Murat Ak – Rûhî Fermâyed: Hâk Ol Ki Olasın Âlî Rûhî Divânı – Terkîb-i Bend’den

Murat Ak – Rûhî Fermâyed: Hâk Ol Ki Olasın Âlî Rûhî Divânı – Terkîb-i Bend’den

“Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir”

(Sen toprak ol ki Hüdâ dereceni âlî kılsın / [Zirâ] ayak altında olurcasına [alçakgönüllü] olan kişi âlemin baş tâcıdır…)

Bağdatlı Rûhî’nin terkîb-i bendinde yer alan bu beyit, âdemoğlunun âlem içindeki mertebesinin yüksekliğini hangi erdemde araması gerektiğine işaret eder ve hakîmâne bir söyleyiş içinde kendini açığa vurur.

I

Beyit “hâk” ile başlamaktadır. Farsça bir kelime olan “hâk” toprak anlamına gelir. Toprak varlık âlemindeki nesnelerin asılları olduğu düşünülen anâsır-ı erbaadan biridir. Kurân-ı Kerim’de birçok yerde insanın topraktan yaratıldığı ve ona döndürüleceği ifade edilmiştir. İlginçtir insanın nesneler âleminde kendisinden çıkageldiği unsur olan toprak, nesneler âleminde onun yine döneceği yerdir. Ferheng-i Ziyâ’da hâk kelimesinin toprak ve mezar anlamına geldiği söylendikten sonra onun alçakgönüllü kimse anlamına geldiği de belirtilmiştir.1 Toprak dil ve kültürümüzde tevâzuu dile getirmek için kullanılan bir temsil aracıdır. “Ayağının tozu toprağı” olmak bunu ifade eder. Tasavvufî terminolojide sûfî toprağa benzetilmiştir. “Ona her kötü ve çirkin şey atılır; ondan ise sadece gül ve çiçek biter.”2 Bağdatlı Rûhî de bu beyitte toprağı tevâzu için kullanmıştır. Rûhi “toprak ol ki Allah dereceni âlî kılsın” diyerek alçakgönüllülük ile insanın manevî mertebesindeki yüceliği arasında bir bağ kurmuştur. Bu esasa göre manevî mertebedeki yüceliğin şartı alçakgönüllülüktür.

Bu esas İslam düşüncesinin temel öğretilerindendir. Temel İslam kaynakları Hz. Peygamber’in “Bir kul Allah için alçakgönüllü davranırsa, Allah onun mertebesini yükseltir.”3 şeklindeki hadis-i şerifini aktarırlar. Kur’an-ı Kerîm’de insanın yeryüzünde böbürlenerek yürümesi  ve  kibri yasaklanmıştır. Buradan hareketle tevâzuun hakîkatle, kibrin de kötülükle bir bağının olduğundan bahsedebiliriz. Kibrin tarihi kötülüğün tarihi kadar eskidir. Kibir mutlak hakikat karşısında acziyetini kabul etmeyen ve hakikate itaat etmekten vazgeçen şeytanın tavrıyla birlikte başlar. Bu yüzden hikemî geleneğimizde şeytanın en sevdiği günahın kibir olduğu söylenir durur.

Alçakgönüllülük âdemoğlunun mutlak hakikat karşısındaki acziyetinin gereğidir. O bu gereği yerine getirdiği müddetçe de varlığının mertebesini yükseltecektir.

 

II

Toprak âdemoğlunun ayağının altında olması itibariyle nesneler dünyasında aşağıda yer alır. Ele aldığımız beyitte de manevî anlamda yükselmenin bir zarureti olarak nesneler dünyasında aşağıda yer almanın gereği vurgulanmıştır. Şair “sen toprak ol ki Allah dereceni âlî kılsın” demiş, devamında da “toprak gibi ayak altında olurcasına [alçak gönüllü] olan kişi”nin âlemin başının tâcı olacağını söylemiştir. Buradan yola çıkarak manevî anlamda mertebe almayı ve insan-ı kâmil istikametinde yürümeyi murâd eden kişinin nesneler dünyası ile irtibatının ne olması gerektiğine dâir bir hükümde bulunabiliriz. Şair bu beyitte zımnen “Ey âdemoğlu! Arzu ettiğin şey manevî mertebe ve yücelik ise, vazgeç dünya itibarından!” şeklinde bir telkinde bulunur. Zira şairimize göre nesneler dünyasındaki itibar, mana âlemindeki itibara manidir. Burada dikkat çekmek istediğim bir diğer husus ise, toprak kadar alçakgönüllülük erdemine sahip kişiden dünyadan feragat etmesinin beklenmesidir. Fakat dünyanın karşılığında şair ona âlemin başının tacı olmayı vaat eder. Âlem dünyayı da kapsayan çok daha geniş bir var oluş alanıdır. Vaat edilen, terk edilmesi istenenden çok daha fazlasıdır.

 

III

Bağdatlı Rûhî, Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir demiştir. Ayaklar altındaki toprak kadar alçakgönüllü olan kimse âlemin başının tacıdır. Peki âlem neden mânevî mertebece yüksek olanı başının tacı eder? Hikemî geleneğin bize naklettiği veciz bir ifadede “İnsan-ı kâmil kainâtın gıdasıdır” denilir. Yani kainât insan-ı kâmillere ihtiyaç duyar. Yani kainât ahsen-i takvîm olan “hz. insan”a muhtaçtır.

Sonuç  olarak:  Bu  beyitle  Bağdat lı Ruhî insanın yüceliği nerede araması gerektiğine işaret etmiştir. Hakikat istikametinde mesafe almanın bedeli, nesneler âleminde itibar aramaktan vazgeçmektir. Kibir ile alçakgönüllülüğün mücadelesi, hakikat ile kötülüğün mücadelesi kadar eskidir. Âdemoğlu mutlak hakikat karşısındaki acziyetini idrak ettiği ölçüde ahsen-i takvîm olacaktır. Zira eşref-i mahlukât olan Hz. Peygamber de “fakrım övüncümdür” buyurmuştur. Bu fakriyet mutlak hakikat karşısındaki acziyetin ikrarıdır. Bu ikrar insanı eşref-i mahlûkat yapar. Zira Hz. Peygamber aynı zamanda Hz. İnsan’dır.

 

Dipnotlar

1  Gencîne-i Güftâr, Ferheng-i Ziyâ, FarsçaTürkçe Lügat, c. II, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1996, s. 749.

2  Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yayınları, Ankara 2005, s. 243.

3 Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>