Dosyaİbrahim Demirci Dosyası

Mustafa Baydemir – “Ufkumdan Tayflar”

Mustafa Baydemir –Ufkumdan Tayflar”

Sevgi değer dostum İbrahim Demirci’yi Balıkesir İmam Hatip Okulu yıllarından tanırım.

Onun hayalimden çıkmayan görüntüsü:

Gerek teneffüs aralarında, gerekse diğer zamanlarda hep elinde bir kitapla gezinen ufak bir çocuk. Ufak bir çocuk diyorum: Çünkü ben ondan birkaç yaş büyüktüm, oyun çağındaki bir çocuğun kitapla dolaşması çok dikkatimi çekmişti.

Ben o zamanlar Milli Türk Talebe Birliği Orta Öğrenim Komitesi başkanıydım. Dikkatimi çeken öğrencilerle ilgilenmek doğal bir görevimdi. Bir gün İbrahim Demirci’yle karşılaştım. Elinde Sezai Karakoç’un “İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü” adlı kitap vardı. Aklımca bunu, onun için “ağır muhtevalı” bir kitap olarak düşünmüştüm. Onu bu konuda uyarayım istedim: “Bu kitap senin için ağır bir kitap, ille de Sezai Karakoç’tan bir kitap okuyacaksan “İslamın Dirilişini” oku önce… Onu da okudum abi, demez mi? Yazarın diğer kitaplarını sordum çoğunu okuduğunu söyledi. Okuyamamasının nedeni ise, o kitaplara ulaşamadığından. Bulsa onları da okuyacak.

Başka bir sohbetimizde de İbrahim Demirci’nin Doğu ve Batı klasiklerinden çoğunu okuduğunu öğrendim. Ona hayranlığım büsbütün arttı.

Daha sonra İbrahim’i Ali Ulvi Temel’le birlikte yine aynı şekilde ellerinde birer kitapla dolaşırken, bazen de bir köşede kitaptan bazı bölümleri birbirlerine okuyup tartışırken görüyordum. Günler böyle geçerken bir ara dikkat ettim. Teneffüslerde İbrahim Demirci’nin, Ali Ulvi Temel’in ellerinde artık kitap yoktu. Onun yerine ellerinde bir takım kâğıtlar vardı. Sebebini öğrenince çok şaşırdım: İkisi de lise birde okuyordu. Meğer ikinci, üçüncü sınıfın derslerini de verip bir anda okulu bitireceklermiş. Nitekim öyle de oldu…

FIKRA GİBİ TASHİH HATASI

Bir ara (İyiye, Doğruya, Güzele) Anahtar adlı haftalık bir gazete çıkarıyorduk. Ben bu gazetenin yazı işleri müdürlüğünü üstlenmiştim. Siyasi yönü ağır basan bu gazetede, “Sanat, edebiyat” a da oldukça yer veriyorduk. İbrahim Demirci “Ufkumdan Tayflar” adlı bir şiir getirdi. Bu yayınlanacak ilk şiiriydi. Şiir gazetede “Ufkumdan Tayfalar” adıyla çıktı. Bu “tashih” hatasını görünce adeta çıldırdım. Zira gazetenin düzgün çıkmasına çok önem veriyorduk. Çok sayıda arkadaş bunun için çaba harcıyor, en sonunda ben satır satır yeniden gözden geçiriyor, öyle matbaaya teslim ediyordum. Matbaada da deneme baskısını bekliyor, yeniden gözden geçiriyordum. Adım gibi emimdim: Şiirin başlığı “Ufkumdan Tayflar” biçimindeydi. Kızgınlıkla matbaaya koştum. Dizgicileri fırçaladım. (O zamanlar yazılar harf harf, tek tek dizilirdi.) Biri itiraf etti: “Ya abi ısrarla yanlış yapıyorsun. Ben “Ufkumdan Tayfalar” yazıyorum. Sen tashihte “a” yı atıyorsun.” Demez mi? “Bunu bana niye söylemedin o zaman” deyince de gururla kasılarak: “Cahilliğini yüzüne vurmak istemedim Mustafa abi. Yanlış anlama sen bilgili bir insansın. Ama her konuda her şeyi de bilecek değilsin ya… Şimdi abi şiirden de besbelli. Bir gemi var. İçinde tayfalar, ufka doğru yol alıyorlar. Tashihe çok önem verdiğin için, çorbada bizim de bir tuzumuz olsun dedik. Fena mı ettik yani abi.” dedi. Bu ukalaca cevap üzerine iyice çıldırdım: “Bana bak! Babam yaşında adamsın, seni kırmak istemiyorum!! Ne gemisi! Ne tayfası be adam! Böyle bir şey yok şiirde! Bundan böyle benim tashihime müdahale edersen, yaşına başına bakmam, seni işten attırırım! Ona göre.”

SESLİ KİTAP OKUMALARI

İbrahim Demirciyle Balıkesir’de bizim evde geçen şöyle bir anımız da vardır: Ali Ulvi Temel de bu anıya dahildir. Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” kitabını sesli olarak, her bir bölümünü birimiz okumak kaydıyla, sabaha kadar okuyup bitirmiştik.

Yine bir gün Ankara’da, çoğunluk Balıkesirlilerin kaldığı öğrenci evinde, İbrahim Demirci ile Ali Ulvi Temel, baktım balkonda sesli olarak Nezihe Meriç’in “Bozbulanık” adlı kitabını okuyorlar. Bu zevkli kitap şölenine ben de dahil oldum. Kitap bitince aynı yazarın “Topal Koşma” adlı kitabına başladık, hiç unutmam.

ERZURUM ANILARI

İbrahim Demirci’yle üniversite yıllarında da arkadaşlığımız Erzurum’da sürdü. Zira “potansiyel suçlu kabul edilen biz İmam- Hatiplilere”, kucak açan okul yalnız Erzurum’daki üniversiteydi.

Erzurum’da İbrahim Demirci’yle çoğu aynı arkadaşlarla beraber (Ali Göçer, Muhsin Bostan, Merhum İbrahim Sarı) birkaç evde kaldık. Bu evler adeta bir okul niteliğindeydi desem, abartmış olmam. Üniversitede okuyan “kafa dengi” arkadaşlarla, Eskişehir’den Atasoy Müftüoğlu Ağabeyden sürekli selamlar getiren “gönül dostları” buluşur, tavşankanı çaylar içerdik. Sanat, edebiyata değgin konularda sohbet ederdik. Sezai Karakoç’un kitaplarından, Edebiyat Dergisi yayınlarından yazılar, şiirler okurduk. Zaman zaman bu sohbetlere öğretim üyelerinden Nazif Gürdoğan, Beşir Atalay abiler de katılır, bize “rehberlik” ederlerdi.

SIRADIŞI BİR MEKTUPLAŞMA

Ben evli olduğumdan, ara sıra Balıkesir’e birkaç aylığına giderdim. Bu süre zarfında İbrahim Demirciyle sürekli mektuplaşırdık. Fakat bana gelen mektuplar şimdiye kadar görmediğim bir türdendi. Gazete kâğıdı büyüklüğünde, hatta bazen daha da boyutlu uzun mektuplardı bunlar. Açık oturum gibi, dakika dakika evde bulunan arkadaşların tümü tarafından yazılmış mektuplardı. Bir arkadaş yazıyor, diğeri onun kaldığı yerden devam ediyordu. Ben de ona bu türden, o anda evde bulunan arkadaşlarla ortaklaşa yazılmış mektuplarla karşılık veriyordum.

Geçenlerde İbrahim Demirci’nin oğlu Alişan’la karşılaştım. Büyük bir coşkuyla benim, babasına gönderdiğim mektuplardan bahsetti. Babasının bana gönderdiği mektupların akıbetini sordu. Hüzünle başımı salladım:

Çok üzgünüm Alişan! Yazık ki bu güzide mektupların tümünü de kaybettim. Alişan büyük bir servet kaybetmiş gibi boynunu büktü. Titrek bir sesle:

Deme be abi!

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker