ÇeviriÖykü

Mihail Nayma – Bey’in “Saadet”i

Mihail Nayma – Bey’in “Saadet”i
Çeviri: Turgut Koç

Arkadaşımla birlikte akşam yemeği için bir Suriye lokantasında idik. Saat dokuzu geçmişti ve içeride hiç müşteri kalmamıştı. Sahibi gelip pişirdiklerinin yenilişine ve sindirilişine dair ilginç hikâyeleriyle bize yardımcı olmak üzere yanımıza oturdu. Hoş sohbet bir adamdı. Bizim takdirimizi kazanabilmek için aşırı hizmet ediyordu, çünkü biz onun gözünde “hatırlı” müşterilerdendik. Arkadaşım saatine bakarak dedi ki:

Ey Ebu Assaf, bu gece sana geç geldik. Korkarım ki lokantayı kapatıp evine dönmeye hazırlanıyordun. Bizim yüzümüzden gecikme.

Ebu Assaf başını sağa sola salladı. Oğlu Assaf üzerine yemin etti; bizimle oturmayı şeref sayardı, hatırımız için lokantasını gece yarısına dek bile açık tutardı, o ve lokantası, emirlerimize amadeydi. Sonra da ekledi; kapısını saat ondan önce nadiren kapatırdı; çünkü “Bey” dokuz buçuktan önce gelmezdi.

İkimiz tek bir ağızdan hemen sorduk:

– Ebu Assaf, “Bey” kim?

Bu sorumuz karşısında, Ebu Assaf Rabbinden daha fazla kutsal saydığı azizlere, nebilere küfretmişiz gibi ve ilahi izzetin varlığını inkâr etmiş ya da çorbanın içerisinde bok böceği bulmuşuz gibi gözleri fal taşı gibi açılarak kulaklarına inanamayıp:

Gerçekten “bey”i tanımıyor musunuz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz? Onu tanımıyorsanız kimi tanıyorsunuz?

Ebu Assaf bizim kara cahilliğimizin dehşetini üzerinden daha atamadan kapı açılıyor; boylu poslu, dar omuzlu, göbeği sarkık, elleri ve parmakları uzun bir adam giriyor içeri; sağ elinde köpek kuyruğu gibi bir baston ve sol elinde Arapça bir gazete var. Üzerindeki takım elbisenin alt yarısı kül rengi, üst yarısı kahverengi ve çok kullanılmaktan yanları eprimiş, uzunlu kısalı iplikleri sarkıyor. Yüzüne gelince, ilk bakışta kulaklarının yanına dek bitişen bıyıklarından başka bir şey göremedim. Burnu havuç gibi kabarık, derisi son derece esmer.

Misafir ağır ve sabit adımlarla lokantanın sonuna kadar yürüdü. Orada bastonunu ve silindir şapkasını masanın bir yanına iliştirdi. Oturup gazeteyi incelemeye başladı. Davranışlarındaki ve elbisesindeki garipliği gördüğümde uzun bir süre inceledim. Yüz hatlarını çözmeye çalıştım, bundan daha ilginç olanı, çam kozalağına benzeyen kafa şekli dikkatimi çekti. Kulaklarının şekli, kafatasına yapışmış iki hamur yumağı gibiydi. Kısa saçları kaşlarının yaklaşık beş santim üstünde başlıyordu.

Ebu Assaf, yaprak sarması, nohut ezmesi, tahinli nohut, biraz da karpuz getir bize!

Misafirimiz gazeteden başını kaldırmadan -çocukluğundan beri emri geri çevrilmemeye alışmış bir sesle- konuştu. Ebu Assaf onun içeri girdiğini görür görmez mutfağa koştu, bir çırpıda isteklerini hazırladı. Sanki o, kralların kralı, belalının belalısı bir misafirmiş gibi ağzını açıp tek kelime etmeden korku ve saygıyla yemekleri ona sundu. Misafir yemeğini bitirinceye kadar Ebu Assaf bir sahanı aldı, bir sahanı koydu. Adam, ayağa kalktı, şapkasını taktı, bastonunu sağ eline, gazetesini sol eline aldı. Sağa sola bakmadan ve Ebu Assaf’a tek kuruş ödemeden geldiği gibi ağır ve sabit adımlarla çekip gitti.

Ebu Assaf, çok geçmeden lokantadaki üçüncü misafirin varlığından dolayı bizi bir müddet ihmal ettiği için dili tutulmuş gibi anlaşılmaz bir şekilde kekeleyerek özür diledi. Biz daha bir kelime etmeden:

-Bu o “Bey” gördünüz mü?

Adını ve ne iş yaptığını sorduk.

Adı “Es’ad Da’vak”. Lübnan’da, uzun bir süre bizim yöremize hükmeden Da’vak ailesinin son şeyhidir. Emir ve isteklerine kesinlikle karşı konulamayan kimselerdi. Yöre halkı, onlara göre ekip diktikleri bir karış araziye sahip olamayan kölelerdi. Zaman geçti ve her emirliğin ve şeyhliğin başına gelen şey bunların da başına geldi. Daha önce yanlarında ortakçı olarak çalışanların bir kısmı Amerika’ya göç etti ve parayla geri dönüp Da’vak ailesinin mülkü olan arazilerden büyük bir kısmını satın aldılar. Bu aile nesilden nesile tükenmeye başladı, sonunda Şeyh Es’ad’dan başka kimse kalmadı. Şeyh Es’ad’a dedelerinin itibarından, şöhretinden bir eser kalmadı. Elinde kalan tek şey, şeyhliğin ismi ve sayısız borçlarıydı.

Eskiden Şeyh Es’ad’ın hizmetçilerinden olan yöre halkından birisi Amerika’da büyük bir servet elde etti. Yurda dönüp kendisine büyük bir saray yaptırdı. Ve kendisine “Bey” lakabını satın aldı. İkiniz de bizde bu lakapların nasıl alınıp satıldığını iyi bilirsiniz.

Şeyh Es’ad o zamana kadar durumundan memnundu, payına düşene razıydı, rakipsiz ve tartışmasız, mümtaz bir şahsiyet olarak hâlâ bölgenin şeyhi olması yeterliydi. Yörede bir başkası “bey” olduktan sonra artık şeyhe bir makam kalmamıştı.

Da’vak’in oğlu, yöresinde kendinden daha üst rütbeli birisinin olmasını nasıl içine sindirecek?

Daha kötüsü de, bu Bey’in, eskiden Şeyhin hizmetçilerinden birisi olmasıydı. Bu ihanet karşısında ölünür de sabredilmez! Şeyh ansızın değişti, sanki gizli bir el onu alıp yerine bir başkasını getirmişti. Ne bir bayram ne de pazar günlerini kaçırmamasına rağmen, kiliseyi ziyaret etmez oldu. Eşine evden çıkmayı yasakladı. Çocuklarını okuldan aldı, evin kapılarını insanlara kapattı. Tek bir misafir bile kabul etmedi.

Caddede yürürken sağına soluna bakmaz oldu. Yoldan geçen birisi selam verince karşılık vermedi. Yolda Bey’le karşılaştığında kibirlendi, bıyıklarını burdu, elindeki bastonunu salladı. Gırtlağını temizleyip şeytanın üzerine tükürür gibi yere tükürdü.

Yöre halkı onun bu işine şaşırdı, dedikodu ve yorumlar ayyuka çıktı. Kimileri şeyhin aklını kaybettiğini söyledi. Çünkü Da’vak ailesinin tüm hata ve kötülükleri değirmen taşı gibi onun boynuna asılmıştı. Kimileri, “Dedelerinin itibarının hepsi beş paralık olunca insanlarla yaşamak ona zor geldi.” dedi. Kimilerinin zannına göre de misafir kabul etmemesi, onlara sunacak ve ikram edecek bir şeyi bulunmaması, borcunun çokluğundan dolayı insanlarla yüz yüze gelmekten çekinmesiydi.

Şeyhe bir cinin musallat olduğu haberi yayılıncaya kadar, bu dedikodular bir süre devam etti. Neredeyse bir haftadır kimse onun yüzünü görmemişti. Yöre çalkalanmaktaydı, şeyhi cinin elinden nasıl kurtaracaklarını istişare etmek, şeyhin neslinden geri kalanları da nasıl kurtaracaklarını görüşmek, cinlerin şerrinden yöreyi nasıl kurtaracaklarını ve bu tehlikeli soruna bulacakları çözüm için yörenin ileri gelenleri rahibin önderliğinde toplandılar. Onlar tartışırken içlerini korku kapladı. Şeyh ansızın içeriye girinceye kadar, rahip “Şeyhin evine zorla girilerek kutsal su dökmeyi, eşinin ve çocuklarının bu yöreden uzaklaştırılmasını, bu yörenin tamamına onların aracılığıyla cinlerin musallat olmasından korktuğunu belirterek, bu işin mutlaka yapılması gerektiğini” açıklıyordu. O sırada şeyh ansızın içeri girince, oldukları yere çivilenmiş gibi bir süre donup kaldılar. Korkuya kapıldıkları için, hiçbiri dudağını dahi oynatmadan put gibi birkaç dakika durdular. Sonunda rahip yüzüne karşı haç işareti yaptıktan sonra cesaretini toplayıp titrek bir sesle şöyle dedi:

Hoş geldin, hoş geldin Şeyh Es’ad!

Şeyh bıyıklarını burarak sözünü kesti:

Ey pederimiz, “Saadetlü Es’ad Bey Da’vak, Saadetlü Es’ad Bey” … Şeyh Es’ad öldü… Bugün onun yerine Saadetlü Es’ad Bey geçti!

O gece kilisenin çanları yaklaşık bir saat şeyhlerinin “Bey” olduğunu yöre halkına müjdelemek için çaldı. Ortada görünmediği süre içinde mutasarrıfın şeyh Esad’ı çağırıp “beylik” unvanını vereceği haberi yörede şimşek hızıyla yayıldı. Yöre halkı yanlarındaki petrolü ve samanı yakıp debke oynadılar; “Ey beyimiz, ey beyimiz” diye tezahüratlar başladı, dans devam etti. Da’vak evinin tarihinde son kez ev, misafirlerle doldu. Balkon ışıkları yandı. Evin her tarafı, Da’vak ailesinin yenilenen itibarı ve -belki de- nesiller boyu sürecek şerefine inanarak şarkı söyleyen, zılgıt çeken, tezahüratlarda bulunan genç kızlar ve delikanlılarla doldu.

Şeyh Esad’ın “Saadetlü” olduktan sonra yaptığı ilk iş, hanımının özgür hareket etmesine izin vermek ve çocuklarını ön sırada oturtmasını öğretmene tavsiye ettikten sonra okula geri göndermek oldu. Başka çocukların “Bey’in” çocuklarının önüne geçmemesini hatırlattı, çünkü onlar “Bey”in çocukları… Allah’la yeniden barış sağlayarak kiliseyi ziyaret etmeye başladı.

Yeni unvanının ve şerefinin kıskançlığından dolayı köydeki postacıya “Rif’atlü Esad Bey Da’vak” adına gelen mektupları geri çevirip “Saadetlü Esad Bey” ismiyle gelmeyen mektubu kabul etmemesi için uyardı.

Karısına gelince, artık insanların önünde onu adıyla veya ilk çocuğunun adıyla anmıyor, bilakis ona “Hanımbey” diyor, “Hanımbey evde” ya da “Hanımbey bugün misafir kabul etmiyor.” diyordu. Birisi bu lâkabı anmadan ondan söz edince canı sıkılıyordu.

Burada “Şeyh” olmadan önce göç ederek, büyük bir servet elde edip “Şeyh” lakabını satın alan, Şeyh Esad’ın yanında bir hizmetçi olan ilk “Bey”e dönelim. Bu adamın adı “Rokus Nasur”dur. Kalbi şeyhe karşı kin doluydu, çünkü o, şeyhin kızını istemişti, şeyh ise öfkeden kudurarak evinden kovmuş, bir daha eşiğine asla ayak basmamasını emretmiş, onun bir hizmetçi olduğunu unutmaması gerektiğini söylemişti. Nasıl olur da hizmetçiler efendilerinin kızlarını isteyebilirdi? Rokus Nasur, ona karşı kinlenerek şeyhin evinden ayrıldı. Aslında yöre halkının hepsinin makam ve mevki olarak üstün gördüğü dedeleriyle övünmesi ve gurur duyması gibi hassas bir noktada ağır bir darbe indirmeye karar verdi. “Bey” lakabını satın alınca mutlu oldu ve rakibini ezdiğini zannetti. Ne var ki şeyhin mutasarrıflık makamına gidip oradan beylik unvanıyla geri döndüğü haberi kısa sürede yayıldı. Bundan sonra ne yapılmalı?

Rokus Nasur hasmından intikam almanın yollarını aramaya başladı: Şeyhe beyliği satın almak için para nereden geldi? Rokus onun borçla yiyip içtiğini biliyor. Çok zaman önce altında üstünde ne varsa, hepsini rehin bırakmadı mı?

Bu fikir onu mutasarrıflık makamına götürdü ve orada araştırma yaparken kimsenin ne şeyhi tanıdığını ne de duyduğunu, şeyhin mutasarrıflık makamını ziyaret etmediğini ve beylik unvanını da elde etmediğini, hasmının silahıyla savaşmak için uydurduğunu öğrendi. Onlara göre Da’vak ismi güç ve kuvvet anlamına gelmekteydi. Yöre halkı saf insanlar oldukları için hile ile kandırılmışlardı.

Rokus Nasur bu yeni bilgiye ulaştıktan hemen sonra “Saadetlü Es’ad Da’vak Bey”in kesinlikle “bey” olmadığı, sade Şeyh Esad olduğu haberi göz açıp kapayıncaya kadar evden eve yayıldı. Aynı gün şeyh ülkeden ayrıldı ve onunla ilgili haberler de kesildi.

Gel zaman git zaman. Amerika’ya göçüp, Newyork’ta bir lokanta açtım. .Bir gece müşterilerden üçünün “Saadetlü Bey” ile ilgili konuştuklarını duydum. Onlardan biri Suriyelilerin yaşadığı bölgeden uzaktaki bir parkta, onu ayakkabı boyarken gördüğünü, bir başkası caddelerde gazete satarken gördüğünü, üçüncüsü de bir metro istasyonundaki banklardan birinin üstünde uyurken gördüğünü söyledi. Onlara sözünü ettikleri o “Bey”in kim olduğunu sordum. Dediler ki, o kendini “Esad Da’vak Bey” diye tanıtıyor, her kim lakabını söylemeden ismiyle çağırırsa ona karşılık vermiyor. Şeyh Esad’ın Newyork’ta olduğuyla ilgili hiçbir şüphem kalmadı. İçimde onunla karşılaşmak için büyük bir arzu hissettim. Birkaç gün geçmemişti ki onun kendiliğinden içeri girdiğini gördüm.

İçeri girdiği gece hiç kimse yoktu. Saat neredeyse dokuz buçuktu, tavrından onun beni tanıdığını anlayıp ve ben de o olduğunu hemen fark edip selam vererek tokalaşmak için seğirttim. Ne elini uzattı, ne de selamımı kabul etti. Dilim şaştı, “Hoş geldin Şeyh Esad” dedim. Neredeyse gözleriyle yiyecekmiş gibi göz ucuyla beni süzdü. “Es’ad Bey Ebu Assaf, Es’ad Bey” dedi. Aniden bir masaya doğru ilerleyip oturarak yemek siparişi verdi. İstediklerinden daha fazlasını ikram ettim, defalarca onunla konuşmayı denedim, bana tek bir kelam etmedi. Her uğradığında yemeğini bitirip doyduğunda ayağa kalkar, “Bunları hesaba yaz Ebu Assaf.” der ve ayrılır.

Bu olayın üzerinden yaklaşık yedi yıl geçti. O zamandan beri, aynı vaziyette, aynı saatte her gece beni ziyaret eder. Bu gece ikinizin de gördüğü gibi, bir elinde bastonu ve inceliyor gibi göründüğü bir gazetesi olur. Ben ne okumasının ne de yazmasının o kadar iyi olmadığını bilirim. Daha sonra yemeğini yer, bir kuruş bile ödemeden ayrılır. Ben ona “Afiyet olsun, Allah rızası için ikramdır.” derim.

Gönlüm hatırını kırmaya hiç razı olmuyor. Yazık. O her şeye rağmen bir Da’vaktır. Birkaç kez ona para vermeyi teklif ettim, parasız olduğu hâlde kabul etmedi. Zavallı!

Konuşmacımız kalbinin derinliklerinden çıkan bir iç çekişle iç çekti.

 

Mihail Nuayma, “Kane ma Kane”, s. 94-103, Beyrut 1960

Etiketler
Devamı

Mihail Nayma

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker