Müzeyyen Çelik – Corcet Yünlü

Müzeyyen Çelik – Corcet Yünlü

Nezahat Teyze yine sabahın köründe kapısının önündeki nöbetine başlamıştı. Cemrenin düşmesini top­rakta hissetmeye başladığı günden itibaren kendini dışa­rı atardı. Geride bıraktığı, kendinin bile anlam veremedi­ği bir hayat neredeyse elli yıl yaşanmıştı. Ahmet erken­den işe giderdi. Okuyamamıştı. İlkokulu zor vermişti za­ten. Gerisinde de üstüne gitmediler. Diğer oğlu zorladı, eğitim enstitüsünü bitirdi. Şimdi doğuda öğretmen. Yaz­dan yaza gelir. Gelin de o memleketlerden. Sıra Nezahat Teyze’ye gelmiyor işte.

Yazın pencere kenarındaki çiçekler güneşten kav­rulmasın diye cama beyaz duvar takviminden birer yap­rak koyardı. Sabah kapının önüne her gün oturması ne kadar olağansa o takvim yaprakları ve çimen yeşili corcet yünlü şalvarı ve haki yeleği de o kadar olağandı. Son on yıldır üzerinde farklı bir kıyafet gören olmamıştı. Sokak­taki düğüne derneğe mecbur kalmadıkça gitmezdi ama katılırsa da yine corcet yünlüden bir nebze daha yeni şal­var takımıyla giderdi. O da eskiyen kumaşın devamı gi­biydi. Son birkaç yıldır krem rengi bir de manto edin­mişti.

Sabah kim kaçta evden çıkar, nereye gider, kimler misafirliğe gelir, hepsini bilirdi Nezahat Teyze. Çetele tutardı zihninden sanki.

Nezahat Teyze’nin kapısının önünde sürekli oturması sokak sa­kinleri için de güven verici bir du­rumdu. Günün belli saatlerinde di­ğer kadınlar da gelirdi yanına. Uzun yaz gecelerinde oturma mesaileri gece yarısına kadar devam eder, çay­lar içilir, kekler yenirdi.

Bu durum memurları, çalışan­ları rahatsız etse de kimse ses etmez­di. Bu sohbet ekibine torunlar da da­hil olurdu çünkü. Gündüzün sıcağın­da oynanamayan oyunlar akşamdan sonra icra edilirdi. Bu sokağın bütün torunları kıymetliy­di hem. Torunlara biri camdan çıksa laf etse anasından emdiği süt burnundan gelirdi. Zaten bu hatayı da ancak yeni taşınanlar yapardı.

Ben kapıdan ne zaman çıksam illa ona selam ver­mek zorundaydım, giderken nereye gittiğimi, gelirken nereden geldiğimi, geç kaldıysam neden geciktiğimi ona açıklamak zorundaydım. Başkasına hesap vermek beni rahatsız ederdi de onunkini kanıksamıştım artık.

Nezahat Teyze evine misafir almazdı pek. Kimsey­le oturup kalkmazdı. Bir keresinde ameliyat olup sokak­lardan uzak kalınca annem bir kilo süt alıp da geçmiş ol­suna gitmişti de evini o zaman görmüştü. Sonra da cena­zede. Bize de yeni taşındığımızda gelmişti bir keresinde, onu hatırlıyorum sadece. Üstünde haki yelek, altında çi­men yeşili corcet yünlü şalvar.

Küçük oğlu eskiden konuşurdu benle. Abim nasıl­sın, paran var mı derdi bana okuldan gelirken. Yok de­sem verirdi hani yüzünde o bonkör yüz ifadesini hissetti­rirdi. Ben yine var Ahmet Abi sağol derdim hep.

Sonraları değişti birden. As­kerden sonraydı. Zayıfladı da çok. Nezahat Teyze onun durumundan da bahsetmedi kimseye hiç. Ahmet ne yapıyor diye sordular mı, çalışıyor derdi, internet bağlattı, telefon aldı, bilgisayar aldı. O kadar. Evlenme­ye niyeti yok gibiydi Ahmet Abi’nin. Hem evlenmeye mecali de yoktu san­ki. Her sene daha zayıf, her sene iki yaş birden yaşlı.

Nuri Amca’nın vefatından sonra daha iyiydi Nezahat Teyze. Daha neşeli, daha konuşkan… Nuri amca yaşadığı kırk yedi yıl boyun­ca aynı evde yaşadı. Evlendi, anne­si kardeşiyle başka eve çıktı. O doğ­duğu evde kaldı. Sokaktan kimseyle muhatap olmadı kırk yedi yıl. Ner­de çalıştığını kimse bilmezdi. Nerde iş bulursa orada çalışır da çalışıyordu ama. Zaman zaman başka sokaklar­daki inşaatlarda, bazen lağımı tıkan­mış bir evin önünü kazarken gören­ler olmuştu onu. Her akşam iki eli de dolu gelirdi eve.

Birkaç kere boşanmanın eşi­ğine gelmişlerdi ama ne oldu nasıl oldu kimsenin haber olmadı. Uzun süre öğretmen oğlunun yanına git­ti. Barınamadı orada da. Çıktı geldi sonra. Bir sabah çiçeklerin önündeki takvim kâğıtlarını değiştirirken gör­dük. Gelmişti, sonra da gitmedi hiç.

Bir gün sabah perdeleri açıl­madı. Ahmet Abi eve gelirken gör­müş komşular, babam hastanede, eve eşya almaya geldim demiş. Bir hafta sonra Nuri amcanın cenaze­si geldi eve. Nezahat Teyze dövüne­rek ağladı. Kucağında içinde çok az şey olan eski bir bohça. Sarılıp sarı­lıp ağlıyor. Bir takım corceti de ağız tadıyla giyemedim! O gün anladık evde nasıl yaşandığını. Nuri amca bir odada kendi yaşıyormuş. Elinde ko­lunda taşıdıklarını getirip kendi oda­sında bekletiyormuş da bu kadına, oğluna yer misin demiyormuş. Ah­met getirecek de Nezahat Teyze yi­yecek.

Nuri amcanın yedisinde mev­lit okunduktan sonra Nezahat Teyze sokağın fakirlerine kocasının odasın­daki kömürleri dağıttı. Kömür alan­lar odanın bir köşesinde tavana ka­dar çuval çuval kömür istifi olduğu­nu anlattılar. Bir tel dolap da biskü­vi, makarna, margarin, salça, yağ do­luymuş. Çoğunun son kullanma ta­rihi de geçmişmiş. Üst üste serilmiş üç halının ikisini de alın demiş Ne­zahat Teyze.

Herkes ayrı hikâye yazdı on­ların kapılar ardında yaşanan haya­tı için. Kırk mevlidine kadar konu­şuldu. Pazara giderken, kapı önle­rinde, çay saatlerinde mevzubahis hep aynıydı. Nezahat Teyze kimse­ye konuşmadı. Nuri amcanın odası­nı kendi evine dâhil etmekle uğraştı bir süre. Mevcut değişikliği mevlitte gördü insanlar. Sonra bütün sorula­rın cevabını çöpü eşeleyip kemik ara­yan kirli kediler öğrenmişti. Koca bir poşet ilacı yollara dağıtmışlardı. De­pakin, Akineton, Titanyum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>