Muammer Ulutürk – Dünyanın En Renkli Atlasıdır Anadolu

Muammer Ulutürk – Dünyanın En Renkli Atlasıdır Anadolu

Dolunay bir gece yarısı Dicle’yi hiç görmediğim güzellikte ışıttı. Toprak ve merhamet kokan Anadolu coğrafyasının pınar başlarına çadır kurup geceleri yıldızları seyre daldığım, gündüzleri Orta Toroslarda selam verdiğim yörük obaları, sonra Fırat kenarında isli çaylarını yudumladığım çobanların sohbetleri düştü aklıma.

Kimselerin uğramadığı antik kentlerin yıkılmış, kalın sur diplerinde gölgelendim. Meke’nin tükeniş öyküsüne hüzünlenip Kaçkarların çağıldayan sularıyla ferahladım. Beypazarı’nda, Safranbolu’da ahşap evleri aralayan sokaklarda tarih yolculuğuna çıktım. Türküler tutturdum Harran’ın tozlu yollarında. Savur Kapısı’na inerken bir abbaradan Mardin içinde, hayatı yakalamış çocuk seslerine karıştı adımlarım. Sivas’ta Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet’i yan yana görebilmenin kıvancını yaşadım. Divriği’de, taşı bir başka kuşanmış Ulu Cami’nin “nakş bukalemun” olmuş kapılarının methinde dillerin kısır, kalemlerin kırık kaldığını duyurdum görmeyenlere. Fırtına Deresi’nin şimdikilerle mukayese götürmeyen bir köprüsünün tam orta yerine oturup ayaklarımı salladım çay bahçelerinde ter döken kadınların emeklerine tanıklık ederken. Yedigöller’e sonbaharın yüz rengini bahşeden Yüce Yaratan’a şükrettim çisil çisil yağmurlar inerken üstüme. Cunda’nın balıkçılarına sabah dönüşleri hayırlı işler diledim. Kıyıdan, şu Midilli adasından Ayvalık’a doğru fışkırıp gelen akşam renklerini, gurubun kışkırtıcı ahengini kadrajlarıma aldım vakit geçmeden. Horasan erenlerinin, Antakyalı havarilerin güzergâhlarından geçtim. Sofrasına buyur etmeyi sevap bilen kıt kanaat geçimli bir Yozgat köylüsünün ekmeğine ortak oldum bir alıç gölgesinde. Boztepe’den Karadeniz’e kollarını açmış Ordu’yu, kalesinden Giresun’u seyre daldım bir ikindi vakti. Yason Burnu’na, hırçın Karadeniz’in köpürttüğü kıyıya ulaşıp deniz fenerine sırtımı dayadım, karşı tarafa, Kırım’a doğru akan tarihin parçası oldum. Karadağ’da özgür yılkıların ayak seslerini, deklanşör sesine karıştırdım. Fırat üstünde şafak sökerken, Eski Halfeti’nin şimdi sulara gömülmüş kadim yaşantılarını Kayıkçı Halil’in sesinden dinledim. Güneybatı Ege’den kuzeye, Kaz Dağları’na tarihin yazmakla bitiremediği mitolojik dünyanın kapılarını araladım. Gece yarıları vagon koridorlarının orta yerinde uyuyakalmış Antepli bir ihtiyarın yahut ana kucağına yapışıp kalmış bir çocuğun tren pencerelerine, oradan yıldızlara doğru çıkıp giden öyküleri ilham oldu bana.

Binbirkilise’nin, Zengibar Saraylarının ve Kubadabad köşklerinin birbirine yakın, harap, yalnız ve unutulmuş öyküsüne bakarak, aslında yaşamın bir nefesten ibaret varlığına bir kere daha tanık oldum. Hanların, kervansarayların yanından geçerken Faruk Nafiz’e, şehirlerin orta yerinde Tanpınar’a ilham veren bu emsalsiz toprakların kadrini bildim. Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları’nı mırıldandım ara sıra:

“Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

Suna’mın başka köye gelin gittiği akşam,

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.”

Bu kutlu topraklarda serüven anlatmakla bitmedi. Toza toprağa bulaşmadan, çeşme başlarında kana kana su içmeden, köy kahvelerinde memleket meselelerini hararetle tartışan yaşlılara kulak vermeden nereye gidebilir, şehirlerin yaşayan semtlerine uğramadan hangi tarihe tanıklık edebilirdim? Hayatın doğal, katışıksız, sükûnete bürünmüş tarafına ilgim bitmedi benim. Gezilecek kekik kokulu yörelerim, eski şehirlerim, dumanı üstünde çaylarım, sohbet edilecek insanlarım var benim.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>