Murat Kapkıner – Beni Seveceksin; Yalnız Beni Seveceksin…

Murat Kapkıner – Beni Seveceksin; Yalnız Beni Seveceksin…

Üstad’ın izniyle

Rasim (Özdenören) Abi’nin Yeni Şafak’taki aşk üzerine, âşıkane, şiirsel yazısını ben Dünya Bizim’den okudum. Kendisi, tenezzül etmiş ti, bu konu üzerine biraz konuşmuştuk. Diyordu ki: “Seven kıskanmaz; sevilen kıskanır.’’ Ben burada ‘sevilen ve seven’in kim olduğu üzerinde duruyordum. O’na göre bir hadisten mülhem; sevilen Allah’tı; seven de kul. “Ebu Bekr kıskançtır (gayyur). Ben Ebu Bekr’den kıskancım. Allah da benden kıskançtır’’.

Hadis böyle olunca, kulun da Allah’ı sevmesi gerektiğine göre, sevilen olarak Allah kıskanır. “Şöyle düşünsek çok mu yanlış Abi?” demiştim: “Neden illa kul seviyor? İnsanoğlunun varlığından bu güne, gerçekten Allah’ı seven kaç kişi çıkmıştır. Hadisi anlamak için ister sen bir de şöyle düşünelim. Kulların Allah’ı sevdiği yok: Seven Allah’tır. O, bir kulunu sevince de o kulda Allah sevgisi belirmekte. Yoksa o hangi babayiğit ki spontan olarak Allah’ı sevebilsin. Böyle düşününce, doğru, Allah’ın kullarını kıskandığı ama bir seven olarak kıskandığı sonucuna varırız. Ve ezeli (Küfür-iman) bilgisinin yanlış olmadığı sonucuna… Öznelerin yerleri değiştirilince iş anlaşılıyor. Allah kulunu nasıl kıskanır? İşte bunu aşağıda anlatmaya çalışacağım… Ama gene de yaşayanlar anlayacak. .*

Bir Batılı yazar şöyle diyordu: “Şeytanın amacı sizin illa insan kalmanızı sağlamaktır.’’ Altını çizmiştim çünkü benim uygun ortamlarda yer yer söylediğim şu düşünceme akraba düşüyordu: “Tanrı’nın maksadı bizi insanlıktan çıkarmak; kendisine benzetmektir.’’

(Elbet Rasim Abi’yi tenzih ederek söylüyorum.) “Çünkü bu İslamcı yazarlar aşkı bilir bilmez, yerli yersiz fazla dillerine dolamaya, üzerlerinde bulunmayan hallerden dem vurmaya başladılar. Cenab-ı Aşk diye kitaplar yazıldı vs.’’ diye bir yerlerde öfkeyle yazmışım.

Benim bu yazıyı yazmayı düşünmemin nedeni bunlar değil. Asıl neden Rasim Abi’nin anılan yazıda aşktan bahsederken, sinelerde  saklı kalan, saklı kalması gereken, hatta bu durumun ihlal edilmesinin çok çirkin olduğunu yazmış olması, hatta bu minvali abartan şeyler yazmış olması. Asıl konu budur.  Bu  yazıyı okuyunca inşallah üzülmez diye umduğum, bir değerli yazar kardeşim, lütfetmiş, yeni yazdığı kitabın müsveddesine bakmamı rica etmişti. Kısmen baktım. Arkadaşım sık sık aşk diyor ve şeriatı, mücahedeyi, ilişkilerimizi nasıl daha güzelleştirebileceğimizi vs. anlatıyordu. Doğru ve güzel şeyler de söylüyordu. Ona “Aşk kelimesi niye anılıyor bu kitapta?’’ demiştim. Çünkü söylenenlerin hepsi aklı başında olan insanlara gerekebilecek, toplum içinde iyi kötü bir yeri olan insanlara yönelik şeylerdi ve aşkın bu gibi şeylerle ne alakası vardı?

Bize göre aşk bizatihi sınır yıkmadır, çünkü aşk münasebetsizliktir.

Aşk, bizi münasebetlerin (ilgilerin) var olduğu, mazbut hayatımızı sürdürdüğümüz bu dünyadan çekip, münasebetlerin var olmadığı bir âleme itekler. Mesela âşık niye aşık olduğunu bilmez. Çünkü bir münasebet, bir neden var olsa o nedeni ortadan kaldırıp aşktan kurtulmak mümkün olurdu. Mesela sizi biri bir münasebet (ilgi) ile yemeğe çağırabilir ama hiçbir münasebet yokken tanımadığınız biri sizi yemeğe çağırırsa orada aşk vardır. Tanıdıklar selam verebilir, tanıdıklara selam verilir ama hiç tanımadığınız biri size selam veriyor yahut siz hiç tanımadığınız birine kendinizi selam vermek zorunda hissediyorsanız orada aşk vardır. Öğrenciler, memurlar işlerine, okullarına sabah 8.30’da gider ama bir öğrenci okuluna, bir memur bürosuna gece üçte gidiyorsa orada aşk vardır. Yukarda andığım kardeşime de “Aşk, rüsvalık içindir, adamı rüsva eder…” demiştim. “Yok öyle şey; hem izzetli, itibarlı, hem âşık olacaksın”.

Bence aşkın en büyük destanı San’a Şeyh’i aşkı acaba nasıl oldu da domuz çobanlığı yaparken gizleyebildi aşkını. Mecnun? Ya mecnun? Muhterem, düşünür Ağabey’imin bu tarz düşünmesinin nedeni şu olabilir mi? -Ki ben onu bu gibi düşüncelerden tenzih ediyorum-: Malûmunuz paparazzilerde bir gece birlikte olanlara ‘’aşk yaşadılar’’ deniyor. Ağabeyim acaba, buna kızıyor, aşkın başka bir şey olduğunu mu söylemek istiyor.

Sanmıyorum ama yoksa şunu düşünmüyor mu? Kendisinin, aşka getirmeye çalıştığı tanımla, esasen, bir gecelik aşklar arasında deruni bir fark yok. Çünkü ikisi de ‘aklımızın erdiği, irademizin elimizde olduğu’ şeyler: Zî hayat; zevilukul. Âşık için kim gerçekten yaşıyor diyebilir, kim aklı başında diyebilir. Aşk adamın ayaklarını yerden keser. Aşk adamı insanlıktan çıkarır. Âşık bir meczub u ilahidir ki esasen ondan ‘teklif’ (sorumluluk) düşmüştür. Batılı düşünürün dediği gibi ‘’Şair’i herhangi bir dinin ritüellerinden sorumlu tutamayız’’ (Şair derken aşık da demek istiyor bence. Çünkü her geçek şair aynı zamanda âşıktır, şerbetlidir.) Batılı yazardaki aynı damarı Yunus Emre’de görüyoruz:

“Bu ne mezhep dürür dinden içeru…’’ Gâh, Arş ı Âlâ’dan, gâh cehennemde tuzak kuran şeytan olmaktan, kimileyin toz, kimileyin yağmur vs. olmaktan dem vuran YunusEmre’yi hangi doğru düzgün ölçüyle tanıyacağız.

‘’Çıktım erik dalına/ Anda yedim üzümü/Bostan ıssı gelicek/ Der ne yersin kozumu…’’ diyen Yunus ve emsali âşıkları (cezbeye kapılmışları) nasıl anlayacağız. Aşk bir mezheptir ki bütün dinlerin derunundan beslenir. Bu nedenle âşık hakk el yakiyn mümindir. İma nı meleklerin yahut Âdem’le Havva’nınki gibidir, müminlerin önde gidenidir. Eskiler, aşk bahsinde akıl, çamura gömülmüş eşek gibidir, derlerdi. Çırpınır durur, ordan çıkamaz. Aşkın düzlemi aklın düzlemi değildir. Aşkı şiir, ancak şiirsellik duyumsatır. Yaşamamış olan da gene bir şey anlamaz. Aşk, mantık ut tayr (kuş dili) dır ve Süleyman’la kuşlar arasında şiir biçiminde görülür. (Bütün soylu sanatları şiir çatısı altıda toplayarak söylüyorum…) Aşkın dünyevisi olmaz. Aşksa eğer ilahidir. Ama mutlaka bizim dünyamızda bir nesnesi, ayşesifatması, ahmetimehmeti vardır. İçinde maverayı bulmadığınız cinsel eğilim nasıl aşk değilse, nesnesiz aşklar da palavradır. Bir nesnesi bulunmayan Allah aşkı dâhil…

Ki anlatmak istediğimiz de budur.

Son sözler olarak, aşk, aşkınlık olduğu için âşık arif kılınır, mucizeler izler, kendisinde mucizeler gözlenir. Âşık, ortada bir ayşefatma, bir ahmetmehmet bulunmasına rağmen başındaki işin bu âleme ait olmadığını bilir. Aşk, Tanrı’nın Vedud (sevgili) ve Cemal (güzel çehre) sıfatlarının kişiye tecellisidir ki adamın aklını alır. E bu kişiden hangi sırrı saklamasını umacağız. Tekrar Üstad’ımın affına sığınarak: Evet Allah, sevdiği kulunu (seven olarak) kıskanmış, bu hallere sokmuştur. O’nun kelimeleri ile söylüyorum: ‘’Beni seveceksin; yalnız beni seveceksin…’’

(*) Bu yazıyı ilkin, âdab üzere Rasim Abi’ye gönderdim. Seven-sevilen konusunda farklı düşünmediğimizi ama benim Aşkın Diyalektiği ‘ni okumuş olsaydım bunları yazmayacağımı söyledi. Oradan bir de alıntı yaparak söylediğini belgeledi. Utandım; gerçekten okumamıştım. İmdi bu yazının girişini çıkarmayı düşündüm (çünkü tasrih ve tavzih salt bu girişle ilgiliydi) ama yazının bütünlüğü bozulacaktı. Lütfen varsayın ki o girişteki tartışmacı Rasim Abi değildir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>