. “Kahve keyfimi bozacak kadar önemli değilse bozuşuruz bunu bilesin.” Bu bir tehdit mi? Hayır, evdeki otoritesini göstermeyi amaçlıyor. Kadın kâğıdı açıyor. Bir resim, oğlunun yaptıklarından… Titrek, fakat kararlı çizilmiş çizgiler. Bir bayram yeri, ya da bir panayır, onun gibi bir yer. Renkler canlı, ifadeler güçlü. Güneşin varlığı ve gülümsüyor olması iyiye işaret. Bir ev var ve bacası tütüyor. Sanki psikolog olmuş yorumluyor. Karısının anlatmak istediği şeyi yakalamaya çalışıyor. Okulda çocukları tanımak için yaptığının aynısını yapıyor. Ama herhangi bir gariplik sezmiyor. Kadın, daha dikkatli bak, diye uyarıyor. Bulmak lazım. Üste çıkmasına izin vermeyecek. Daha dikkatli bakıyor. Sıra sıra ağaçlar, gökyüzünde birkaç kuş, çocuk parkına benzer bir yer, orta yerde palyaçoya benzeyen bir adam. Onun etrafında köpek mi eşek mi olduğunu çıkartamadığı iki hayvan. Bu kadar. Küçük bir resim kâğıdına çok şey sığdırılmış. İki resim arasındaki yedi farkı mı bulmam gerekiyor, diye soruyor gülerek. Kadın aynı ciddi tavrıyla, sahi göremedin mi, diyor ve kıkırdıyor.  Bir anormallik bulamamış olmanın huzursuzluğunu yaşıyor. Döne döne bakıyor. Çatlatma adamı, söyle ne söyleyeceksen, diye çıkışıyor. Şeytan ayrıntıda gizlidir, ayrıntılara yönel. Kadının sesinden şeytanın üçlü dirgeninin gırtlağına saplandığını hissediyor. O zaman neden şeytanlaşmak için uğraşıyoruz, bırak şeytan orda kalsın, diye takılıyor. Şeytan orada kalmaya niyetli değil. Oyun ve oyuna dönen her şey sıkmaya başlıyor.

Hayvanlar dikkatini çekmedi mi? Gözlerine baksana!

Baktı. Daha dikkatli bakınca fark etti hayvanların gözlüklerini. Dikkatini çekmemişti önce. Kadının sırıtışını hınzırca buldu. Kadife yumuşaklığında bir gönderme. Mesajı aldı. Fakat bu mesajın geri bildirimi nasıl olacak? Kirpiklerin ucundan süzüldü bakışları. Hayvanların gözlüklerinin olmasının neresi kötü? İş hayvanların gözlükleriyle bitmiyor, köşesinden, belki de tam orta yerinden onu da bulaştırıyor. O da gözlüklü çükü. Şimşekler çakıyor, içinde kasvetli bir hava var. Bir yerler kırıldı içinde. Kadranına sığmıyor zaman. Kadın, tüm şeytanları musallat etti başına. Beyni zonkluyor, dağıtmak istiyor her şeyi, kırıp geçirmek istiyor; fakat kendini tutan bir şey var.

Neden sonra kendine geldiğinde sesleri duymuyor artık. Yalnız, resim çerçevelenip duvara asılmış gibi zihninin en görünür yerine asılı. Çocuğunu düşünüyor, hiçbir yere sığdıramadığı oğlunu… onun gözünde nasıl görünüyor? Neye benziyor? Ya da oğlu onu neye benzetiyor?

Kendini hiç komik bulmuyordu. Güldürmeyi asla beceremezdi, bunu biliyordu. Bir fıkra anlatmaya başlasa kesinlikle sonunu getiremezdi. Çok güldüğü Temel fıkraları bile elinde yolunmuş tavuk gibi duruyordu. Ya hayvana benzetilmek? Düşünmek bile istemedi. Balkona çıktı önce, kafasından mengeneyi atmak istiyordu. Ama olmadı, atamadı. Dilin ağrıyan dişe gitmesi gibi onun düşüncesi de o resme gidiyordu. Bir resim, diyordu, bir şey anlatmak zorunda değil. Üstelik bir çocuk o. Hem neden bu kadar önemsiyordu. Seri üretimle olumsuz cümleler kuruyordu. Bir susturabilse onları, kelimeler susmuyordu. Başkasının elbisesini giymiş de el içine çıkmaktan utanıyormuşçasına eziliyordu. O değildi resimdeki, kendisi olamazdı. Kendinden başka herkesi önemseyen adam, nasıl…

Bunu ancak bir çocuk söyleyebilirdi. Bütünün içinden parçayı ayıramayan bir çocuk…

Uyuyamıyordu, bir sağına dönüyor bir soluna; olmuyordu. Saat kaçtı, sabaha daha ne kadar vardı bilmiyordu. Sabah aynaya bakıp bakamayacağını, çocuğunu hiçbir şey olmamış gibi kucaklayıp kucaklayamayacağını, eşine günaydın derken yüzünün her zamanki biçimlenmiş halini bulup bulmayacağını… Yarın nasıl bir gün olacaktı? Okula gitmemeye karar verdi. Pekâlâ, hasta olduğunu söyleyip gitmeyebilirdi. Yalan da olmazdı, gerçekten rahatsızdı, soğuk soğuk terliyordu. Ateşinin olup olmadığını kontrol etti. Hayır yoktu, üşüyordu. Kendini hiçbir şeyin içi ne koyamıyordu. Neredeyse boşlukta asılı kalmıştı. La havle çekip uyumayı denedi. Zaten denedikçe uyunmuyordu. İyi şeyleri, güzel günleri hatırlamaya çalıştı. Dili yaranın tam üstündeydi. Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmaz diyordu. Olamaz.  Sabah kalktığında farklı bir kimlikte uyanacaktı. Eli, yüzü, sesi kendisinin olmayacaktı. Kimin olacağını da bilmiyordu. Çocukluğundan kalma birkaç örnek vardı onlar gibi olabileceği, fakat onlar da genelde kitaplardan aklında kalan karakterlerdi. Yine de onlardan biri olabilirdi. Kendisinin olmayacağı kesindi çünkü. Yıllarca hep öyle algılandıysa… Olmak istemediği kişi… Peki, olmak istediği kişiyi nasıl olacaktı? İşte bunu bilmiyordu. Belki de o çocukluk karakterlerinden bir buket yapabilirdi, belki de yarın hiç olmazdı. Ona yarın aynaya baktığında karar verecekti.

Etiketler
Devamı

Mehmet Kahraman

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı