Mehmet Kahraman – Suya Değiyor Eğilince Saçların

Mehmet Kahraman – Suya Değiyor Eğilince Saçların

Dalgakıranın ucuna gelmiş bir adam, ayakuçlarından dalgaların kesintisiz bir ritimle gidiş gelişlerini, her vuruşta tokat gibi yankılanan, sonra köpük köpük saçılan su damlacıklarının kıyıya düşüşlerini seyrediyor. Su, bozulmuş mavi renginde: kola tenekeleri, gazoz kapakları, sigara izmaritleri, bir iki pet şişe, rüzgârın önüne katıp savurduğu sararmış yapraklar, kıyıya sığınan yosunlar ve az ileride oynaşan vapurların gitmeye hazır çığırışları. Adam uzayan gölgesinin titreştiği ince yüzeyde görmeye alışık olduğu bakışları ve bu bakışlarda eskiyen yüzleri düşünüyor; çizgi çizgi eğilen, eriyen, sıyırıp atası geldiği yüzleri. Oysa daha bir hafta öncesinde iskelenin karşısında oturan falcı kadının uzun bir gelecek gördüğü avuç içlerindeki sıcaklık soğumamışken; çarşı iznine çıkmış askerlerin hevesle, belki de vakit geçirmek adına etrafını sardığı, avuçlarından çıkan boylu poslu, uzun saçlı sarışınların ellerinden tutup gittiği bir günde, tam da oradan geçerken bir göz ucu bakışlık zaman içinde elini kaptırıp sevgilinin gözlerine bakarken hayır diyemediği ve sıcaklığın parmak uçlarından vücuduna yavaş yavaş yayıldığı o anda, ışık demeti gibi süzülüp gelen esrarengiz bir gelecek.

Akşam oluyor. Birilerine senden bahsediyorum. Her yer alabildiğine sessiz. Dilimden dökülen sözcükler hiçbir biçime girmiyor. Kendi sesimin yabancısıyım. Boş ver aldırma diyor birisi. Hep böyle olur. Böyle olan ne? Ah şu katlanılan çaresizlik! Elektrik meselesi diyor bir başkası. Bunca zaman alamadıysa o elektriği, hiç alamaz. Biz burada elektrikten değil sevmekten bahsediyoruz arkadaş. Elektrik isteyen Tedaş’a gitsin. Kimse kimsenin dediğini duymuyor. Herkes konuşuyor. Hep bir ağızdan konuşuyorlar. Anlatmaya başlıyorlar. Roman olur, diyor biri. Bütün sözleri bastırıyor. Efsunlu bir hava yükseliyor. Kafalar güzel. Ötekisi pis pis sırıtıyor. Onun neden öyle sırıttığını hiç anlamıyorum. Başka biri günah çıkartır gibi yaptıklarını anlatıyor. Ama hiç pişman değil. Yaşamak lazım diyor. İkiyüzlü diye bağırıyor diğeri, nasıl yaşayacaksın? Olabilir diyor, yargılamayalım birbirimizi. Herkesin hayatı kendine. Hatası da var, sevabı da… Gözleri yok bunların. Beyinleri de. Konuşuyorlar durmadan beyinsizce. Saat kaç diye soruyor biri. Ne yapacaksın saati diyor bir başkası. Evde bekleyen var; bu kez gururlanarak. Yeni aklına geldi evde bekleyen değil mi? Bekleyecek tabii diyor. Lanet olsun diye çıkışıyor oradakilere, sizinle de konuşulmuyor. Kimse konuşmuyor sonra…

Seni sevmeye korkuyorum, diyor kız.

Bir şey söylemiyorum ona. Söyleyemiyorum. Ya dilim tutuluyor söyleyemiyorum ya da gururdan, bilmiyorum. Koca şehir bütün sesleri bir anda yutuveriyor. Araba gürültüleri, gemilerin moral bozan düdükleri, çığırtkan akşam işportacıları, nereden geldiği belli olmayan kuş sesleri, bütün sesler yok oluveriyor. Bir ağırlık var havada, kurşuni, metalsi bir ağırlık; evlerden sokaklara, küçük kentlerden büyük şehirlere, bastonlu ve sakallı dededen beşikteki minnacık yavruya ve usul usul çatlayan topraklara varana dek bir ağırlık çöküyor her şeye. Sözcükler ölü bir ruh gibi bedenimde. Hiçbir şey hissetmiyorum narkozlu bir hasta nasılsa. Bir şey söylemeyecek misin diye soruyor kız. Onu göğsüme dayayıp iliklerine kadar doyurmak istiyorum. Doyurmak onun bütün isteklerini, beklentilerini. Doydun mu?

Adamlar gitmişler. Evde bekleyenler var onları. Pencerede. Ya da televizyonun karşısında uyuyakalmış.

Bir bekleyenin olması…

Eve gidinceye kadar her şeyin bir şaka olduğunu ya da şaka olabileceğini, ya da aslında hiçbir şey olmamış da ben kendi kendime kuruntu yapmışım gibi bir düşüncenin içindeydim. Kapı derin bir iniltiyle açılınca soğuk bir rüzgâr çarptı yüzüme. Kalbim duracak sandım. Sırtımı duvara yasladım. Ölmek düşüncesi ilk kez aklımdan geçti. Ölmek daha mı kolaydı? O an ölümün aklıma gelmesi tuhaf bir şeydi. Kalbim sonbahar rüzgârına maruz kalmış bir yaprak gibi titriyordu. Ölürüm sanmıştım, ölmemiştim. Ağlamak geliyordu içimden. Falcı kadına küfürler savuruyordum. Çiçek satan çocuğa da… Rıhtımdaki buluşmalara. Olabilir diyen adamlara. Gözlerinin çukuru oyulmuş kadınlara. Herkese. Böyle olacağım hiç aklıma gelmemişti. Hatta eve girene kadar düşünmüyordum bile. Yol boyunca sağa sola bakınmış, kader böyleymiş vardır bunda da bir hayır diyordum. Hayırları düşünüyordum. Hayır ve şer iç içeydi. Bana daha çok şer gibi görünüyordu. Fakat hayır olduğu hakkında kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Sizin şer gördüğünüzde belki de hayır vardır, diyordu kutsal kitap. Evet, kesinlikle haklıydım.

Gözlerime bakmadı. Hiçbir yere bakmadı belki de. Yetişmesi gereken bir yer varmış da beklediği araç bir türlü gelmiyormuş gibi uzaklara bakıyordu. Evden aceleyle çıkmış bir hali vardı. Kısa saçları dağınık, özensiz pudralanmış yüzü soğuktu. Konuşurken sesi titriyordu. Bir tek kelimesini bile kaçırmamak için ağzına bakıyordum. Ne söyleyeceğine değil de ona, söyleyeceği her şeye, baştan kabullenecekmiş gibi hazır. Ne söylerse söylesin dinlemeye hazırdım. Tedirgindi. Acelesi varmış, ayakta, yüzü denize dönük konuşmaya başladı. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı benim bilmediğim, seziyordum. Konuşmasının arasına çoğunlukla gemilerin boğuk çığırışları, şehrin rutubetli iniltileri karışıyordu. Ne söylüyordu, kime söylüyordu? Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Kelimeler öylesine, ruhsuz bir şekilde iskelenin yanı başında dolaşıyorlardı ki bir şey anlamak mümkün değildi. Bir an önce sadede gelse; gelemiyordu da. Meçhul bir kadın yanıma gelmiş, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu sanki. Her cümle başında, “sakın beni yanlış anlama… ama… yapmam gerekeni yapıyorum… taşıyamam…” gibi bir sürü anlamsız kelimeler soktu araya. Şaka gibiydi her şey. Hani, kadınların kıskandırmak, şımartılmak, naz yapmak için kullandıkları türden…

Çay ocağından çıktım. İçim ısınmış, biraz rahatlamışım. Kaldırım boyunca sıra ağaçlar yapraklarını dökmüşler. Durdum, son birkaç yaprağın yere düşme anına şahitlik ettim. Sonra, özellikle o son düşen yaprağı ezdim rugan ayakkabılarımla. Yaprağın ayaklarımın altında sessizce can verişini duydum. Utandım, kendimden, insanlığımdan, hayvan olmaya yatkın yönümden, hemen üstümdeki ağaçtan, gece yağan yağmurdan, zorla ısıtmaya çalışan güneşten… Utanabilmiştim. Hâlâ insandım demek! Hâlâ bir yanım acı içinde… hâlâ…

Güçlü bir ağrı kesici almak için bir eczaneye girdim. Genç kalfadan kuvvetli bir ağrı kesici ve bir de uyku ilacı istedim. Sabah sabah uyku ilacını ne yapacağımı merak etmiş olacak dik dik yüzüme baktı. Bir şey sormaya cesaret edemedi. Nereden bilsin akşamdan kaldığımı, üzerimden trenlerin geçtiğini. Nereden bilsin gece uyku tutmadığını. Hiç uyandırmayanından olsun demek istedim; fakat demedim. Onunla oynamak geçti içimden. Keyfim yoktu. Şöyle bana dil dökseydi. Hayat güzel, yaşamak keyifli deseydi. Genç yaşıyla bana elli yıllık hayat tecrübesinden söz etseydi. Ben de ona çıkışsaydım ve hayat benim değil mi deseydim. Sizin değil o hayat benim, ben yarattım sizi, unuttunuz mu? Pardon!

Sana inanmak istiyorum, daha doğrusu güvenmek istiyorum. Biliyorsun kadınlar için güven çok önemlidir.

Konuşmalar bazen öyle bir hal alıyordu ki takip etmekte zorlanıyordum. Rastgele laflar ediyordun. Düşlerden açıyordun konuyu, sonra nasıl olup da böceklere geliyordu laf anlamıyordum. Vakit geçmek bilmiyordu sanki. İnsan sevdiğinin yanında sıkılır mı? Sıkılıyordu işte. Bana böceklerden bahsediyordun. Sineğin böcek sayılıp sayılamayacağını tartışıyorduk. Böceklerden korkmuyordun. Onları nasıl öldürdüğünü anlatıyordun. Oysa ben böceklerden korkan kadınlardan hoşlanıyordum. Sana böceklerin ne kadar tehlikeli olduklarını anlatıyordum. Bir keresinde bir köyün tamamını zehirlemişlerdi de ölmüştü insanlar. İnanmadın. Filmlerde olur dedin. Korkak kadınlardan iğrendiğini söyledin. Daha da ileri giderek aslında onların korkmadıklarını sırf erkelere şirin görünmek için öyle yaptıklarını. Annenin yalnızken mutfaktaki bir fareyi nasıl öldürdüğünü ama baban varken korkudan ödünün patladığını… Annenin bu sayede babana erkeklik yapma fırsatı vermiş olduğunu…

Kadınlar olmasa erkekliğiniz neye yarar!

Haklısın diyordum. Kafamdaki çelişkileri sana anlatmıyordum. Bu konuşma bir an önce bitse diye dua ediyordum. Ben olmasam sen ne olacaksın diyordum içimden. Sanki bunu duymuş gibi bana cevap veriyordun. Sen de kendi açından düşünüyorsundur konuyu. Nereden biliyorsun benim neyi düşündüğümü? Biliyordun nasılsa. Dilinde cehennem sıcaklığı vardı. Kanadı kavrulmuş kelebekler gibi ufalanıyordum ellerinde. Öfkem katmer katmer açılıyordu sonra. Ama yine de sana ait bir umudu taşıyordum içimde. Ve sonunda yok olup gidiyordu yüzün. Birlikte yok olup gidiyorduk.

Merdivenden çıkarken yan komşum ince kadınsı sesiyle türkü söylüyor. Ne kadar da mutlu görünüyor duvarın arkasında. Zihnim onun hayaliyle doluyor. Kendisini hiç görmediğim, kim olduğu hakkında hiçbir fikrim olmayan kadını düşünüyorum. Odadan odaya mutluluğunu kovalıyor olmalı. Ev onun güvenlik alanı, kendini en rahat hissettiği yer. Kimse karışmıyor, kurtarılmış bir mekân. Tek düze de olsa huzurun da tembelliğin de tadını çıkarabildiği tek yer. Fareden korkup korkmadığını merak ediyorum. Acaba kocasına erkeklik yapma şansı tanıyor mu? Evet, bu ses o ses…

Kahvaltı yapmalıyım, karnım zil çalıyor. Poğaça tutmadı kahvaltının yerini. Kadının sesi hâlâ kulaklarımda, yalnızlığını türküyle yenmeye çalışıyor belki de. Kendime bir yoldaş bulmak istiyorum. O türküsünü söylerken çay suyunu ocağa koyuyorum. Canım bir şey istemiyor, ama yemek zorundayım diyorum kendi kendime. Hiçbir şey olmamış gibi… Fakat bir şeyler eksik. Aradıklarımı yerinde bulamıyorum. Neyi arıyorum? Her zamanki alışkanlıklarımın işimi kolaylaştırmasını bekliyorum. Elim otomatik pilota geçmiş kendiliğinden gidip geliyor, ama boş geliyor. Ya yerlerine koymamışım, ya da her ne varsa bitip tükenmiş.

Tüketmeyi seviyoruz ikimiz de. Birbirimizi tüketiyoruz önce. İlkin zihnimdeki imgeni siliyorum. Sen vapura binip gidiyorsun. Geride kalan ayak izlerin takip ediyor seni. İçindeki beni yok ediyorsun giderken. Hatta daha önceden yok ettiğin beni tekrarlarla yok etmeye devam ediyorsun.

Zihnim darmadağın. Her yer karanlık. Işıkları yakmaya cesaret edemiyorum. Yakarsam kendimi görmeye tahammül edemem. Sevmek çocuk oyuncağı değil diyor bir ses ve bütün sesler aynı vurguyu tekrarlıyor. Kafam allak bullak, martılar ekmek kapma yarışındalar. Uzak bir köşede bir kızla bir erkek hikâyeye nereden başlayacaklarını kararlaştırıyorlar. İkisinin hikâyesi bu… Fakat hikâyenin içine onlardan çok nesneler giriyor. Bir türlü başlayamıyorlar. Onlar hikâyelerin bittiğini bilmiyor şimdilik.

Ağır bir siyahlık kaplamış odayı. Uyumak, uyuşmak istiyorum. Elimdeki ilaçlara bakıyorum. Kurtarıcı olabilirler. Hayatın bütün sesleri kesilmiş, ama kesilmeyen sesler var; bir hayvanın geviş getirmesi gibi tekrarlanıp duruyor. Trenler geçiyor sanki, çok ağır. Karanlığa inat direnen gözlerim parçalanarak son damlalarına tutunuyor. Hayır, zihnime girmesini istemiyorum. Bütün kapıları kapatmalıyım. Karnıma ağrılar giriyor. Ne yapıyordur şimdi? Gene o. Haberi bile yoktur yağmurun hafif hafif yağdığından. Gök ağlıyor diyen annesi de olmamıştır onun. Hiç üzülmemiştir gökyüzünün ağladığına. İyi çocuk olmaya çalışmamıştır…

Seni her zaman seveceğim.

Karşılıklı oturmuş bekliyorduk. Rıhtım kalabalıktı; balık tutanlar, satıcılar, sesler, el ele dolaşanlar belli belirsiz bir ışık oyunun kızıllığındaydı. Pencerelerden yansıyan güneş denizin yüzeyini kırmızı rujla lekeliyordu. O, uzaklardaki camlara bakıyordu. Konuşmuyorduk. Ta o zamandan belliydi, gölgeliydi yüzü. Saçlarını kısacık kestirmişti. Sevdiğimi biliyordu oysa, upuzundu. Düz bir şekilde göğüslerine kadar uzanır, hafif bir rüzgâr çıksa ince ince dalgalanırdı. Dokunmak isterdim, ama dokunmazdım. Büyü bozulursa diye korkardım. Ya şimdi? Uzun siyah saçların yerini kısa, sevimsiz, hiçbir ağırlığı, hiçbir güzelliği olmayan erkeksi saçlar almıştı. Artık siyah da değillerdi. İç gıcıklayan, hoppa bir renk. İhanete uğramış hissettim kendimi. Satılmış. Gözleri benim değildi; bana, bir yabancıya bakar gibi bakıyordu. Genç kızların bakışlarındaki sevecen derin ifade yoktu. Sevmiştim, sevmenin ağır geleceğini düşünmeden; yalanlarını, yalancıktan kaçışını, kaçarkenki düşüşünü, seni seviyorum derkenki ağlayışını.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>