Dede DosyasıDosya

Mustafa Aydın – Dedeye Bir Bakış

Mustafa Aydın – Dedeye Bir Bakış

Toplumumuzda önemli bir yere sahip olan dedeye, ailesel, dini, toplumsal gibi farklı açılardan bakılabilir. Hatta bu bakış, bulunduğunuz yere göre de değişebilir. Mesela bir dede iseniz ortada fiili bir durum var demektir ve bu beraberinde daha farklı bakışlar getirebilir. Tabii ki bu son nokta ailesel bir bakıştır. Onun için de işe önce aile açısından bakılabilir. Gerçi toplumumuzda dedenin yaşa bağlı olarak olgun, tecrübeli adam anlamında da bir kullanımı vardır.

Aile ve Dede

Dede her şeyden önce ailesel bir kavramdır. Eski dilde ced, ata, ana veya baba tarafından büyük baba, olarak kullanılmaktadır. Tabi her halükarda bir kuşak aşağıda yer alan torunu olan erkek, aile büyüğü demektir. İlk bakışta he ne kadar torun sonradan geliyor ve dedeye göre var oluyor ise de tüm sosyal ilişkilerdeki rol edinim sürecinde olduğu gibi dede de torununa göre vardır, ona göre dededir. Yani torunu olmayan hiç kimse dede rolüne sahip değildir.

Dedenin ailesel rollerinin en önemlilerinden birisi şüphesiz dede-torun ilişkisidir. Onun için bir parantez açıp dede-torun ilişkisi üzerinde durmamak mümkün değildir. Ailenin en büyüğü dede ile en küçüğü torun arasında gerçekten önemli bir yakınlık vardır. Şüphesiz torunlar da dedelerini severler ama dedeler daha çok severler ki burada “torun sevgisi” özel bir anlam taşımaktadır. Torunun dede sevgisini açıklamak çok daha kolaydır. Bir kere dede toruna karşı daha hoşgörülü davranmaktadır. Gerçekten de biz dedeler torunlarımıza karşı kendi çocuklarımıza göstermediğimiz toleransı göstermekteyiz. Çocuklarımız bazen bize bu gerçeği hatırlatmakta, haklı olarak “Baba bizi bu kadar sevmiyordunuz” demektedirler.

Dedenin torun sevgisi için bazı gerekçeler ileri sürülmüştür ki bunlardan birisi bu olgunluk ve hatta ileri yaşlarımızda daha bir yufka yürekli hale gelmiş ve dolayısıyla da çocuk sevmeyi daha bir öğrenmiş olmamızdır. Tabi bu tezi destekleyecek ikinci türden argümanlar yok değildir. Mesela “torunların külfetini anne ve babası çekiyor, bize de sevmek kalıyor” ifadesi bu noktada hatırlanacak anlamlı açıklamalardan birisidir. Bizden daha yaşlı ve dolayısıyla tecrübeli bir büyüğümüzün torunları için “gelip sevindirirler, gider dinlendirirler” sözünün bu söz konusu külfete ince bir göndermesi vardır.

Sonuç olarak dede, ailenin büyüğü, torunun dedesidir. Buna bağlı olarak da ailesel bir role sahiptir. Toplumumuzda genel olarak aileye büyük bir önem atfedildiği ve dolayısıyla da tarihsel olarak bir başat kurum rolü üstlene geldiği için diğer pek çok kurumsal ilişkiler de ailesel rollerle ifade edile gelmiştir. Buna göre mesela tarih boyunca çok sevdiğimiz anlaşılan devlet, bir ikincil ilişki alanı olmasına rağmen anamızdır, babamızdır. Sosyal hayatta ilişki içinde bulunduğumuz insanlara, yaş ve cinsiyet durumlarına göre, ağabey, abla, dayı, teyze, diye hitap ederiz. Bu bağlamda ve bu genel nitelemelerin yanında dede, sosyal hayatın değişik yerlerinde, özellikle birincil ilişki ifade eden yerlerde kullanılagelmiştir ki din alanı bize bunun dikkat çekici örneklerini vermektedir. Dedeye aile açısından bakınca bana hemen görünüverenler bunlar.

Din Bağlamında Dede

Kültürümüzde dedenin en çok kullanıldığı yerlerden birisi din alanıdır. Tabi burada anladığımız kadarıyla dede ailesel rolü aşan anlama da sahiptir. Mesela tarihi belgelerden anladığımıza göre eski Türklerde efsane kahramanlara dede denmekteydi. Muhtemelen birincil ilişki alanının unsurlarından birisi olarak dede, İslâm öncesinde kahraman, İslâm döneminde ise manevi mürşit özelliğiyle kullanılmıştır. Yani bu söz konusu süreçte artık dede, torun sahibi olmasının ötesinde mürid sahibi şeyh, efendi, mürşittir. Dedenin din bağlamındaki bu kullanımını da genel olarak Mevlevilik, Bektaşilik ve Alevilikte görmekteyiz. Hemen hatırlatalım bazı tarikatlarda bu, bir başka ailesel kavram olan baba olarak da kullanılmıştır ki, Ortaçağ Anadolu’sunda Babailik bunun tipik bir örneğidir.

Mevlevilikte dede, 1001 günlük çilesini bitirmiş, şeyh icazeti almış kimse demektir. Mevlevi Dedesi’ndeki bu dede nitelemesi, daha sonra Bektaşilik ve Alevilikte de devam etti. Alevilikteki dede kurumu, aynı zamanda, kandaş, cemaat ve aşiretin hem dini hem de dünyevi başkanı konumundaydı. Cumhuriyet döneminde 1925 tarih ve 677 sayılı yasa ile dedelik kaldırılıp köy ve mahallelerde bunun yerine muhtarlık ikame edildi. Muhtar veya eski dilde ihtiyar, yaşlı kişi anlamına geldiği gibi, Arapça hayır kökünden, iyi olması nedeniyle seçilmiş kişi anlamına da gelmektedir. Belki bu sözlük anlamıyla muhtarın, kısmi de olsa dede manası taşıdığı söylenebilirdi, ama sonuç öyle olmadı.

Cumhuriyet döneminde ortaya konan bu muhtar kelimesi hiçbir aşkın anlam taşımamaktadır. Esasen orada muhtar, bir dini temsilci veya bir sosyal kanaat önderi olmaktan öte bir siyasi temsilcidir. Ne var ki alevi vatandaşlarımız laik Cumhuriyetin, aşkın içerikli dedeliği kaldırıp yerine ikame edilen bu olgusal değişikliğe hiç de dikkat etmemişler, tabii ki dünden bugüne bir tepkide de bulunmamışlardır. İlgi çekicidir ki, günümüzde taşrada kendiliğinden ortaya çıkmış ve çevresindeki insanların da saygı duyduğu Alevi Dedelerini bir kenara bırakırsak, büyük kent merkezlerinde yaşayan ve kendilerini dede olarak takdim eden kişilerin çoğu, aldığı seküler bilim eğitiminin dışında manevi bir donanıma sahip olmayan ve laikliği ile övünen kişilerdir. Bunlar söz geçirebildikleri Alevi kitlesini, tarihsel olarak dedeliği esaslı bir erozyona uğratan ve günümüzde de hiçbir katkısı ve gelecek için bir vaadi ve planı olmayan bir partinin seçmen kitlesi olarak tutmaya çalışmaktadırlar.

Bir zamanların Osmanlı coğrafyası olan Balkanlar’da Bektaşi dedeliğinin daha canlı olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bunda buralarda yaşayan Müslümanların dedeliği, demografik yoğunluğu hangi düzeyde olursa olsun taşıdıkları bir azınlık duygusuyla kendilerini var kılma çabasına dayanak yapmasının önemli bir yeri vardır. Bugün Mevlevi dedeliği ise bildiğim kadarıyla sembolik olarak, icra edilen törenlerde yer alan bir unsur durumundadır. Bu belirlemeler, din ve din sosyolojisi açısından dedeye ilişkin ilk elde söylenebilecek hususlardır.

Bir Sosyal Unsur Olarak Dede

Şüphesiz bir kesim için değil, bütün bir toplum için dedenin en önemli boyutu onun sosyal niteliğidir. Bu söz konusu edeceğimiz önemli nitelik, ailesel ve dini yönlerini de içine alsa da daha kapsamlı bir anlam taşır. Bu çerçevede hemen akla gelen, onun seçkin tarafı, tecrübesidir. Dede gün görmüş, devran sürmüştür, tecrübe sahibidir. Yani sahip olduğu bilgi hemen kitapların yazıverdiği bir bilgi değildir. O tecrübi bilgi zaman örsünde dövülmüş bir bilgidir. Bu bilginin önemini anlatmak için kullanılan yaygın bir deyim vardır: “O, sakalını değirmen damında ağartmamıştır.” Bu sözkonusu ak sakal ve ak saç da, dedenin sözünün dinlenmesi gerektiğinin bir gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Öyle ya bu yaş, insan ömrünün bu çağı, sözünün olgunlaştığı, duasının daha bir kabul olabileceği bir dönemdir. Bu özelliklerinden dolayıdır ki tarihi akışı içinde geleneksel toplumlarda sırf aile değil, klan, kabile, aşiret ve site toplumlarında, tespit edebildiğimiz kadarıyla yöneticilik, genelde dedelerin işiydi. Kişisel veya grupsal yönetici seçilebilmenin öncelikli şartlarından birisi (topluluğun ihtiyarının sebebi) belli bir yaşın üzerinde bir dede olmaktı. Ne var ki günümüz toplumlarında hemen her şey gibi dede de büyük bir dönüşüm yaşamaktadır. Biraz önce açıklamada kullandığımız bizzat dedenin

kendisi başta olmak üzere o ünlü sakalı da, o tecrübi bilgisi de baş döndürücü bir değişim geçirmektedir.

Önce sakaldan başlayabiliriz. Sakal, dini, estetik farklı duygularla gençler arasında yaygınlaşıyor, ama dedelerin büyük bir kısmı, eskiden beri dedenin alamet-i farikası sayıla gelen sakaldan uzaktır. Yani sakalın nerede ağardığını tartışmamıza gerek kalmadı, çünkü tabir caizse bizzat sakalın kendisi sırra kadem bastı. Anlayacağınız sözün dinlenebilirliğinin gerekçesi de kayboldu. Ruh çağırma seanslarında masanın üstündeki bardağın kayboluşu gibi.

Şüphesiz bundan daha önemlisi yukarıda değindiğimiz ve altını çizdiğimiz tecrübi bilgide de ciddi bir değişiklik meydana gelmiş olmasıdır. Yaygınlaşan ve her şeyin kendisine indirgendiği teknik bilgi, tecrübi bilgiyi yerinden etti. Günümüz insanı köklü ve ömürlü bilgilerle değil, günübirlik zihni kırıntılarla meşgul. Bir düşünürün dediği gibi, “çağımızda bilgi çok önemli, ama çok dayanaksız bir tüketim maddesidir. Manavdan aldığımız bir domates kadar ömrü vardır.” Tüm bilgilerimizi bu günübirlik söylentilere bırakınca da dedelerin zaman içinden süzülüp gelen o güzelim tecrübi bilgilerinin de bir anlamı kalmamış oluyor. Bir dede olan benim, kullandığım bilgisayarda bir aksama gördüğüm zaman “dedem, babam hayatta olsaydı da onlara şunu bir sorsaydım” demiyorum, (torunlarım henüz müdahale edecek durumda olmadıkları için) çocuklarıma sesleniyorum “yahu çocuklar şuna bir bakın bir problem var” diyorum. Tabi söylememe bile gerek yok, çocuklar da haklı olarak bu işler için ben tecrübeli babalarını çağırmıyorlar.

Unutulmamalıdır ki insani bilgi, amaçsal düşünce değer yüklü tecrübi bilgilerdir. Bu amaçsal bilgiler teknik araçsal bilgilere indirgendiği zaman ortaya çıkan sonucu yeni nesillere anlatmak bile zor olmaktadır. Yani sorun, dedelerin teknik bilgi konusunu çocuk ve torunlarına sorarken, onların insan eksenli tecrübi bilgilere gerek duymamaları, bunu babalarından dedelerinden karşılama yoluna gitmemeleri, bu ihtiyacı duymamalarıdır.

Gerçi burada sorunlu hale gelen, dedelerin sırf bilgileri değildir. Dedelerin bizzat kendileri de bir dönüşüm süreci içinde erozyona uğramaktadır. Tanınmış psikologlarımızdan Kemal Sayar’ın bir sempozyumdaki konuşmasında dinlemiştim. Psikologumuz özetle şöyle diyordu: “Bir internet ortamında yaşlanan ve dedeleşen insanlar, yeterince dede olamamaktadırlar. Belli siteler arasında dolaşan, oraya buraya laf yetiştiren ve dolayısıyla hiçbir ağırlığı olmayan bu dedeler, (bazı durumlarda çocuklar için kullanılan fazlaca büyümüş çocuğa karşılık) fazlaca çocuk kalmış yaşlılardır. Dolayısıyla da buradan bilgi birikimiyle bilgeliğe yükselmiş, saygınlık için de ekstra bir şeyler yapması gerekmeyen, yani duruşu saygı telkin eden yaşlılar çıkmamaktadır.” Bu dönüşüm sürecinin sonunda dedeler kendilerinden beklenen tarihsel sosyal işlevlerini yerine getirmekte zorlanmaktadırlar.

Görülmesi Gereken Gerçek

Tabii ki bunları dede çağının bittiğini ilan etmek için söylüyor değiliz. Esasen söylediklerimiz, dedenin bittiği değil, ciddi bir dönüşüm yaşadmedeniyet verilerinden ve mesela teknikle ilişkimizden en önemli farkı da budur. Teknik, insan hayatında tabir caizse kendiliğinden akıveren bir olgudur. Farkında olsanız da olmasanız da o sizi kendisine uyarlar. Din, sanat, aile ve dedelik gibi bunların altlarındaki tüm insani oluşumlar, iradi bir kabulü gerektirirler ve insanlaşma da buna bağlıdır. İfade bir hayli katı gözükse de gerçek şudur: İnsan kendisini araçsallığa ne kadar kaptırırsa insanlaşmaktan o kadar uzaklaşır ve yalnızca daha donanımlı bir hayvan haline gelir.

Sözün kısası dedeler ve torunlar gerçek yerlerini bulabilirlerse, bu gerçeği dedeler söyleyecekler, torunlar da bunu rahatlıkla anlayabileceklerdir. Dedeye hangi açıdan bakarsak bakalım görülmesi gereken gerçek herhalde budur.

Etiketler
Devamı

Mustafa Aydın

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı