Murat Ak – İki Maktûl Sûfî Şâirin Hikâyesidir

Murat Ak – İki Maktûl Sûfî Şâirin Hikâyesidir

Seyrindeyiz atıldığı sahilsiz enginin
At Meydanı’nda ölmüş Ene’lhak şehidinin

Tasavvuf tarihinin ismi en çok anılan şahsiyetlerinden biri şüphesiz Hallâc-ı Mansur (ö.922)’dur. 858 senesinde İran’ın Beyzâ şehrinin kuzeyinde yer alan Tûr’da doğan Hallâc’ın asıl ismi Hüseyin’dir. Hallâc isminin baba mesleğinden geldiği söylenmekle birlikte farklı rivâyetler de mevcuttur. Mansûr ismiyle de Hallâc’ın davasında muzaffer olduğuna işaret edilir. On iki yaşında Hâfız olan Hallâc, Tusterî’nin öğrencisi olmuş, Cüneyd-i Bağdâdî, Osman el-Mekkî gibi önemli isimlerin sohbetlerinde bulunmuştur.1 Hayatının belli bir aşamasında uzun yolculuklara çıkmış ve insanlara kendi öğretisini yaymıştır. Hindistan, Horasan, Mâverâünnehir, Türkistan ve Maçin dolaştığı yerler arasındadır. Coşkulu tabiatı ve vaazlarıyla bu coğrafyalarda insanları tesiri altında bırakmış ve birçok kişi bu tesirle Müslüman olmuştur. Bu Müslümanlara Mansûrî denilir.

Ağzından çıkan Ene’lhakve benzeri şathiyelerle yaşadığı dönemde dikkatleri üzerine çeken Hallâc, Abbasîler’in siyâseten problemli olduğu bir dönemde, tabiatındaki coşku ve sıradışılıkla isyancı gruplara sıcak görünür. Etrafında kalabalıklar oluşur. Kendisinden rahatsızlık duyan zâhirî çevrelerin ve etrafındaki kalabalıktan huzursuz olan devlet erkânının baskısıyla önce uzun yıllar bir odada göz hapsine mahkûm edilmiş, sonra da idamına hükmedilmiştir. İdam dediysek öyle sıradan bir idam değildir onunki. Kendisini idama mahkûm eden kadılara hitâben “Ben Müslümanım, ehl-i sünnet mezhebindenim. Hulefâ-yı Râşidîn’i ve Aşere-i Mübeşşere’nin bakiyyesini sâ’ir ashâbdan üstün bilirim, ya‘ni Şiî ve Hâricî değilim. Hadise dâir kitaplarım vardır. Benim kanımı dökmek helâl olmaz, Allah’tan korkun!”2 dediyse de kendisini dinleyen olmamış ve zindana yollanmıştır. Hallâc idam edilmeden önce kırbaçlanmış ardından burnu, kolları ve ayakları kesilmiştir. Daha sonra başı kesilerek Dicle Nehri üzerindeki köprüye dikilen Hallâc’ın, gövdesi de yakılıp külleri nehrin sularına savrulur. Bütün bunların gerçekleştiği tarih 26 Mart 922’dir. Kesik başının iki gün köprüde bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldığı tarihî kaynaklarda zikredilen bilgiler arasındadır. Böylesi bir ölümle hayata gözlerini yuman Hallâc bütün bir İslâm edebiyatında kendisini rahmetle anan sûfî çevrelerce Hak şehidi olarak isimlendirilmiş ve hakkında birçok menâkıb ortaya çıkmıştır. Ölümünden sonra Bağdat’ta Bâbüttâk meydanında idam edildiği yer bir ziyâretgâh olmuş ve türbe haline getirilmiştir.3

Hallâc’ın İslâm Edebiyatı’nın diğer kollarında olduğu gibi Türk Şiiri’nde de önemli bir imaj haline geldiğini biliyoruz. Kendisine telmihte bulunan beyitlerin çoğunda darağacı ile birlikte zikredildiğini görmek mümkündür. Yine kendisine işaret eden hemen her beyitte o hakikate dair sırrın da taşıyıcısıdır. İzzet Molla’ya ait aşağıdaki beyit Hallâc’ın ne şekilde Türk şiirine konu olduğuna bir misaldir:

Merâm-ı râzı aşkı ketm idi Mansûr-ı ber-dârın
Deyip gitdi Ene’lhak nâmını ketm etdi Dildâr’ın

(Darağacına çekilmiş Hallâc-ı Mansûr’ın sırrındaki gâye aşkı ketm etmekti. Hallâc Ene’lhak deyip gitti ve Cenâb-ı Hakk’ın ismini gizledi.)

Hallâc’ın idamını birçok isim haksız bulmakla birlikte muhabbetteki aşırılığından dolayı idamı haklı bulan ya da tarafsız kalıp yorum yapmayan isimler de olmuştur. Bununla birlikte edebiyatımız içinde yer alan birçok şâir kendilerini Hallâc’ın müridi bilir ve taraflarını açıkça belli ederler. Hikemî geleneğin temsilcilerinden olan Bağdatlı Rûhî ismini anmadan Hallâc’a ve idamına aşağıdaki beytiyle ironik bir biçimde telmihte bulunur. Rûhî’ye göre Hallâc, Hak dediği için zulme uğrayarak idam edilmiştir. Hak diyen, hakikati söyleyen asılıyor ise çaresiz bir şekilde bâtıl olandan dem vurmalıdır:

Çün Hak diyeni eylediler zulm ile ber-dâr
Bâtıl söze âgaz idelim biz dahi nâ-çâr

(Hak diyeni zulmederek idam ettiler. Öyleyse Ey Rûhî! Biz de çaresiz bir şekilde bâtıl sözü dile getirelim.)

Hallâc’ı şiirine konu edinen bir diğer şâir ise Asaf Hâlet Çelebi’dir. Tasavvufî düşüncenin etkisini modern dönem Türk şiiri içinde en çok hissettiren isimlerin başında gelen

Asaf Hâlet Çelebi, “Mansûr”isimli şiirini Hallâc ve onun vahdet-i vücûd merkezli varlık anlayışı üzerine kurmuştur. Buraya şiirin bir kısmını alıyoruz. Şiirden alıntı yaptığımız kısımdaki güneş Mutlak Hakikatiifade eder. Renk ise güneşten çıkar ve varlığı güneşe bağlıdır. Bu sûretle renk nisbî varlık olan insanı anlatır. Hallâc Ene’lhak

diyerek hakikatin, kendisi olduğu iddiasını serdetmiştir. Şiirde renklerin güneşsiz ölmesi, Ene’lhak dediği için öldürülen Hallâc’ın durumuna telmihtir. Yine şiirde geçen şekillerden maksat yaratma sonucu ortaya çıkan sûretlerdir. Bu sûretler de Allah’a bağlı olarak, O’nun yaratmasıyla ortaya çıkmış nisbî varlıklardır ve yine O’na yani geldikleri yere dönerek kaybolacaklardır:

“renkler güneşten çıktılar
renkler güneşe girdiler
renkler güneşsiz öldüler
ne renk gerek bana
ne renksizlik

(…)

şekiller bir yerden geldiler
şekiller bir yere gittiler
şekiller görünmez oldular

büyük köse vur
bütün sesler bir seste boğuldu
mansûr
mansûuur”

Hallâc’ı idama götüren süreci ve kendisine revâ görülen ölüm şeklini düşününce, onu idama mahkum ettiren isimlerin kaygılarının dinî temelli olmayıp daha ziyade siyâsî kaygılar olduğunu söylemek hiç de zor değildir. Zirâ dinî düşünce ve dinî tecrübelerdeki farklılıklar siyâsî hesaplaşmalardaki maslahat eksenli manevraların bahanesi haline gelince bu sonuçların ortaya çıkması gayet tabiidir. Siyâsî maslahatlar gereği muktedirler kendilerine her zaman meşrû bir sebep üretmişlerdir. Aynı dönemde Hallâc’ın söylediklerine benzer şathiye türü ifadeleri olan isimlerin herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmayıp Hallâc’ın idama mahkum edilişi, idamın daha çok siyâsî olduğunu gösterir.  Yine,idamından sonraki yıllarda ölümüne onay veren Abbâsî devleti erkânının yerine atanan yeni devlet ricâlinin Hallâc’ın türbesini ziyaret etmelerini bir özrün ve iâde-i itibârın göstergesi olarak okumak mümkündür.

Hallâc’ın “Kitabü’t-Tavâsîn” isimli tasavvufî sırları anlattığı bir eseri, bir de “Dîvân”ı vardır. Yine kendisine ait sözler derlenerek müstakil bir kitap haline getirilmiştir. Bunlardan başka kendisine ait altı mektubun, iki mensur mecmuasının ve vaazlarına ait hülasâların olduğu zikredilmektedir.

Maktûl sûfî Hallâc’ın serencâmı bize çok da yabancı gelmez. Tarih boyunca benzer süreçler sonunda âkıbeti Hallâc’ın âkıbetiyle benzeşen başka isimler de olmuştur. Bu isimlerden biri de içinde yaşadığımız topraklardan çıkmış bir isim olan İsmâil Ma‘şukî’dir. Aksaray’da doğan İsmâil Ma‘şûkî (ö. 1529), Bayrâmî-Melâmî kut bu olan Pîr Ali Aksarâyî’nin oğludur. Kendisi de Bayrâmî-Melâmî tarikatına mensup bir sûfidir. Ma‘şûkî ismi tarikatın mensupları tarafından canını aşk uğrunda feda ettiği için kendisine sonradan verilmiştir. Yine babasının şeyhliğinden dolayı Çelebi Şeyh şeklinde de anılmış, halk arasında ise güzelliği sebebiyle Oğlan Şeyh diyerek tanınmıştır.4 İsmâil Ma‘şûkî genç yaşta İstanbul’a gitmiştir. İstanbul’a gidişini anlatan rivâyet şöyledir: Kanuni Sultan Süleyman, Irak seferinden dönerken Aksaray’a uğrayıp Pir Ali Aksrâyî’yi ziyaret ettiği sırada Pîr Ali’ye birçok mülk ve mezra bağışlamayı teklif etmiş, ancak Pîr Ali bu teklifi kabul etmemiştir. Bunun üzerine oğlu İsmâil’i İstanbul’a götürmeyi teklif etmiş, Pîr Ali, “Oğlumun adı İsmâil’dir, hak yolunda kurban olmaktan dönmez.” diyerek İsmâil’in İstanbul’a gitmesine izin vermiştir.

İstanbul’a giderek camilerde vaaz etmeye başlayan Ma‘şûkî kısa sürede insanlar arasında şöhret bulmuş ve kendisine birçok kişi intisap etmiştir. Vaazlarda sarf ettiği şathiyât türü ifadeleriyle Mâ‘şûkî, kısa sürede etrafında kendisini sevenler kadar kendisinden rahatsızlık duyan bir insan grubunun da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ma‘şûkî’den rahatsızlık duyan çevreler, söylediği şathiye tarzı ifadeleriyle insanlar arasında fitneye sebep olduğunu öne sürmüşler ve katli için fetva bulmak cihetine gitmişlerdir. Bu sırada tehlikenin farkına varan Kanûnî, Ma‘şûkî’den Aksaray’a dönmesini ister. İsmail Ma‘şûkî vaazlarına devam eder ve bu uyarıyı dikkate almaz. Kendisinden rahatsızlık duyan çevrelerin çabaları sonucu İsmâil Ma‘şûkî İstanbul’a gelişinin ertesi yılı olan 1529 tarihinde henüz ondokuz – yirmi yaşlarındayken Şeyhü’l-İslâm Kemalpaşazâde’nin fetvasıyla idam edilir.Ölüm tarihinin 1529 olarak zikredilmesi ve fetvânın Şeyhü’l-İslâm Kemalpaşazâde tarafından verilmiş olması Atâî’nin rivayetleri esas alınarak söylenmiştir. Daha sonra bu konu üzerine çalışanların ittifakı idam tarihinin m. 1539 olduğudur.5Bu tarih doğru kabul edilecek olursa fetvayı veren bu tarihten önce vefat etmiş olan İbn-i Kemal değil, tasavvuf karşıtı tutumuyla bilinen Çivicizâde Muhyiddin Mehmed Efendi olmalıdır.

On iki müridiyle birlikte At Meydanı’nda boynu vurularak idam edilen İsmail Ma‘şûkî’nin denize atılan başı ve bedeni bugünkü Bebek sahillerinde kıyıya vurmuş, gördüğü bir rüya üzerine oraya giden bir müridi tarafından bulunmuş ve defnedilmiştir. Ma‘şûkî’nin kabri Kayalar adı verilen caminin haziresindedir.

Abdülbâkî Gölpınarlı, Ma‘şûkî’nin müridlerini “Allah, Allah” şeklinde değil de “Allahım, Allahım” şeklinde zikrettirdiği, bu kelimenin iki anlama geldiği için başına geleni çabuklaştırdığını söyler.6 Bununla birlikte insanın kadîm olduğunu, insanın insan olduktan sonra kendisine hiçbir şeyin haram olmayacağını, babasının mehdî kendisinin kutup olduğunu söylediği, şarap için aşk şarâbı benzetmesini yaptığı, kabir azabının olmadığını söylediği gibi iddialar vardır. İsmâil Ma‘şûkî’nin bunlara ne cevap verdiği, bir savunma yapıp yapmadığı bilinmemektedir. Meşhur mesnevî şârihi Sarı Abdullah Efendi ona yapılan ithamların gerçeğe aykırı olduğunu bununla birlikte bu ithamlar karşısında verilen fetvânın da ithamlara uygun olduğunu söyler.

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nin önemli temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal, Mâverâda Söylenişisimli şiirinde İsmâil Ma‘şûkî’ye şu beyitle telmihte bulunur:

Seyrindeyiz atıldığı sahilsiz enginin
At Meydanı’nda ölmüş Ene’lhak şehidinin

Yahyâ Kemal, İsmâil Ma‘şûkî için kullandığı Ene’lhak şehidi ifadesiyle Hallâc’a da telmihte bulunmuş ve böylece bu iki sûfî şâiri aynı davâda birleştirmiştir. İsmail Ma‘şûkî’ye ait beş gazel ve on iki beyitlik mesnevî formunda kaleme alınmış manzûme,

Melâmîlik ve Melâmîler’i anlattığı eserinde Abdülbâkî Gölpınarlı tarafından neşredilmiştir. Kendisine ait olduğu söylenen başka birçok şiirin varlığından bahseden kaynakların olduğunu ve kendisinin de bu görüşte olduğunu söylese de, Gölpınarlı İsmail Ma‘şûkî’ye ait bu şiirlere cönklerde ve şiir mecmualarında ulaşamadığını belirtir.

Neşrettiği şiirlerden yola çıkarak Gölpınarlı, Ma‘şûkî’nin şairliği hakkında şunları söyler:“Bu gazellere nazaran Oğlan Şeyh’in lisanı selis ve pürüzsüz, teşbihleri yerinde ve latiftir. Vezin ve kafiyeye hâkimdir. Şiirlerinde vahdet cezbesi mevcuttur. Hiç birinde mahlas zikretmemiştir.” 7 Aktardığımız bütün bilgiler tarihî kayıtların bugün elimize ulaşanları arasından seçilmiştir. Aralarında altı yüzü aşkın sene olan ve birbirinden farklı coğrafyalarda yaşayan iki ismin serenecâmı aynı olmuştur. Her iki sûfî de dönemin ileri gelenleri ve devlet erkânı tarafından mülhidlikle suçlanmışlardır. Gerek Hallâc’ın gerek İsmâil Ma‘şûkî’nin idam fetvaları bir yana, öldürülme biçimleri bize insanın ne olduğunu ve ne olabileceğini, tarih boyunca neler yaptığını ve neler yapabileceğini her dem yeniden düşünmenin elzem olduğunu gösterir. Tabi ki biz nihâî hüküm vericiler değiliz. Muhakkak en doğrusunu Allah bilir. İki maktûl sûfîyi hikaye ettiğimiz yazımıza, Gölpınarlı tarafından neşredilen maktûl sûfî İsmail Ma‘şûkî’ye ait aşağıdaki gazeli aktararak son verelim:

Ey gönül bir derde düş kim anda dermân gizlidir
Gel eriş bir katreye kim anda ummân gizlidir

Terkedüp nâm u nişânı giy melâmet hırkasın
Bu melâmet hırkasında nice sultân gizlidir

Tut Hak’ı bilmek dilersen ehl-i irşâd eteğin
Niceler bilmediler kim böyle erkân gizlidir

Değme bir hôr u hakîre hor deyû kılma nazar
Kalbinin bir kûşesinde Arş-ı Rahmângizlidir

Bu cihan dervîş nâm oldu hicâb ender hicâb
Sen hicâb altında kaldın sanma sultan gizlidir

Kaynakça:

  1. Hallâc-ı Mansûr’ın hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz Süleymen Uludağ Hallâc-ı mansûr, DİA XV / 377- 381.

2. Zülfikar Güngör; Tâhirü’l – Mevlevi’nin Hallac-ı Mansûr’a Dair Risalesi,Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,Ankara 1999, XXXIX, s.586.

3. Süleymen Uludağ,Hallac-ı Mansûr DİA, XV / 378.

4. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.İsmâî Ma‘ şûkî, DİA, XX III / 112-114.

5. Ahmet Yaşar Ocak;   Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler(15-17. Yüzyıllar),İstanbul 1998,s.284; Mustafa Akdağ;Türkiye’nin İktisadi ve İctimâî Tarihi,İstanbul 1974,II/64-66

6. Abdülbâki Gölpınarlı;Melâmîlik ve Melâmîler,İstanbul 1931,s.48

7. Abdülbâki Gölpınarlı;Melâmîlik ve Melâmîler,s.50

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>