Müzeyyen Çelik – Gönül Berberi

Müzeyyen Çelik – Gönül Berberi

Bütün hikâyeler artık ona tanıdık…

Otuz sene oluyor bu dükkânı açalı. On beş metrekare. İki berber masası, iki ayna dört de bekleme sandalyesi. Aynaların kenarındaki fayansları iki kere değiştirdi koca otuz senede. Onu kuaför değil de berber yapan şey oydu belki de. Işıltılı, bol aynalı, yeni model berberlerden farkı bu mat beyaz kahverengi sonbahar çiçekli fayanslarıydı. Senelerdir müşterilerinin gözü aşina olmuştu bu fayanslara, o da müşterilerine aşina olmuştu. Tıraşlarını yaptığı küçük çocuklar koca adam olmuş çoluk çocuklarını getirir olmuşlardı. Yaşlandığını böyle hissediyordu Gönül Berberi Muzaffer. Yaşlanmıştı da. Favorileri kırlaşmış. Pantolonu yenilerin koyu ve canlı renkleri yanında sönük kalmış, gömlekleri senelerdir aynı tarz. Canı çekmiyor artık şöyle filinta gibi giyinsin. Gençlikteydi o hevesler. Bu mesleğe nasıl başladı, neden Gönül Berberi oldu, onları hatırlamıyordu bile. Hatırlasa bile soran olmamıştı ki senelerdir. Kendi içinden gönlüm dediği ama asla yüzüne bunu söylemediği kadife tenli karısı Naciye bile sormamıştı. Çocukları da sormamıştı. Önemsizdi belki de. Garip bir mesafe vardı bütün aile bireyleri arasında, herkes birbirine soğuktu ama kimse birbiriyle çatışmıyordu. Çatışma olmaması belki de bu mesafeden kaynaklanıyordu.

Bütün mahallelerin en çok dedikodu yapılan yerleri kahvehaneler ile berberlerdir diye bilinir ya. Gönül Berberi de öyleydi ama bir farkla. Berber Muzaffer sadece dinler asla yorum yapmazdı. Kimsenin lafını da kimsenin yanında açmazdı. Ustasından aldığı en büyük öğüt buydu belki de. Bunun sayesinde bütün mahallelinin saygısını ve güvenini kazanmıştı. Evinden işine, işinden evine bir adamdı işte. Bu kadar tekdüze bir hayatın içinde kendine tek bir korku bulmuştu. Müşterilerinden biri ölürse ne hissederdi. Her ay ya da iki haftada bir dükkâna gelen, saçını sakalını kestiren, yüzlerinin bütün hatlarını bildiği bir müşterisinin tenine Azrail değerse ne hissederdi. Çok ilginç ki henüz devamlı hiçbir müşterisi ölmemişti. Çok yaşlı birkaç kişi vardı ama onların da evlerine gider tıraşlarını orada yapardı. Dükkân müşteriden kırılmıyordu da biraz kapalı kalsa ne olacaktı. Evine gittiği her müşterisi ona ölümü hatırlatıyor ellerini yüzüne dokundururken içi ürperiyordu. Annesi de babası da ölmüştü, yakınlarından birçok kişiyi kaybetmişti ama müşterilerinden biri öldüğünde ne yapacağını nasıl hissedeceğini bilmiyordu. Elleri onca adamın şahdamarında gezinmişti senelerdir de kendi yaşlanınca önce onların ölümünü düşünür olmuştu. İnsan zaten ölümü en son kendine yakıştırırdı ne de olsa. Gerçi karısına da yakıştıramıyordu. İlk evlendiklerinde kırk kilo kısacık boyluydu Naciye, her çocukta üç beş derken yusyuvarlak olmuştu. Yine de yüzü hiç yaşlanmıyordu sanki. Sanki yüzünde tek bir kırışıklık yoktu. O tombul parmakları incecik bilekleri nasıl ölsündü.

Muzaffer Bey’in ne saçında sakalında ne kıyafetlerinde ne de dükkânında tek değişik bir şey yoktu. Havlular eskise yine gider aynılarından alırdı. Çoluk çocuğu evlendirdi, torunlar oldu, cebinde hobby çikolatadan başka çikolata olmadı. Kimseye ondan zarar gelmemişti, dünya hayatı için daha ne olsun diyordu da namazlarında devamlı olamamıştı. Cumadan cumaya alnı secdeye değiyordu. Caminin dibinden iki dakika işi bırakıp namaza gidemiyordu. Her ezanda içi ezilse de alışamamıştı işte. Naciye her sabah güneş doğmadan yanından sessizce süzülüyor, kocasına sen de kalk diyemiyordu. Bir sabah Naciye sabah namazına uyanmadı. Kadife gibi bembeyaz teni solgundu. Mutfakta bardak tabak şıngırtısı da kesilmişti. Muzaffer bir sessizliğe uyandı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>