Söyleşi

Hafız Ahmet Çalışır İle…

Modern Zamanlarda Bir Dede Efendi: Hafız Ahmet Çalışır

Hazırlayan: Vural Kaya

Ahmet ağabey merhabalar. Hafız Ahmet Çalışır’dan kısa bir hasbihal kapısı aralamasını istesek, neler söylersiniz?

1966 Konya doğumluyum. Tahsil hayatımın hepsi Konya’da geçti. Önce hafızlık eğitimim, ardından Konya İmam Hatip Lisesi, ardından İşletme Fakültesi, Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü, sonra da Selçuk Sosyoloji’de yüksek lisans dönemim… Fakat hep Hafız Ahmet Çalışır’ım ben, öyle tanındım, her daim iki cihanda da öyle bilinmek, hatırlanmak isterim. Paye olarak hafızlığın benim için önemi ve değeri çok büyük. Neyim varsa ona borçluyum. Allah’ın lütfuyla tabii… Şeyh Galip’in dediği gibi: “Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir”, benim de ondan başka sermayem yok. Bununla beraber bahtı açık biriyim galiba. Şanslı olduğumu düşünüyorum. Kendimi ifade edebilme imkânını, şansını buldum. Etrafımdaki insanların hepsi güzel insanlar. Hoca bakımından inabemiz hep sağlam oldu. Değilse kaybolmaya mahkûm biri olurdum herhalde. Cevher, ustasının  eline  düşerse mücevher oluyor. Yoksa  ötekiler gibi bir madenden öteye geçmiyor. Rabbim muhafaza etsin. Hayatının her safhasında değişik lütuflara mazhar olmuş birisiyim. Talebeliğimden tutun da şimdiki anıma kadar, ne maddi ne de manevi bir sıkıntıya duçar etmedi Rabbim. İnşallah lütfundandır. Korkarım kahrından… Allah şükrümüzü artırsın.

Görevinizden, görevlerinizden, neler yaptığınızdan konuşalım mı biraz da?

Resmi anlamda 1988 yılında Konya Selimiye Camii’nde müezzin olarak başladım ilk vazifeme.1990 yılında Kültür Bakanlığı bir imtihan açtı. Konya Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu’na sanatkâr almak için. Girdim, lütfetti Rabbim kazandırdı, stajyer sanatkâr olarak başladım. Bir yıl sonra yetişmiş sanatkâr olarak kadromuz yenilendi. Ses sanatkârı olarak vazifemiz devam etti.1996 yılında koromuzun şefi Ankara’ya tayin olunca koronun şefi olarak vazifem değişti. İki yıl kadar bu vazifeyi yürüttüm.1998’de İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’na tayin edildim. Beş yıl kadar burada vazife yaptım. Ama itibar ettiğim büyüklerim Konya’ya dönmem gerektiği ve hizmetimin burada olması gerektiğini söyleyince Konya’mıza tekrar döndüm. İdari görev almadım. Bu arada Konya Büyükşehir Belediyesi’ne bir koro kurdum. Çeşitli vakıf ve derneklerin kuruluşlarında yer aldım. İlahiyat fakültesinde dini musiki derslerine girdim bir müddet. Ve fakat iş yoğunluğumuz, turnelerin sıklığı maalesef izin vermedi okuldaki hocalık hayatıma. Bununla beraber dışarıdan ofisime devam eden öğrencilerimle meşgul oluyorum. İnşallah faydalı oluyorumdur. Avrupa’nın bütününde mükerrer olmak kaydı ile A.B.D’ye defalarca, uzak doğunun tümüne kuzey Afrika’nın orta Asya’nın birçok yerinde konserler ve de konferanslara katıldım. Amerika’nın en saygın üniversitesinde (HarvardNew England) Türk İslam Musikisi ve Kur’an Tilaveti konulu seminerler yapmak nasip oldu. Dedim ya, bahtlı birsiyim diye. İnşallah bir hizmet olmuştur. Ve el’an Konya Devlet Korosu’nda da sanatkâr olarak vazife yapmaktayım.

Hicazkâr makamında Mevlevi ayini bestelediniz. Bunu üstelik ilk yapan sizsiniz. Ne diyeceksiniz?

Aslında ilk yapanın ben olduğunu düşünüyordum bu makamda. Efkâr-ı umumiye de bu konuda hemfikir idi. Ama çok sonra yazmaların içinden Manisalı Cazim Dede’nin  de hicazkâr makamında bir ayini olduğunu tespit ettik. Bunu ilk tes pit eden ya da söyleyen Murat Bardakçı oldu galiba. Murat bey, Mehmet Güntekin dostumuza bir sohbetinde söylemiş. Bu yıl o da yayınlandı zannediyorum. Makam aynı makam… Ama seyir itibarı ile benim yaptığımdan oldukça farklı. Seyir itibarı ile oldukça değişik kullanmış hazret. Bizimkisi sadece bir mesai… İddiadan uzak. Bizler onların yaptıklarını taklit ediyoruz ancak. Değilse haddimizi biliriz elhamdülillah. Ancak “Efendim ecdad yapmış zaten, ne gerek var artık bu eserlerden yapmaya…” demek sadece tembel tesellisi gibi geliyor bana. O zaman bütün eserler için söylemek lazım. Zira en seçkin eserleri ecdadımız yapmış. Bunların üzerine bir daha olmaz, desek tüm sanatlar artık yok olmaya mahkûm olur, sadece seyirlik birkaç eser kalırdı diye düşünürüm yarım aklımca. Onun için kaliteyi düşürmeden çalışmaya ve de dua almak için eser bırakmaya uğraşmak lazım.

Ömer Tuğrul İnançer sizin için modern zamanların Dede Efendisi demişti bir televizyon konuşmasında. İnançer’in, bu tam tekmil beyanı karşısında neler söyleyeceksiniz?

Lütfetmişler efendim. Bizim musikimizde hafız olmak ve o ekolden gelmek çok ciddi bir avantaj. Aynı zamanda musikiye intisap etmiş iki insandan biri hafız ise çok önde başlıyor yarışa. Musikide zirveye ulaşmış isimlerin nerede ise tamamı ya hafız, ya da hafızlık ekolünü iyi hazmetmiş insanlar. Hafız Itri, Zekâi Dede Efendi vs. Hem icra olarak ve hem de beste olarak klasik anlamda zirvedeki isimler. Yok mu hafız olmayan? Var tabii ki. Onları da neoklasik dönemde görüyoruz. Ama dediğim gibi hafızlık müessesi çok münbit. Türk-İslam Musikisi ve de hususen Mevlevi Musikisinde eser yapmak biraz daha ihtisas istiyor. Hafızlık veya bu ekolle yoğrulmak bu anlamda çok belirgin bir üslup sahibi yapıyor insanı. Günümüzde hafızlık müessesesinden yetişen ve de musiki ile iç içe yaşayana nadir rastlanıyor. Belki de mahfi kalmaktan hoşlandıkları için ortaya çıkmadıklarından dolayıdır ki, fakirin yapmış olduğu eserler biraz daha dikkat çekici oldu zannımca. Taksimat-ı ilahi fıtri istidadımıza bu şekilde yansımış. Kişisel olarak da klasik üsluba bağlılık böyle bir durum ortaya çıkardı. Bize gelen feyz-i ilahi bu şekilde dışarıya vurdu. Eskiler sehl-i mümteni derler ya ondan bizimki de. Çalışmakla olmuyor bazı şeyler. Alvarlı Efe Hazretlerinin buyurduğu gibi “Lutf ide Bâri Teâlâ aça bab-ı rahmeti”. Kapı açılmayınca olmuyor. Dolayısı ile muhterem üstadımız Tuğrul İnançer beyefendinin hakkımızda söylemiş olduğu teveccüh dolu, iltifat dolu sözler hem fakire olan sevgisi ve hem de klasik üsluba olan bağlılık ve yatkınlığımızdandır. Değilse dedelik bizim için ancak torun sahibi olduğumuzda söz konusu olabilir.

Kültür Bakanlığı Sanatçısı olmak, uluslar arası kuruluşlarda klasik müziğimizi temsil etmek, koşturmacalar ve kişisel yaşamınız… Hayat nasıl ilerliyor bu anlamda sizin için?

Kültür   bakanlığı    sanatçı sı olmak… Evet, kadro anlamında sanatkâr kadrosuna sahibiz. Ama sanatkâr olabilmek esas itibarı ile ciddi bir iş. Şu anda işgal ettiğimiz o kadroyu en iyi şekilde yapmaya çalışmakla geçiyor zamanımız. Yurt içinde, yurt dışında yaptığımız turneler zaten zamanımızın birçoğunu alıyor. Bu anlamda yurt dışında yaptığımız etkinlikler medeniyetimiz adına bir miktar da olsa katkıda bulunuyor zannederim. Kültür kelimesini özellikle kullanmak istemedim, zira çok sınırlayıcı kalıyor bu bağlamda. Yemek yemek, elbisenin şekli vs. de bir kültür. Ama bizim yaptığımız ve sergilemeye çalıştığımız hadise, tamamen Türk–İslam medeniyetinin bir cüz’ü. Bu açıdan ciddi mesuliyet taşıyan bir iş. Hata yapmamaya özen göstermek veya en az hata ile yapmak gibi bir sorumluluğumuz var. Hele 11 Eylül olaylarından sonra İslam ve terörizmin yan yana anıldığı da düşünülürse icra ettiğimiz faaliyetlerin ehemmiyeti bir kat daha artıyor. Konserler, konferanslar vs. her ne yapılırsa İslam’ın gülen yüzünün gösterilmesi ve estetik boyutunun gözler önüne serilmesi bakımından çok önemli. Yurtdışında konser yapmak, itibar görmek hepsi çok güzel şeyler belki ama bu tarafı düşünüldüğünde o görevin ağırlığını taşıyabilmek ve bunu idrak edebilmek çok önemli kanaatimizce. Sürekli kendinizi yetiştirmek ve temsil kabiliyetinizi tazelemek durumundasınız. Zamanınızın çoğunu turnelerle geçirmek nerede olursa olsun, yurt içi veya dışı bedenî bakımdan oldukça yıpratıcı. Zaman ve iklim farklılıkları bedenen çok yoruyor insanı. Ama yapmaya çalıştığınız hizmet aklınıza gelince unutuyor ve tekrar vira bismillah diyorsunuz. Zamanın nasıl geçtiğini anlayabilmiş değilim hâlâ. Geçenlerde bir düşündüm ki oğlum 20 yaşına gelmiş. Yoğun koşturmacanın içerisinde büyüdüğünün farkına varamamışım. Sadece o mu? Kendimin de artık büyüdüğünü fark ettim. Dünkü çocuktuk hâlbuki. Demek ki yaşımız ne başımız ne canım demeye gelmiyor, insan kaç yaşında olursa olsun vazife bilinci, hizmet heyecanı ile hareket etmeli. Vakit birden geçiveriyor çünkü. Bir de bakıyorsun ki müddet-i ömrün bitivermiş. Müflis olmamak için çok çalışmak lazım…

Hafız Ahmet Çalışır genç musikişinaslara neler söylemek ister?

Bu yola intisap eden genç kardeşlerimizin işin en başında hedeflerini iyi belirlemeleri gerekir bizce. Hedef ne, şöhret mi? İyi müzisyen olmak mı, çalgıcı olarak kalmak mı?

Sanatkâr olmaya azmetmek ve bu yolda sabırlı bir biçimde çalışmak mı? Sanat ne? Sanatkâr kim? En büyük sanatkâr kim? En büyük sanat eseri ne? Hayatının her safhasını müzik mi kaplamalı? Müzik onun için yaşam tarzı mı olmalı?

Bu soru işaretlerini oldukça çoğaltabiliriz. Neticeye bakınca ne kadar az soru işareti kalmışsa, zannımca yavaş yavaş hedefe doğru yaklaşılmış olur. Sanat eğitiminin yanında insan olabilme sanatını da tedris etmek en büyük amacımız olmalı. Değilse çok kaygan bir zeminde yürürüz özellikle biz musiki ile uğraşanlar. İki alkışı duyunca ayaklarımız yerden kesilir. Olabildiği kadar yere sağlam basmalı ayaklarımız. Yoksa yuvarlan yuvarlanabildiğin kadar. Parçasını zor bulurlar adamın o kadar yüksekten düşünce. Hoş bir avaz bırakmak lazım. Üstadın dediği gibi: “Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”…

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum Ahmet ağabey.

Ben teşekkür ederim.

Hafız Ahmet Çalışır Kimdir?
1966 Konya doğumlu. Konya İmam Hatip Lisesi (1987-88) mezunu. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü (1996)’nden mezun. , Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı’nda (2007) “Üniversite Gençliğinin Müzik Eğilimleri” konulu teziyle yüksek lisansını tamamladı. Klasik tasavvuf musıkisinin yaşayan en genç ve en önemli temsilcilerinden. Kültür Bakanlığı sanatçısı. İcracı, bestekâr…

Etiketler
Devamı

Vural Kaya

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker