Müzeyyen Çelik – Flu

Müzeyyen Çelik – Flu

Geceleri uyuyamıyordum. Daha derin daha anlamlı bir cümle yok bunu ifade etmek için. Geceleri uyuyamamak kendiliğinden derin bir şeydir zaten. Bazen hiç uyuyamıyordum hatta. Zamanın durağan olduğunu hissetmek delirtiyor insanı.

Sokağın bütün iç gıcıklayıcı sesleri geceleri ayaklanır mesela. Sadece apartmanın değil bütün sokağın sesi gelip pencerene dayanır. Camlarına tık tık tık. Öyleyse sen neden buradasın!

Uyan! Uyumuş muyum ki uyanayım! Uyan her gün bir sesi dinle o sesin peşine düş. Zaman başka türlü geçmez. Zamanı geçirmek boynunun borcu. Ne diyor bu ses böyle! Çıldırmak üzere oluyorum çıldırmaya bile mecalim yok.

Şakaklarım zonkluyor. Kanın beynimden süzülüşünü bile hissedebiliyorum. Gece bazen çok ağır bir yüktür. Kan ağırdır, koyudur damarlarında.

Zamanın geçtiğini hissediyordum bazen. Tırnaklarım uzamasa gerçi onun da farkına varmayacaktım. Bütün perdeler kapalı. Telefon, televizyon yok, zilin teli kopuk. Sabahın ilk saatlerinde evin altındaki bakkaldan küçük nevaleler. Hayatla tek bağıntım bu.

Evimde yok olmak istiyorum bu çok zor. Hem fâni hem yok ama bir o kadar da var gibi olmak buna rağmen yok olmayaçalışmak. Aman Allah’ım kafam çok karışık. Yok olabileceğim noktalar buluyorum evde. Koltukların arkasına siniyorum. Halıların uçlarına oturuyorum ne olacaksa. Sonra üst kattakiler başlıyor yaşamaya. Ben susmuşken, kendime doğru sinmişken onların yaşantısı dolduruyor kulaklarımı. Adam polis kadın öğretmen, atanamamış.  Aşure getirmişti, kapıdan başımı göstermeden almıştım, kâseyi de hemen geri vermiştim. Anlam verememişti muhtemelen. Çok suluydu, yiyememiştim. Bu kadar bilgisayarla meşgul kadın nasıl güzel aşure yapsındı. Sonra karşılaşmadık hiç, karşılaşmamalıydık. Bütün yaşama düzenlerini anladım zamanla. Onlarla karşılaşmadan başka türlü nasıl yaşanırdı. İnce hesaplar, doğru kaçışlar lazımdı.

Üst kat diyordum sahi adam polis çoğu zaman gece eve gelmiyor. Bebekleri var o da sürekli ağlıyor, canını teslim edecekmiş gibi ağlıyor, ben ruhumu bedenimden kendim söküyor gibiyim, dayanamıyorum onun ağlamasına. Kadın mutfağa yürüyor, kadın zayıf yok gibi yürüyor. Halının üstünden parkeye düştü mü ayakları ancak ses gelebiliyor. Mama yapıyor muhtemelen çocuğa ama kocasını sevmeyen bir anne gibi yürüyor. Ağır, bıkkın. Çocuk bazen mamayı yiyince susuyor. Çocuk ağladıkça bilgisayardan da mesenenin titreşim sesi geliyor. Kadın sürekli yazışıyor. Kadın kaç kişiyle yazışıyor? Kocası evdeyken kadın bilgisayarı açmıyor, bağrışıyorlar. Çocuk da onları duyunca bağırıyor. Çocuğu kadın hiç mi bağrına basmıyor. Çocuk can havliyle ağlıyor, sanki ağlayarak nefes alıyor. Ben dayanamıyorum,kadın mutfağa mama hazırlamaya gidiyor. Pıt pıt ayak sesleri.

Sen beni depresif bir kadın mı sandın! Yalnızlığı sen de sadece kadınlara yakıştırıyorsun değil mi? Oysa ben Yusuf ’um. Kuyulara bile layık görülmemiş Yusuf. Köle olarak bile taltif edilemeyecek Yusuf. Korktuğu başına gelmiş Yusuf. Bir erkek yalnız olunca en yalnız kadından bile daha yalnız olur oysa. Daha çok duyumsar sessizliği, uğultuyu, karın boşluğundaki kasılmayı. Yutkunmayı pişmanlıktan. Elinden bir şey gelememesini ve de.

Susup saatlerce sabit bir yere bakmam da şizofreniden değil. Öyle olmasını umardım ama en azından bir adı olurdu. Evet, ben şizofrenim derdim. Bir tanımın olurdu. Şimdi ya ben kimim? Orasını sorma hiç, zira ben kendime bile soramıyorum. Sorsam cevap bulamıyorum.İnsan kendiyle ilgili kendine sorduğu sorulara doğru cevap verebilmiş midir ki ben vereyim.

Orda dur belki de onlarla yüz yüze geldiğim için bu haldeyim, karanlıktayım, üst komşudan alt komşudan ses gelecek de yaşadığımı hissedeceğim diye acizleniyorum. Bazen pencerenin yanındaki koltuğa oturup karşı binadaki horultuları bekliyorum. Uyuyabiliyor ki horluyor, ne mutlu ona. Karısı şikâyet ediyordur da nefes alıyor diye şükrediyor mudur acaba? Kocasını o kadar seven kadın var mı? Vardır elbette, neden olmasın. Şöyle bakıyorum da herkes çok mutlu.

Polis bugün yine gece çalışıyor. Kadın internette yazışıyor, o bilgisayarın sesini kısmayı hiç akıl etmiyor ya da seslerle yalnızlığını bastırıyor. Çocuk sakin. Kadın geç vakitte telefonla konuşuyor, gülme sesi duvarlarıma gelip çarpıyor. Kocasına bağırıp telefona gülüyor kadın. Kadının telefonla ünsiyeti aklımı başımdan alıyor. Kızım diyorum, nefes göğsümde düğümleniyor. Nilgün’ü bırakıp geldim buraya. Arkamdan ağır konuşuyordur. Korkak diyordur, korkuyorum. Omurgasız diyordur o kadar değil. Ben omurgamın çatırtılarından buradayım.

Bugün kalbim çıkacak gibi oldu takvim dört şubattan bahsediyor. Kızım doğdu tam yirmi yedi yıl önce. Hiç önemli bir yer kurtulmamış. Kız ismi Cahide oğlan ismi Cahit. Uyumadan okumamız gereken dua. Uyuyamadan okumamız gereken dua diye bir dua yok demek ki. Takvim bile beni kale almıyor. Kızımdan bahsetse keşke. Kızımı özlemiyorum. Hayır asla özlemiyorum. Bu kadar yakınımda ama çok uzağımda.

Merak insanı diri tutar, uyanık tutar merak et biraz daha.

Bu kız böyle olmaz Nilgün dememle koptu kıyamet. Nilgün bize zulmeder bu kız dedim dinlemedi. Dinletemedim. Bu kadar serbest olmaz dedim her şey dedim. Her şey oldu işte Nilgün her şey oldu.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>