Muammer Ulutürk – 79’un Sonbarında

Muammer Ulutürk – 79’un Sonbarında

Güz hayli soğuk geçiyor. Loras’tan bu tarafa doğru sert rüzgârlar esiyor, ne varsa önünde kapıp götürüyor. Sınıfın duvarına asılı mevsim şeridindeki gibi aynı. Okul çocuklarının şemsiyesi rüzgârdan ters dönmüş. Yapraklar uçuşuyor havada. Gri bir iklim işte.

Evde hummalı kış hazırlıkları bitti sayılır. Makıf ’taki bahçemizin son zerzevatı büyük küplere girdi. Tandır sekisinin önüne turşular dizildi. Pekmez kaynadı çoktan. Üzlüklere sadeyağlar dolduruldu. Tuluklara peynirler basıldı. Sobalar kuruldu. Ağır naftalin kokulu kışlıklar bohçalardan çıkarıldı. Sığırcıklar, kargalar ve serçelerden başka kuş yok ortalıkta. Kar düştüğünde yeşilbaşlı ördekler inecekler dereye. Çok kar yağacak ve ben büyük halanın evine kar kürümeye gideceğim. Sokakta biriken kar yığınlarına damdan atlayacağım.

Alt odanın penceresinin önünde dedemle oturuyoruz. O öksürüyor, ben kasımpatıları seyrediyorum. Yağmur yağıyor durmadan. Hayat’ın sağı solu sarı ve beyaz kasımpatılarla dolu. Annemin dediği gibi bahçemiz bunlarla zeynolur bu mevsimde. Bir ara kesiliyor yağmur. Ortalık kızıl-sarımtırak oluyor. Hayat’ın üstünü kaplayan asmanın yaprakları düşüyor yere. O ara kasımpatılarla bahçe duvarına güneşin anlatılmaz güzellikte ziyâsı düşüyor.

Dedem eliyle pencereyi işaret edip fısıldıyor bana, “Aç, hava gelsin azıcık.” Sonbahar ve kasımpatıların kokuları odaya doluyor. O gün gördüğüm bu ışıkla o koku bana bir daha görünmedi. Sahneyi dondurup saklamışım sanki. Hazıfamın o vakte mahsus bir yerinde hâlâ duruyor.

Dedem ikindi namazı için camiye gitmek istiyor ama öksürüğünden rahatsız olmasın cemaat, diye vazgeçiyor da. Müzmin nefes darlığı çekiyor. Ara sıra yüz hatlarına bakıp neler yaşamış olabileceğine dair içimden yorumlar yapıyorum. İhtiyarlayınca çekkin hale gelmiş bir adam. Çekkin, gençken türlü cevizler kırmış da yaşlılık zamanında uslanmış kimseler için kullanılan bir söz. Babam, kendi babası hakkında fazla konuşmazdı ama iyi keman çalardı derdi. Keman çaldığına göre oturak âlemlerine aşina olmalıydı dedem. Uzun boylu bir adam. Değirmen ustası. Değirmen kurar, bozulmuşlarını tamire gidermiş Ankaralara kadar.

Dedemle pencere önünde bir hayli oturduk. Sen keman çalarmışsın dedim. Ne yaptın onu? Bana bakmadı bile. Konuşmadı. Hacı adamdı, yakışık almazdı. Fena olmazdı ama öğrenmek. Fakat hiçbir zaman öğrenemedim kendisinden. Annemin dediğine göre çatıdan indirip kırmış yıllar önce. Sonra da ocağa atmış.

Nenem yağmur ıslatmasın diye damdan sebze kurularını toplayıp getirdi yavaş adımlarla. Ayakta derin bir nefes alarak karşımıza oturdu. “Kışın iyi olur bunlar.” dedi. Hacı! diye seslendi sonra, “Ağşam Bedriye gelecek. Biliyon demi?” Dedem başını sallayıp mukabele etti. Nene! dedim, “şu sandığını açsan da bana kaaseli lokum versen.” Olmaz! dedi sertçe. “Anan sana alsın, ben kızlara veririm onlardan.” Dört kız çocuğun içinde tek erkek torun olmama rağmen bana yüz vermezdi nedense. “İyi madem” dedim, “vermezsen verme.”Durdu biraz, sonra da “Canın çekmiş alleylem.” dedi, “Hadi kalk yukarıya çıkalım, bir yerin filan şişmesin.” Mabeynden yukarıya evin üst katına çıktık. Evin bahçelere bakan odası onların. Kapıyı her zaman kilitli tutar nenem. Anahtarıyla kapıyı açtı. Gömme dolaptan küçük sandığı alıp yere indirdi.Önce kilitli sandığı, sonra da içi lokum dolu keseyi açtı. İki lokum verdi. “Az ama” dedim. “Hade uzatma!” dedi.

Yağmur kesildi o ara. Lokumun biri ağzımda, diğeri elimde, ficcemle ipini alıp sokağa çıktım. Ficce, topacın diğer adı. İpi çivili ucundan yukarıya doğru güzelce etrafına sarıp bir ucu elinizdeyken sertçe çekerek düz bir zemine bıraktınız mı tamam. Bakkalın oğlu plastik topuyla kendi kendine hayali rakibine çalımlar atıp bağırıyor habire: “Kaleci Şenol eliyle topu Ali Kemal’e verdi. Ali Kemal etrafında şöyle bir döndü. Cemil’e çalım attı, Alpaslan’ı geçti. Necmi’yi gördü. Necmi, meşin yuvarlağı İvanoviç’in sağından filelere gönderdi. Goool!” O vakitler Trabzonsporlu olmak modaydı. Bakkalın oğlu kimseye laf söyletmezdi takımı hakkında. Üç büyükler gavur takımıymış. Ben Fenerli’yim. Yolun ortasına karşılıklı iki kale yapıp şutlar attık. Bakkalın oğlu yerinde duramıyor. Topa var gücüyle vurdu. Havalanan top karşı evin duvarından bahçeye kaçtı. Eyvah dedim keserler şimdi topu. Evin kapısından içeri daldı sonra. “Ak abam, ciğerim abam. Söz bir daha kaçırmayacam topu!” Anlaşılan bakkalın oğlu, yalvarıp dil döküyor Ali’nin annesine. Kadın kızıp bir şeyler söyledi, sonra da ayağıyla çeldi topu bize doğru.

Epey top oynadık. Bir-iki ficce çevirdim. Yorulunca da gazoz sandıklarından birine oturduk. Şimdi bir elvan gazozu olsaydı ne iyi giderdi. Cepte para yok. Çocukların bakkala borçlanması olacak şey değildi. Bakkalın oğlu dükkâna girip teybi açtı.Mahalleye bir Ferdi Tayfur şarkısı yayıldı…

Hava kararırken babam işten döndü. Hepimiz o gelmeden önce evde olurduk. Çekinirdik yanlış şeyler yapmaktan. Asabiyetin ciddiyet sayıldığı zamanların çocuklarıydık ne de olsa. Akşam sofrasına beş çocuk, ana-baba ve iki yaşlı insanla otururduk. Yemek bitmeden kalkan olmazdı da. Herkes uyuyana kadar da aynı odada, kızlar el işleriyle, biz iki küçük ödevlerle meşgul olurduk. Babam sırtüstü uzanır, sırtını ayaklarımızla çiğnettirirdi. Her daim ağır işinden yorgun gelirdi çünkü. Sonra herkes odasına dağılırdı.

Babam, “Ajans saati geldi.” dedi, radyoyu açtı. Spiker, filan şehirdeki olaylarda bilmem kaç kişinin öldürüldüğünü söylüyordu yine. Nenemsöylendi oturduğu yerden; “Gözü kör olasıcalar!” 79 yılından memleket haberleri hep böyleydi.

Yatsıdan sonraydı, kapı zili uzun uzun çaldı. Koşup açtım. İğneci Bedriye gelmişti. Kalınca sesiyle bağırdı; “Nerde o hasta herif?” “İçeride” dedim. Kısa boylu, o zamanlar orta yaşı çoktan aşmış harbi bu kadını koca mahallede tanımayanımız yoktu. Pantalon giyerdi Bedriye. Üzerinde pantalon gördüğüm ilk kadındı. Elinde kocaman bir fortmen çanta. Fortmen çanta ne demekse… Korkardık da ondan. Erkek gibi sesi vardı ve en önemlisi iğne yapardı. Bazen evinden alır gelirlerdi onu. Çoğu zaman da iş ortağı Süleyman motosikletinin ardına atar, Bedriye iğnesini yapana kadar dışarıda beklerdi. Ara sıra bozuşurlardı.

Çantasından gereçlerini çıkarırken anneme bağırdı: “Gelin! Piknik tüpünü getir, şunun içine su koy, kaynat şırıngayı!” Hastalanınca doktora götüren olmazdı bizi. Kendi kendimize iyileşmeyi beklerdik. Civan perçemi ile dağ çayı yetişirdi imdadımıza. Bu yüzden Bedriye’nin iğne yapmak için çantasını açmasından gidişine kadar bütün ayrıntıları kaçırmazdık. Yer minderine oturup bağdaş kurdu. “İçtin müskiratı şimdi şifa ararsın!” diye çıkıştı dedeme. Dedem bu muzip kadına sadece gülümsedi. Tüpün üstünde şırınga kabı kaynayana kadar oradan buradan konuştular.

Tüpün olmadığı günlerde gaz ocağı ile kaynardı edevat. Sonraları ispirto ocağı çıktı. Bedriye söylendi durdu kendinize bakmazsınız, sonra da yersiniz iğneyi diye. Su kaynadı. Metal şırınga kutusunu açtı, iğneyi ve şırıngayı küçük maşasıyla yere indirdi. Bu steril işlem bana bir cerrahi müdahale gibi gelirdi hep. Küçük ilaç şişesine suyunu enjekte etti, uzun uzun salladı kulağına dayayıp. Sonra da şırıngaya çekti karışımı. “Yat bakalım Memet Efendi!” dedi. Kocaman iğneyi batırdı kaba yerine. “Hadi geçmiş olsun.” dedi. Çay filan içmedi. “Kızım evde yalnız.” dedi. Biraz oturup çıktı gitti evine.

Televizyon yoktu evde o günler. Dedeli-neneli, masalımsı zamanlardı. Kendi halinde, sakin, neşesi yahut hüznü ayarlı, sabahı akşamı belli mevsimler geçer giderdi. 79’un sonbaharından en çok hatırladığım kasımpatılar, öksürüp duran dedem ve İğneci Bedriye idi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>