Öykü

Mustafa Alperen Mercan – Ekmek Tekmesi

Mustafa Alperen Mercan – Ekmek Tekmesi

“Bir insanı sevmekle başlar her şey”
Sait Faik Abasıyanık

Televizyonda kasketli bir adamın, ülkede ise kasvetli bir havanın ol­duğu yıllarda ölmüştü dedem. Sü­rekli bir “kriz” kelimesi vardı dil­lerde. Dedem de krize uymuştu. ‘Kalp krizi’ diyorlardı. Ayakkabılar kapının önün­de başlayıp, merdivenlerden bahçeye taşıyor­du. Kadınlar çığlık, erkekler ise sessizlik içindey­di. Koridorda koşuşturan çocuklar. “Haydi, siz dı­şarda oynayın…” diyen ablalar. Tanımadığım ço­cuklarla yapılan maç. Tanımadığım bir teyzenin kucağında uyuyakalmak…

Cenaze namazının nasıl kılındığını bilmiyordum. Caminin dışında beklemiştim onları. Sakin bir biçimde camiye giren insanlar, hararetle cami­den çıkmış. Tabutla birlikte hızla yürümeye baş­lamışlardı. Diğer dedemle peşlerine düşmüştük. İlk defa, o gün mezarlığa girdim. Yarım yamalak okumam ile mezar taşlarını okumuştum. Meza­rın uzağındaydık. Dualar ve toz bulutu yükseli­yordu mezardan. Dedeme, “Dedem hep burada mı kalacak?” diye sorduğumda, “Hep değil, sade­ce şimdilik. Gel sana dondurma alayım.” demiş­ti. Benden üç yaş büyük abim, babamla birlikte mezarın başında kalmış, ben dedemi iki top li­monlu dondurmaya bırakıp gitmiştim. Limon­luydu galiba. Vanilyalı da olabilir…

Birkaç yıl sonra ise annem, babam ve abim öldü. İlkokul beşinci sınıftaydım. Sınıftaydım. Dedem ve amcam gelmiş beni almaya. Beyaz sakallarına çisil çisil yaşlar akıyordu dedemin. Amcamsa, de­demin arkasından dalgın bakıyordu bana. “Hoca hanım Ahmet’i alabilir miyim?” derken onu ayak­ta tutan, sıkıca tuttuğu bastondu. Ben çantamı toplarken, önce bastonu, sonra kendisi yere düş­tü. Amcam beceriksizce kaldırdı dedemi. “Baba kendini bırakma,” diyerek uyandırmaya çalıştı. Dedemi okulun dışına kadar taşıdılar. Amcam arabayı getirdi. 94 model Mercedes. Dedemi ar­kaya oturttular, ben de yanına geçtim. Araba ha­reket ettikten bir süre sonra dedem kendine gel­di. Amcam çok hızlı araba kullanırdı. Caddeler­de lastik sesleri yankılanırdı; Amerikan filmlerin­deki gibi. Bu yüzden dedemden çok azar işitir, azarlandıkça o daha hızlı kullanırdı. O gün am­cam çok yavaş kullandı arabayı. Eve varmak iste­miyor gibiydi. “Amca ne oluyor? Dede ne oluyor anlatsanıza?” dedikçe susuyor, birbirlerine bakı­yorlardı.

Mahalleye vardığımızda uzun bir araba kuyruğu vardı. Eve giden yol kapanmıştı. Amcam, “İnip yürüyelim baba,” dedi. Eve yaklaştıkça insanın si­nirlerini bozan sessizlik artarak büyüyordu. Yo­lun iki tarafında da insanlar susmuş, tüm gözler üzerimde toplanmıştı. Erkeklerde yine o sessiz­lik vardı. Evin önüne yaklaştığımdaysa kadınla­rın çığlıkları karşıladı beni. Biraz önce çıt çıkma­yan mahallede kıyametler kopuyordu. Evin için­de ağır bir hava; çorap, ter ve kolonya karışımı tuhaf bir koku ve salonda, kibrit oynarken yak­tığım halının üzerinde, kefene sarılmış üç beden vardı. Üzerlerinde annemin kurbanda elime tu­tuşturup, “Şunları biletip getir.” dediği bıçaklar.

Anneannem çığlıklar atıyor: “Uyan kızım, uyan oğlum!” ‘Annemin ışıktan, babamın sesten uyu­yamadığını bilmiyor herhalde’ demek geçti içim­den. Abimse, nerde olursa olsun bir yolunu bu­lup uyurdu. Kafamı duvarlara vurup, beynimin suyu akana kadar caddelerde, sokaklarda do­laşmak istedim. (O yıllarda beynin içinde su ol­duğunu zannederdim). Bana da bir araba çarp­sa, bir tırın altında da ben kalsaydım. Donup kal­maktan başka bir şey yapamadım. Ama bu se­fer cenaze namazının nasıl kılındığını biliyor­dum. Her kişi niyetine tekbirler aldık. Her defa­sında “ve celle senâüke,” kısmını bastırarak oku­dum. Selam verdik. Tabutun ucundan tutmak istesem de boyum yetişmemişti. Peşleri sıra ta­kip ettim onları. Mezarlığa yine dedemle girdim. Yine dedemin mezarının yanına gelmiştik. Bir in­sanı gömmekle başlamıştı her şey. Bu sefer dua ve kürek seslerinin içindeydim. Küçükken top­rakla oynamaya bayılan ben, o gün nefret et­miştim topraktan. Bunaltıcı bir Mayıs günüydü. O günü hatırladıkça toprağın sıcağı yüzüme vu­rur; küreklerin pütürlü sapları ellerimi acıtır ve güneşten parlayan uçları gözümün önüne ge­lir. Dedem bu sefer arkamdaydı. Güçlükle ayak­ta duruyordu. Kollarında akrabalarımız olduğu­nu öğrendiğim insanlar vardı. Amcam benimle kürek sallıyor. Sıcağı hatırlıyorum. Başımın dön­düğünü. Sonrasını tam hatırlamıyorum.

Annemleri kaybettikten sonra üst katta dedem­lerin yanında yaşamaya başladım. Eve arada sıra­da kıyafet almaya iniyor, saatlerce ağlıyor, daha sonra tekrar üst kata çıkıyordum. Dedemler, yıl­lar boyunca annemlerin yokluğunu hissettir­memeye çalıştılarsa da olmadı. Olamazdı da. Çok baba kavgalar yapıp, çok baba dayaklar ye­dim. Ama baba dayağı nedir bilmedim mese­la. Halalarımı, teyzelerimi kızdırdığımda çok ter­lik yedim. Fakat hiçbiri annemin otuz sekiz nu­mara Ceyo terliği değildi. Çok kral arkadaşlarım, mahalleden çok sevdiğim abiler oldu. Ama biri abim değildi. Liseye başladığımda olanları yavaş yavaş kabullenmiştim. Sınıfta acıyan bakışlara alışmıştım, pek de umurumda değildi artık. Bay­ramlar ve veli toplantıları buruk geçiyordu o ka­dar. Bir de “Baban ne iş yapıyor?” sorusu. Bu so­ruya cevap vermekten gına gelmişti. Ama lise de bitmişti. Lise bittiğinde eve tekrar inmiştim. Ar­tık ağlamıyordum. Babamın yaptığı gibi televiz­yonu ayaklarımı uzatarak izliyor; annem gibi bu­laşık yıkarken ilahiler dinliyor, bildiklerime eşlik ediyordum.

Yıllar geçtikçe iyiye gidiyordum. Üniversiteyle birlikte bir işe girmem gerektiğini, evde ağlaya­rak zamanın geçmediğini, para kazanmam ge­rektiğini anladım. Yarı zamanlı bir işe başlayıp, okulla birlikte götürme fikri kafama yattı. Birkaç yere başvurdum. Giyim mağazalarına numaramı bıraktım. Arayan soran olmadı. Yılmayıp bir iki yere daha başvurdum. Onlar da elemana ihtiyaç­ları olmadığını söyledi. Okuldan çıkıp arkadaş­larla aylaklık ettiğimiz bir gün, sınıftaki entel ar­kadaşlar bizi bir antika dükkânına götürdü. “An­tika Ayhan”. Aşağı yukarı elli yaşında, top sakal­lı, pilav göbekli; tahminen son on yıldır sadece kareli gömlek ve kot pantolon giyen, enteresan bir tip. Dükkâna gelecek olursak çok entel bir mekân. Her türlü antika eşya; halı, kilim, masa, teşhir sehpaları, tabla, tablo, biblo, plak, gramo­fon, kaset kol saatleri, köstekli saatler, kurmalı saatler, dikiş makinaları, ütüler… Ne ararsan var yani. Dükkân çok hoşuma gitti. Tam bana göre. Bazı eşyalardan bizim evde de var. Kasanın ar­kasındaki ayna, Zeki Müren plakları, Ferdi Tayfur kasetleri. Hatta “Çeşme” filminde, Necla Nazır’ın elinden bir tas su içtiği fotoğraf, evdeki kasetle­rin yanında duruyor. Daha fazla dayanamayıp, camdaki “Eleman Aranıyor” yazılı kâğıdı patrona götürüp “Elemanı buldunuz.” dedim. Beni uzun­ca süzüp, soru yağmuruna tuttuktan sonra, “Bir hafta git gel bir bakalım,” dedi. Bir hafta gidip geldikten sonra işi aldım. İşim çok basit ve rahat­tı. Dükkânı temizliyor, kasada duruyor; hafif, ağır, yakın uzak demeden müşterilerin satın aldığı eş­yaları evlerine taşıyordum. Çok ağır eşyaları alan pek müşteri çıkmıyordu. Dükkânı sabahları pat­ron açıyor, ben okuldan öğlene doğru geliyor­dum. Bazı günler de dükkânı ben açıyordum.

Seviyordum bu dükkânı. Deposu da bayağı bü­yüktü ve depo dükkândan daha güzeldi. Her geçen gün bizim evdekilere benzer eşyalar bu­luyordum depoda. Eski halılar tıpkı annean­nemlerdeki gibi, bizdeki sehpalar, vazolar. San­ki birisi bizim evi buraya taşımıştı. Duvar halıları, minderleri aynı bizim yatak odasındaki gibiydi. Dükkân zamanla evim oldu. Ama patronla ara­mızda anlamlandıramadığım bir soğukluk var­dı. Fazla konuşmazdık, “çay getir, dükkânı süpür, dükkânı topla!” dışında. O yokken Orhan Gence­bay kasetini koyup, keyif sigaraları yakar oldum. Zamanla da dükkânı ben açar oldum. Bunun ne­deni bana olan güveni değil, onun sürekli sarhoş olmasındandı. Pazar günleri meyhaneden arka­daşlarıyla dükkânın bahçesinde çilingir sofrala­rı kurup, sabahlara kadar içiyorlardı. Haliyle ayıl­ması öğleden sonrayı buluyordu. Başlarda “Her­kesin içtiği kendine, su bizi bozar…” dedim. Gel zaman git zaman bunlar daha çok içmeye başla­dı. O kadar sarhoş oluyorlardı ki dükkândan çı­karken yolu bulamıyor, eşyaları kırıyor, halılara kusuyorlardı. Dükkândan eşyalar kırıldıkça, Ay­han puştluk yapıyor harçlığımdan kesiyordu. İşe başlayalı birkaç ay olduğundan sesimi çıkaramı­yordum.

Pazartesi günü de dükkânı ben açtım. Fakat di­ğer günlerden farklı olarak bugün dükkândan çıkamayacak kadar sarhoş olmuşlar. İçeride kesif bir anason kokusu; rakı şişeleri, kadehler. Plaklar devrilmiş. Gramofon iğnesi boşta dönüyor. Her­kes bir köşeye sızıp kalmış. Birisi yerdeki el do­kuma halının üzerinde salyasını akıtarak uyu­yor, öbürü eski bir vazoya sarılıp yatmış. Ayhan da ahşap bir sandalyede, elinde rakı şişesi uyu­ya kalmış. Kapıları ardına kadar açtım. Hepsi­ni tek tek uyandırdım. İstisnasız hepsi ayıldıkla­rında hiçbir şey olmamış gibi dükkândan çıkıp gitti. En son Ayhan’ı uyandırdım. “Sen işine bak dükkânı topla.” dedi. Tamam, dedim içimden ar­tistlik yapma.

Birkaç saat sonra, kasaya gelip aylığımı masanın üstüne bıraktı. İki yüz lira eksikti. “Paranın geri kalanı nerde abi?” dedim. Elini sallayıp “İşine ge­liyorsa böyle…” deyip dükkânın içinde gezinme­ye başladı. Kafam attı. “Patronsun dedik, ses et­medik. İçtin, sıçtın ses etmedik. Ota boka para­yı kestin ses etmedik. Yeter artık, hakkımı yedirt­mem!” dedim. “Bak sen şu öksüze, yetime. Na­sıl konuşuyor benimle,” dedi. Ayak direyip para­yı istememe iyice sinirlenip küfürler salladı, ben de ona karşılık verdim. Eline geçirdiği kurma­lı saati, el bombası atarmışçasına bana fırlattı. Eğildim, arkamdaki ayna paramparça oldu. Yer­deki parçalara bakakaldım birkaç saniye. Sonra ben de ona cam şişe içinde maket gemiyi attım. Ama ıskalamıştım. Bana yaklaştıkça birbirimize yeni şeyler fırlatıyorduk, fakat henüz isabetli bir atış gerçekleşmemişti. Ayyaşı, tanesi on beş lira­dan sattığımız semazen biblosuyla, alnının orta­sından vurdum. Yere yığıldı, başında semazen­ler dönmeye başlamıştı. Yerde sendelerken Al­lah ne verdiyse vurmaya başladım. Her makam­dan tekmeler, yumruklar sallıyor. ‘Allah’ın kita­bın yok mu lan? Niye paramın üstüne yatıyor­sun?’ diyor, cevap beklemeden vurmaya devam ediyordum. Biliyordum ki Allah’ı kitabı yoktu. Di­ğer dükkânlardan gelenler beni tuttuğunda ben ter içindeydim, Ayhan’sa kanlar içindeydi. Sabah salya, kusmuk içindeki halılar şimdi kanlar için­deydi. El dokuması kilimlere yeni motifler ekle­miştim. Ceketinin cebinden hakkım olan iki yüz lirayı alıp dükkândan çıktım.

Dükkândan çıkınca yürümeye başladım. Bir şey yapmış olmak için sigara yaktım. Sonra adını bil­mediğim sokaklara girdim. Ayaklarım ağrıyana kadar ara sokaklarda dolaştım. Tekrar caddeye geldiğimdeyse karşıma mezarlık çıktı. Mezarlığa girip, ağaçlı yoldan ağır adımlarla yürüdüm. Elle­rim kanlar içindeydi. Çeşme başında durup elle­rimi yıkadım. Kafamı suyun altına sokup, öylece durdum. Annemlerin yanına geldiğimdeyse saç­larımdan damlalar akıyordu. Ellerimi açıp dua ederken annemin, babamın ve abimin sesleri kafamın içinde uğuldadı. Seslerin içinden “Bir in­sanı dövmekle başlar her şey.” cümlesini seçebil­dim. Babamındı galiba bu söz. Abimin de olabi­lir. Tam hatırlamıyorum, yanılıyor olabilirim.

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker