Memduh Özdemir – Yeni Bir Sınıfsal İdeoloji Olarak İslamcılık

Memduh Özdemir – Yeni  Bir Sınıfsal İdeoloji Olarak İslamcılık

Dindarlık, popüler seküler algıda dışarıdan bir tanımlamadır. İlahi inanca samimiyeti olan insanlar için kullanılır. Ölümden sonraki hayatın gerçekliğinden bu dünyayı determine eder. Kelimenin laik/seküler devlet algısında siyasallığı içermez. İnsan dinli ise kendisine dindardır ve kendi özerkliği içinde dilediği gibi huzura erebilir, doğru ve yanlışlarını sorgulayabilir. Rahatsız edici insan tipinden ziyade toplumsal duruma ait fikri/ tavrı olamayacak insan şekli olarak görülür. Genellikle geç erişkinlik dönemlerinde ortaya çıkar. Dininin yaptırımlarını yerine getirme hassasiyetinden dışsal uyarıcılar onunla kolayca ilişkiye geçemez. Fizyolojik ihtiyaçları yaşlılıkla azaldığı için tüketimin nesnesi olmaktan uzaktır.

Dindarlığın şimdilerde tehlikeli olarak görülmesinin nedeni onun kitlelere siyasal üst benlik olarak sunulmasıdır. Bir anlamda dincilikle eşitlenmekte ve toplumun harekete geçirici, birleştirici gücü olarak görülmesi dindarlar tarafından istenmektedir. Devletler böyle bir isteği ya da dayatmayı kabul edebilir mi? Dindarlıktan başka ideolojisi varsa doğal olarak kabul edemez.

Dünyanın, seküler maddeci ve ulusalcı siyasal söylemlerin beklediğinin dışında değiştiği geçen yüz yılın son çeyreğinden itibaren dinler siyasal alanda yeniden kendini gösterdi. Reel politikte varlığı yadsınsa bile toplumsal ayrışmalarda belirleyici etken olmaya başladı. Artık din pozitivizmin dar kalıplara sıkıştırmaya çalıştırdığı ilkel düşünüş değil, modern zamanların metafizik eksikliğini doyuran ontolojik gerçeklik haline geldi. Taraftarlarını gün geçtikçe artıran dinler siyasette tanımı zor yapılabilecek yeni bir sınıf oluşturmayı başardılar: İktidar yaşamsal kazanımlar için araçsa, dindarlık sınıfsal ideoloji olarak fayda sağlamak istemekte, diğer seküler ideolojiler kadar demokratik meşruiyet talebinde bulunmaktadır. Kamusal alan, siyasal özgürlük alanı olarak her ideolojiye ne kadar hak tanıyorsa aynı oranda dine de hak tanımalıdır.

Osmanlı İmparatorluğunun teolojik kültürü üzerine inşa edilen ulus devletlerin toplumsal ve siyasal yapısı dünyanın geldiği bu süreçten doğal olarak etkilenmiştir. Müslüman çoğunluğun baskın olduğu coğrafyalarda İslamın sekülerize olamayan tarafı dindarlık tanımını radikalleştirmekte ve sekülerizme karşı en kaygı verici tehlikeyi sergilemektedir. Kaygının nedeni, bu ülkelerdeki siyasal reflekslerin İslam’la özgürlük istemlerinde bulunması ve seküler yapıları emperyal sömürünün ideolojik aygıtı olarak görmeleridir.

İslama ilk giriş koşulunun Kelime-i Şehadet olması ve Kelime-i Şehadet’te geçen “İlah” kelimesinin yüklü olduğu anlamlar Teosantirik/ Tanrıcı merkezden dünyayı görmek ve algılatmaktadır. İslama teslim olanların Allah’ı egemen kılmaktan başka şansları bir anlamda yoktur. Doğal olarak, siyasal akıldan yoksun din algısı İslamın ruhuna ontolojik olarak terstir. Bazı çevrelerin dindarlardan daha fazla İslamın kendisi ile çatışıyor görünmeleri ve dindar çevreler tarafında da böyle algılanmaları İslamın kendisindeki bu müdahaleci ve siyaset güden Tanrı algısından kaynaklıdır.

İslamın iktidar talebi olmamasına rağmen inananlarına başka bir inancın/ideolojinin muktedir olmasına da izin vermemektedir. Allah İslam’da etkin ve dönüştürücü konumdadır. Tanrı etkin güç olarak kendini bütün yaşamsal alanda var etmek ister. İnananları Tanrısal talepleri yerine getirebildiği kadar Müslüman olur. Ya da inananları Allah’ın isteklerini koşulsuz şekilde kendi yaşamlarına dönüştürdükleri oranda Müslümandırlar. İşte bu durum İslama inananların diğer ideolojilerle çatışmasına yol açar. İslam’da inanan insan inanmakla kalamaz, aynı zaman da inandığı ile yaşarken diğer yaşamlara cephe alır. Bu da onu savaşçı(mücahit) yapar ve içe dönüklükten kurtarır. Tehlikeli görülen ve günümüzdeki laik çevreleri rahatsız eden İslamın Tanrı algısındaki bu koşulsuz teslimiyet gerçeğidir. Doğal olarak, Müslüman’ın dindar olurken dincileşmesi dinci olurken de dindarlaşması modern dünyanın yeni farklılığı olarak çatışmaları beslemektedir.

Müslüman coğrafyadaki devletler İslam’daki etkin Tanrı algısını bildiğinden ikinci hukuka dolaylı olarak karışmamıştır. Örneğin Türkiye gibi radikal kopmaların devlet eliyle yaşandığı bir ülkede bile, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Din İşleri Yüksek Kurulu ve Fetva Odaları’nın varlığına, yine dönem dönem din adamları tarafından yeniden yazılan İlmihal/ fıkıh/hukuk kitaplarının seküler hukukla yan yanalığına ses çıkarılmadı. Ülke nüfusunun büyük oranda İslam olması ve dindarlığın artarak Şer’i Hukuk’un hukuksal bir talebe dönüşmesi rejim adına tehlikeli görülse de, zamanla bu eylemlerin seküler hukuk ve gerçeklikle çözüleceği düşünüldü. Ancak, gelinen nokta bu ihtimalleri tersyüz etti. Bugün popüler algının dışında, İslam’dan kaynaklı farklı dindarlık tanımı vardır ki, bu da dincilikle eşitlenmektedir.

Kısacası, İslam dünyasında dinle ilgili düşünümler dindarlık gerçeğini seküler/ laik çevreleri rahatsız edecek şekilde değişti. Kitlelerin İslama karşı sempatisinin artması bu çevrelerin canını sıkmaktadır. Dincilik dindarlığın önüne geçmiştir. Bu dönüşüm dinin siyasete alet edilmesi olarak da eleştirilmektedir. Ancak, siyaset demokrasinin koşuludur. Siyaset, özgürlük ve hak arama alanı ise, dinin yandaşlarına siyaseti kullanmasını emretmesi de dindendir. Siyasal söylemlerin kendilerini ulusalcı, solcu, milliyetçi olarak tanımladığı için, artık dindarlar da İslam’dan kaynaklı olarak dincidir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>