Deneme

Muammer Ulutürk – Japonya’da Altı Gün

Muammer Ulutürk – Japonya’da Altı Gün

23 Mart: Uzun Bir Yolculuk, Merak İçinde Başlangıç

İstanbul’dan kalkan uçak, on üç saatlik uçuştan son­ra Tokyo Narita Havalima­nına inerken kısa boylu insanlar, tahmin etmek mümkün olmayan fakat belki biraz egzotik bir iklim, kimonolu kadınlar, sokak aralarında çiyan pişiren satıcılar tahayyül ettim kimileri gibi. Dü­şündüklerimi tutturamadım.

Narita, “verimli pirinç tarlası” demek. Şehrin çev­resini göz alabildiğine pirinç tarlaları kuşatıyor. Narita’dan Tokyo şehir merkezine giden trende tek tük yabancılar var. Herkes elindeki telefon­larla meşgul. Bir saat kadar sonra trenden inip metroyla Ginza’ya oradan da otele geldim.

Doç. Dr. Yutaka Miyake ile Avrupa’da klasik res­samlığın temelini atan şöhretli İtalyan Raffael­lo Santi’nin eserlerini görmeye Batı Sanatı Ulu­sal Müzesi’ne gittim akşam sonrası. Tokyolular akşamın nefis serinliğinde parkları, bahçeleri, havuz kenarlarını doldurmuşlar çoktan. Müze­de Raffaello’nun Taç giyme, Kutsal bâkirenin ev­lenmesi, Sistine Madonne, Madonna of the Cha­ir gibi eserleri kadar, mabetteymiş gibi bunla­ra nazar eden Japonlar, benim gibi bu sanattan anlamayan birkaç kişinin de dikkatini çekmiş ol­malı diye düşündüm. İş dönüşü bir vakitte bun­ca insan müzede hayatlarının sanattan yana fır­satını değerlendiriyor olmalılardı.

Cam, çelik ve beton harmanıyla yükselmiş, buna mukabil estetik sayılabilecek binaların arasın­da yürüdüm uzun uzun. İnsan ve araç selinden oluşan kavşaklarda durup Tokyo’nun ve insan­ların fotoğraflarını çektim. Bütün her şey insan­ların huzuru için yapılmış, bütün kurallar ona göre konulmuş gibi geldi bana. Tokyo’nun kalbi Ginza’ya ne zaman gitsem bir itiş kakış, bir pa­tırtı, bir düzensizlik olur mu diye bekledim. Göz­lerim trafiği ve ortalığı birbirine katan adamla­rı, onlara müdahale edecek polisleri, akşamdan kalmış öteberiyi temizleyecek çöpçüleri aradı durdu. Yerlerde bir tek çöp, caddelerde bir tek korna sesi duymadım. Ginza’da gece yaklaşırken arkamdan biri kötü bir İngilizceyle bağırdı sade­ce: where are you from? Ben bizden başka kim­selerin nerelisin diye soracağını düşünmezdim. Publardan birinden dışarı çıkmış sarhoş bir orta yaşlıydı bu. Dönüp, Türk’üm dedim. İnteresting! dedi sadece. Mesafeleri düşünerek böyle dedi­ğini varsaydım.

Japonların Türkiye ve Türkler hakkındaki kana­ati, daha güvenli ve keyifli gezmelere vesiledir. Sözgelimi, tebessüm çoğalıyor, muhabbet ko­yulaşıyor. Bir Türk için Japonya’da olmak komşu­da olmak gibi.

Japonların, yakın tarihe kadar bizde gıptay­la izlenen hızlı trenlerine, hızlı dijital iletişimi­ne, konforlu uçaklarına yetişmişiz aslında. La­kin digergâmlıktan, iş ahlakından ve nezaket­ten yana onlarca sene gerideyiz. Kalabalıkların arasına karışınca bunu daha iyi anlıyorsunuz. Ja­pon mucizesi dedikleri şeyin aslında ikinci dün­ya savaşı sonrasındaki toparlanmadan çok, 70’li yıllarda gerçekleştiğini duymaksa bana pek şa­şırtıcı geldi.

Ueno Parkı ve Sakura

Şehirlerin meydanları, kaçıp gidilecek büyük parkları olmalı. Ueno’nun hayatımda unutul­maz bir yeri olacak her daim. Ueno’ya geldiğim­de akşam yakındı. Japonya’nın sembolü olan sa­kuralar bu muazzam güzellikteki parka öyle ya­kışmışlar ki. Sakura, kiraz çiçeği demek. Meyve­si yenmiyor. Parkın uzayıp giden yollarında sağ­lı sollu oturup günün keyfini süren yığınla in­san, karmaşadan, yarın endişesinden uzak saku­raların ipeksi gölgelerinde akşamı bekliyor, ha­nami denilen çiçek izleme partileri yapıyorlardı. Tokyo’da yahut Japonya’nın herhangi bir yerin­de en güzel zamanlar, sakura zamanıdır. Japon­lar dalından teker teker dökülen sakura çiçekleri altında yürümeyi, kar altında yürümeye benze­tiyorlar. Sakura, güzelliğinin yanında metafizik bir anlam da taşıyor. Dalında çok kısa kalmasıy­la hayatın geçiciliğini simgelediğine inanılıyor. En bilindik Japon halk şarkısı da aynı adı taşıyor. Ortalık biraz uçuk pembe, biraz pembe-beyaz nereye gidilse. Adına festivaller, etkinlikler, şö­lenler, programlar yapılıyor, ilkbaharda televiz­yonlar hava durumuna sakura durumunu ila­ve ediyorlar. Üzerine şiirler, şarkılar yazılıyor sa­kuraların. En popüler Sakura ağacı cinsi ise So­mei Yoshino.

Ueno’nun üst kısmında yer alan eski Budist tapı­nağına giden merdivenlerden çıktım. Orta kapı­ya asılı çanı çalabilmek için sıra beklerken tanrı­lara tütsü yakan, ellerini yıkayıp dua etmek için buraya toplanmış kalabalığın arasına karıştım. Bir süre sonra da Ueno’nun aşağısına düşen Şin­to tapınağına. Tahmin ettiğim gibi merdiven­li yolun sonunda pirinç tanrısı İnari’nin sağlı sol­lu iki heykeli karşıladı beni. Aklıma şu söz geldi: Bir Japon Şintoist gibi yaşar, Budist gibi ölür. An­cak her iki din aslında animizmle birbirine karış­mış durumda.

24 Mart: İmparatorluk sarayı

Kadim Japonya ile Modern Japonya arasını en iyi tefrik ettirecek mekan burası. İmparator­luk sarayı ile gökdelenleri birbirinden büyük bir park ile büyükçe bir havuz ayırıyor. Sarayı çevi­ren yüksek duvarlar içeriyi görme imkânı ver­miyor. Japonlar için imparator, bizzat kendisi­nin beyanı sonucu, yani İkinci Dünya Savaşının kaybedilmesiyle tanrısal bir varlık olmaktan çık­mış. “Yılın belirli zamanlarında imparatorluk ai­lesi halkı selamlamaya çıkar” dedi Yutaka. Edo Kalesi üzerine kurulmuş olan saray, Tokyo’nun tam merkezinde. Bölgede bulunan üç derenin yolları değiştirilerek sarayı koruyacak hendek­ler oluşturulmuş ve saray duvarlar ile çevrelen­miş. Sarayın önündeki büyük alana (Kokyo Gai­en) ulaştığımda, seyredilesi bir manzara ile kar­şılaştım. Herkes burada da hatıra fotoğrafı çek­tirme derdindeydi.

Asakusa Sensoji Tapınağı

Şehirler dünyanın hemen hemen her yerinde mabedlerin etrafında büyür, serpilirler. Çarşılar ve bedestenler mabetlerin yanı başlarında bu­lunurlar. İnsanoğlu tanrısını unutmasın diye mi­dir?

Kaminarimon (Yıldırım Tanrısı Kapısı), Sensoji’nin ana giriş kapısı. Kapıda asılı olan bir çift kırmızı fener, Sensoji’ye yaklaşmakta oldu­ğumu anlatıyor. Kapının iki ayağında tapınağın koruyucu tanrıları olan Kaminari no Kami (Yıl­dırım Tanrısı) ve Kaze no Kami (Rüzgâr Tanrısı) heykelleri mevcut.

Şitamaçi bölgesinin merkezi Asakusa’da yer alan Sensoji bir Budist tapınağı. Efsaneye göre 628 yılında iki balıkçı, Kannon Tanrıçası’nın heykeli­ni Sumida nehrinde şans eseri yakalamışlar. Geri atsalar da heykel, sürekli oltalarına yeniden ta­kılmış. Bunun üzerine işte tam burada Kannon’u anmak için bir tapınak inşa etmişler. Önü hay­li kalabalık kapıdan geçtiğimde kendimi oyun­cakların, yelpazelerin, kimonoların, pek çok he­diyelik eşyanın satıldığı dükkânlarla bezeli ve

 

üzerinden buram buram kızarmış pirinç pat­lakları kokuları yükselen pek de popüler olan Nakamise-dori çarşısında buldum. Daracık bir sokağın iki tarafına dizilmiş küçük dükkanlarda alışveriş yapan mahşeri bir kalabalık vardı. Bizim bedestenler gibi tıpkı. Herkes diğerine çarpma­dan, yolunu tıkamadan Asakusa Sensoji tapına­ğına ulaşmaya çalışıyordu.

Nehirler, Köprüler

Adeta bir su ülkesi olan Tokyo’nun kuzeyinden geçerek Tokyo Körfezine dökülen ve şehri çev­releyen Sumida Nehri’ne gittim. Kıyıdan bilet alarak hayli uzun kuyruktaki bekleyişten son­ra bir tekneye atladım. Kita, Adachi, Arakawa, Sumida, Taito, Koto ve Chuo bölgelerinden il­çelerinden geçen nehrin 12 köprüsünün altın­dan körfeze ulaşan tekne yolculuğu, şehrin de­vasa büyüklüğünü görme imkanı verdi. Karşı kı­yıda dizi dizi sakuralar, ardında gökdelenler ve Eyfel’e benzeyen Tokyo Kulesi…

Akşam yakınken Tsukuba’ya gitmek üze­re otobüse bindim. Bir Üniversite kenti olan Tsukuba’da Hasankeyf kazılarına katılan ekip­le buluşup, yarın üniversite yönetimini ziyaret edeceğiz.

25 Mart:Tsukuba ve Şinto Manastırı

Baharın en güzel günlerinden biri. Şehirde hava hafiften ısınmaya başladı. Tsukuba’nın kuzeyi­ne düşen alçak sıradağların karlarla kaplı etekle­rinden ormanın içinden kıvrıla kıvrıla giden yol­dan ulaşılıyor manastıra. Dağa giden yolu çam ağaçları çevrelemiş. Sakuralar çiçeklerini çoktan açmış burada da. Uzayıp giden geniş merdiven­lerden çıkınca karşılıyor tapınak. Bütün müşte­milatı coğrafyaya uygun olarak ahşap. Klasik ja­pon mimarisi. Yutaka Miyake, tapınağın uç kıs­mındaki kuyudan akan sudan ibadet için te­mizliğini yaptı. Suyu, ince uzun bir çıtanın ucu­na iliştirilmiş küçük ahşap kaba doldurdu. Önce sol sonra sağ sonra tekrar sol avucuna döktüğü suya dudaklarını yanaştırarak içti, ardından ta­pınağa gitti. Tapınağın önündeki büyükçe san­dığın önünde durdu. Eğilerek selamını verdi. El­lerini üç defa çırparak tanrısına geldiğini haber verdi. Duasını ettikten sonra yeniden saygı ile eğilip geri döndü. Yutaka’ya; “bu kadar mı?” de­dim. “Bizde ibadet kısaca böyledir” diye muka­bele etti. Ellerin yıkanması, birçok dinde farklı uygulamalarını gördüğümüz ibadet öncesi suy­la temas ederek temizlenmek yahut abdest al­mak gibi.

Japonlar için adak, dilek işleri çok önemli. Her mabet çevresinde dileklerini kırmızı beyaz ip­lere bağlanmış ahşap plakalara, kağıtlara ya­zarak bu iş için yapılmış düzeneklere asıyorlar. Japonya’nın bu tarafında uğurlu hayvan ise kur­bağa. Hediyelik eşya dükkânlarında satıcılar bir kurbağa biblosu almamı salık veriyorlar. Ben de alıyorum.

Tapınaktan sonra şehre geri dönerken Tsukuba’nın eski yerleşim alanına uğradım. Ar­keolojik kazılar tamamlanmış. İki büyük tapı­naktan başka burada yapı yok. Tsukuba Dağları­nın düzlüğe yakın yamaçlarından şirin bir Japon köyü beni selamlıyor sadece.

Üniversitenin geliştirdiği şehir olan Tsukuba’nın 50 senelik bir öyküsü var sadece. 350 bin nü­fuslu şehrin gündüzü de gecesi de sakin. Japonya’nın dünya ve olimpiyat şampiyonu sporcuları bu üniversiteden çıkıyor. Üç hoca da Nobel ödülü sahibiymiş.

26 Mart:Deprem

Tuhaf bir merak işte. Acaba, dedikleri gibi ina­dına yaşamaktan mülhem bir depremi tecrübe etmek nasıl olurdu? Tam da öyle oldu dördün­cü gün. Akşam sonrası otel odasında izlenimle­rime dair notlar yazarken, ayaklı lamba eğer sal­lanmamış olsa haberim olmayacaktı deprem­den. Aklımda bitiveren soruya cevap aramak için pencereye doğru koştum. İnsanlar arka ar­kaya 10 dakika içinde gelen 5.4 ve 5.6 şiddetin­de bir depreme nasıl tepki verirler merak içinde­yim. Pencereyi açtım. Karşıdaki gökdelenin cad­deye bakan banka binasındaki güvenlikçilerden başka kimseler yok. Bir de o ara geçen birkaç araba. İnsanlar depremle beraber yaşamak de­nilen şeye alışmışlar. Japon televizyonlarında alt yazıyla geçen bir haber bile yok geçen iki saat sonrası. Akşamın ardından Tsukuba hayalet bir şehre dönüşüyor. Mall’lar oldukça erken sayıla­cak bir saatte kapatıyorlar kepenklerini.

Hiçbir şey olmamış gibi uyudum.

27 Mart: Yağmur, Kamitakatsu Müzesi, Do­ğuda Büyük Okyanus

Tsukuba bu sabah da yağmurla uyandı. Şeh­rin hayli dışında Kasumigaura Gölü’nün bir hay­li uzağında kuzeybatıdayım. Yol boyunca saku­ra ağaçları, alabildiğine yeşil ortalık. Tipik Ja­pon bitkilerinden zeynolmuş bahçeler ve ba­har çiçekleri evleri süslüyor. İnsan ruhuna hu­zur dolduran bugün hiç bitmesin istedim. Önce Kasumigaura’ya sonra da Okyanus kıyısına git­mek lazım şimdi. Fakat üniversitedeki görüşme­ler yüzünden zamanım yok.

Kamitakatsu müzesi canlı bir müze. Eşyaların bir kısmına dokunabilir, kadim zaman Japonyasının günümüze adaptasyonu olan kıyafetleri üzeri­nizde deneyebilirsiniz. Müzede Japonların ata­ları olan Ainular’ın yaşam tarzını üç boyutlu ma­ketlerle, görüntülerle görmek hem öğretici hem eğlendirici. Çocuk olsam çıkmam dışarıya mu­hakkak. Müzenin camekânlı terasından saku­ralara ve yamaçlara düşen yağmuru uzun uzun seyrettim. Buradan çıkıp Ainular’a ait iki gele­neksel evin yer aldığı düzlükte gezinip durdum. Masal sahnesi gibi ortalık. Hafif sis, çok otantik bir alan, ıslak çimenler, patika yollar…

28 Mart: İstanbul’a Dönüş

Tsukuba’daki işler bölgenin kırsalını fazlaca gör­meye izin vermedi doğrusu. Özellikle fotoğraf­çıların Japonya’da kırsalda, köylerde, Budist ma­nastırlarında sanatsal ürün çıkarabilecekleri­ni söylemem lazım. Gerçi bu her yerde böyledir. Yutaka’nın arabasıyla Tokyo’ya giderken yol bo­yunca arayıp durduğum bir bambu ormanının kenarında durduk, fotoğraflar çektim burada.

Seyahat ve programlar boyunca elinden gele­ni yapan, gayet temiz Türkçesiyle esprilerini ih­mal etmeyen, zahmetlere katlanan benim Ha­sankeyfli hemşerim dediğim Yutaka Miyake ile buruk bir veda sonrası Narita Havalimanı’na git­mek üzere ayrıldım.

Kamakura’yı, Kyoto’yu, Nagasaki’yi, daha birçok yeri görmeden Japonya hakkında konuşmak belki eksik kalacak. Fakat Japonya ömürde bir kere de olsa gidilmesi gereken ilk yer olmalı.

Meraklısına notlar:

Temizlik ve hijyen konusunda böyle hassas baş­ka bir millet bulmak imkansız. Taksilerin koltuk­ları dahi kılıflı ve her gün değiştiriliyor. Kapı kol­ları, asansör ve elektrik düğmeleri sürekli de­zenfekte ediliyor. Hastalık derecesinde temiz­ler. Japonların arı gibi çalıştıklarına dair kanaat yersiz. Temkinli, kibar ve dikkatli olmak yüzün­den gayet yavaşlar. Baştan savma iş yok. Neza­ket zirve yapmış. Düğüne gider gibi giyiniyorlar. Alışverişte ödeme yaparken saygıyla eğilip he­sap yapıyor sonra da para üstünü iki elleriyle sa­yarak veriyorlar. Çok hoşunuza gidiyor bu dav­ranış. Kimono giymiş kadınlara sık rastlamıyor­sunuz. Müthiş bir Amerikan özentisi gözlerden kaçmıyor. Tepelerine atom bombası atmış ol­malarını nasıl unuttuklarını düşünmeden ede­miyorsunuz. Tokyo abartıldığı kadar pahalı de­ğil. Fotoğraf çektiren herkes zafer işareti yapı­yor. İkinci dünya Savaşından sonra moda olmuş. Fotoğrafçılar için en büyük sorunlardan biri cad­de ve sokaklardaki salkım saçak elektrik telle­ridir. Yakıştıramıyorsunuz ama Japonya’nın ne­resine giderseniz gidin bunlardan bolca var. Kadınlar-kızlar yan basarak yürüyorlar. Denedim olmadı. Uzun süre kalacaklar için yeme ciddi so­run. Ocakbaşı tabir ettiğim suşicilere uğrayıp ömürde bir kere diyerek yiyebilirsiniz. Çoğu yer­de alaturka tuvaletler bulma imkanı var. Cadde ve sokaklarda sigara içmek yasak. Ara yerlere si­gara içme bölümleri yapmışlar. Japonların baş­kasına zarar vermeden yaşamak için sarf edilen çabalarıysa anlatılacak gibi değil. Yurtdışına se­yahat planları yapanlar başka bir ülkeye gitme­ye hiç niyetlenmesinler.

Etiketler
Devamı

Muammer Ulutürk

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker