Meral Afacan Bayrak – Merhamet Ey Yar

Meral Afacan Bayrak – Merhamet Ey Yar

Özledikçe asırlık bir caminin serinliğine sığınıyor. İki rekât namaz ilaç gibi, arındırıyor ruhunu. Selam verirken hemen arkasındaki pencereyi fark ediyor. Esen rüzgâr, kuş gibi hafiflemiş ruhunu bir yaprak misali kıpırdatıyor. Kalbi sükûnete kavuşuyor. Zihni karmaşık düşüncelerinden uzaklaşıyor. Zamanın acımasızca akışı, her şeyin üzerine

üzerine gelmesi… Bu zannetmeler, endişeler, orada;  mermer eşikte kalıyor. O eşikten dışarıya çıkmak istemiyor.

Hep orada kalsa, zamanı dondurmak mümkün olsa, kalan nefeslerini öylece tüketse…

Ama olmuyor.

Namaz bitiyor. Cep telefonu çalıyor. Sessizde olmasına rağmen titreşiminden bunu anlıyor. Dışarıda iş arkadaşının beklediğini biliyor. Yedek  oyuncuyken, sahaya çağrılmışçasına yerinden kalkıyor. Bir an önce işinin başına dönmeli. Kaçış sona eriyor böylece.

Kısa sürüyor saadet.

Yüzünde yarım bir gülümseme… Her şeyden el etek çekmiş bir derviş edasıyla yürüyor.

Ağlayıp ağlayıp kapılara dayanan mızmız biri gibi, merhamete koşuyor. Ona ait bir muhabbet bahçesinden sebeplenmek istiyor.

Hak mı/değil mi? Adaletli mi/değil mi? Bakmıyor.

Bakamıyor güneşe.

Güneş, karanlığı bastırıyor. Karanlık onu gamlı bir prense dönüştürüyor, o sebebten bakamıyor işte.

Öyle midir gerçekten?

Kimse bilmiyor.

Tıpkı göğün tertemiz bulutsuz maviliğinde görünüp kaybolan yangın söndürme uçakları gibi umut…

İsteksizce yürüyor.

Sözsüz şarkıları dinlerken, çay içerken düşlüyor kendini.

Mis gibi yemek kokularıyla kapıdan giriyor. Açlığının ve susuzluğunun geçmesi umuduyla kendisi için hazırlanmış sofraya çökmek istiyor. Bir yer sofrasına.

Hak ediyor muydu o sofrayı? Oradaki muhabbeti?

Çöp konteynırlarının boş olduğu vakitlerden birinde evdeki bütün kolileri taşıyor. Kâğıt kolilerini konteynıra zor bela sığdırıyor.

Unutmak için iyi oldu. Kurtulmak için bir adım daha…

Eskiye, her daim kayıplarının acısını duyduğu o kesif yıllara, bir daha dönmemek için. Başlamak istiyor herhangi bir yerden… Yürüyor.

Haksızlık dediğin bir iz gibi silinir gider ama, erbabı görür işte…

Sanırım bunu sorgulamak işine gelmiyor. Enine boyuna düşünülmeden elden çıkarılan mülkler gibi. Bir ölünün terekesinden hissesine düşen önemli bir pay. Çarçur edilmeye müsait bir pay. Alın terini gözünü kırpmadan rahata dönüştürmeye meyilli insanlar olduğunu düşünmek istemiyor.

Kara bulutlarla kaplı göğü gözleriyle tarıyor.

Berrak, güneşli günlere hasreti büyüyor.

Gerçek hayat sonlu ya, acısıyla, tatlısıyla, kurallarıyla, kuralsızlıklarıyla, son bulucu ya!

Ama “hakkını veremediğin hayat boşa gitmiştir.” diyebilir miyiz?

Yastığının altındaki tedavülden kalkmış kefen parasıyla, mutlu uyuyan /avunan  çocuklaşmış, ah o ninesi… Yaşlı gözlerini tülbendinin ucunu silerken hatırlıyor onu. Tarlada çalışırken, o meşhur testisinden, soğuk ayranını içerken de tülbentinin ucunu süzgeç gibi kullanışı geliyor hayaline.

Ninesinin mütevekkil hali gözünün önünden gitmiyor.

Peki ne yapmazsa kaybederdi?

Amacının düş aşımına uğramasını mı bekleyecek bu durumda?

Hakikatli olduğunu ne zaman anlayacak?

Cevabı yine yok işte…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>