Söyleşi

Necip Tosun İle…

Necip Tosun İle (Hazırlayan: Abdullah Harmancı)

“Şark insanı hikâyeyle inanır, onunla sever, onunla nefret eder.”

Son öykü kitabınız 2005’te yayımlandığına göre, Necip Tosun’un son altı sene içerisindeki öykü yazma çalışmaları hakkında soru sormak hakkımız olmalı. Bir başka deyişle Necip Tosun bu altı senede öykü kitabı yayımlamadı. Sanırım öykü de yayımlamadı. Peki yazdı mı?

İçimi acıtan bir soru. Belli bir disiplin ve yoğunluk içerisinde yazmak zorunda olduğum kuram/inceleme/deneme kitaplarını hazırlarken, üzerimde hep öykünün, yazılmayı bekleyen öykülerin baskısını hissettim. Kendimi çok kötü hissettiğim günlerim oldu. Şu kitaplar bir bitse de öyküye dönsem diye âdeta günleri saydım. Bu altı yıllık süre içinde elbette öyküler yazdım. Ağır baskısından kurtulamadığım duyguları not ettim. Ama itiraf etmeliyim ki bu kuram yazılarının altında pek çok öyküm kaldı. Şimdi onların ne olduğuna bakıyorum. Tozlarını almaya, o duyguları, düşünceleri yakalamaya, öyküleri kurtarmaya çalışıyorum. Hiç şüphesiz benim öncelikli uğraşım öykü, o üzerine titrediğim tür. Kuram kitaplarının yazımı bitti, rahatladığımı hissediyorum. Artık öyküler yazmak istiyorum, sadece öyküler…

Modern Öykü Kuramı’nın yazılışı, ortaya çıkışı nasıl oldu? Neden böyle bir kitaba ihtiyaç duyuldu?

Hiç kuşkusuz bu kitabın yazılma gerekçelerinin başında öykü türüne ilişkin kuramsal kitapların eksikliği geliyor. Öykü ne yazık ki edebiyat dünyasında üzerinde en az konuşulan yazınsal türlerden biri. Şiir olsun, roman olsun, sanatın, edebiyatın diğer türleri, alanları olsun, pek çok kuramsal, poetik çalışmaya muhatap olmuşken, öykü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hele ülkemizde bu alan bomboş. Bu kitabın ilk amacı işte bu “eksiklik” duygusu oldu. Tabii bu boşluğu ben dolduracağım ukalalığına düşmek istemem. Daha çok öykünün gündeme gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı dü-

Hiç kuşkusuz Modern Öykü Kuramı’nın bir el kitabı olmasını arzuladım, dönüp dönüp bakılacak bir kılavuz kitap. Öykünün temel unsurlarının tartışıldığı, birikimlerinin bir araya geldiği bir kitap. Çünkü hem öykücülere hem de yeni başlayacaklara söyleyecek şeyleri var. Ancak yine de çalışma, öykünün nasıl yazılacağına ilişkin bir reçete sunmuyor. Bu yüzden kendini okuyana iyi öykü yazabileceğini vaat etmiyor. Aynı zamanda “öykü nasıl yazılır”a çıkan bir yanı da yok. Modern Öykü Kuramı, “bunu okuyunca iyi öykü yazarım” beklentisiyle okuyanı hayal kırıklığına uğratacak. Ancak iyi öykülerin nasıl yazıldığını, iyi bir öyküde hangi unsurların bulunması gerektiğini arayanlar için işlevsel bir kitap.

Modern Öykü Kuramı’nı elime alır almaz aklıma gelen ilk soru şu oldu: Öykü zaten modern dönemleri kapsıyor. O halde modern öykü denmeli mi? Öykü kuramı demek yeterli değil mi?

Buradaki “modern” kelimesini “günümüz/çağcıl” anlamında kullandım ve kitapta öykünün günümüze değin yaşadığı değişimi, gelişimini anlattığım için bir dönem belirlemesi olsun istedim. Bir başka deyişle geleneksel hikâye anlayışı da tartışıldığı için bir tarihsel süreç çağrıştırsın diye arzuladım.

Modern Öykü Kuramı’nın ön sözünde, “…türsel farklılıklar üzerinde yeterince düşünülmediğinden kuramdan yoksun, derinliksiz eleştirilerle, edebiyat dünyasında öykü fazlasıyla suiistimale uğramıştır.” (s.10) diyorsunuz. Bu yargınızı biraz açar mısınız? Ayrıca bugün dergilerde öykü eleştirisi görünümü altında yazılan ve çoğunlukla öykü özetleyen yazılar için ne dersiniz? Öykü eleştiriciliğimiz ne durumda?

Edebiyat dünyasında şiir ve roman eleştirisi yanında öykü eleştirisi oldukça yetersiz bir alanı kapsıyor. Öyküyü var eden temel özellikler, karakterize olduğu ayrımlar göz önüne alınmadan kuramdan yoksun eleştiriler yapılıyor. Öykü  eleştiri si bu bağlamda edebiyat dünyasında en fazla suistimale uğrayan eleştiri alanı olmaktadır. Zaten günümüzde, edebiyat dünyasındaki en büyük yozlaşma “eleştiri” kurumunda yaşanıyor. Çünkü edebiyat odaklı, sadece estetik değerlerin ölçüt olduğu, emeğe yaslı, sansürsüz, nitelikli eleştiri piyasadan çoktan çekildi. Artık eleştiri, “yayınevi pazarlamacılığı”, “çete savaşları”, “yıldız eleştirmenliği” ve “dost ahbap ilişkileri” çevresinde dönüyor. İçinde hiçbir keşif barındırmayan, çoğu baştan savma, acele, önyargılı ve emeksiz bu yazılar, ya yıkıcı, imha edici ya da övgüye yaslı bir özellik taşıyorlar. Metni anlamaya, çözümlemeye çalışan, tek ölçünün “estetik değer” olduğu eleştiriler gözden düştü. Kitap tanıtma yazısı ve söyleşilerle gelen bir dizi “tanıtım projeleriyle” ya da şahsi, öfkeli, kindar yaklaşımlarla eleştiri kurumu kullanılıyor. Bu anlamda Modern Öykü Kuramı’nda bu eleştiri anlayışlarının dışında, tek kriterin edebiyat olduğu bir eleştiri anlayışını gözetmeye çalıştım.

Türk öykücülüğünün Batı edebiyatları ile ilişkisi konusunda mutedil bir yorumunuz var. Dünya öykücülüğünün tümüyle etkisi altında kalmayan, ama enikonu ondan etkilenen bir manzara çiziyorsunuz. Gene de, Türk öykücülüğünün yıldızları arasında dünyaca tanınan isimler yok. Tümüyle “uydu” bir edebiyattan söz etmek haksızlık olur. Öte yandan, durum bu. Bu durumu nasıl açıklamalıyız sizce?

Kitapta da belirtildiği gibi öykücülüğümüz sürekli yenilik, değişim ve gelişme içerisinde olmuştur. Bu anlamda Türk öykücülüğü öncelikle biçimsel anlamda dünya öykücülüğünün hem mirasçısı hem de özgün, farklı bir sesi olmuştur. Öyle ki modern öykünün geçirdiği evrelerin izdüşümünü, öykücülüğümüzde bulmak mümkündür. Bu bağlamda Maupassant ve Çehov çizgisi, Kafkaesk, bilinç akışı, varoluşçuluk, gerçeküstücülük, postmodernizm gibi eğilimlerin yansımaları izlenmiştir. Kuşkusuz bu sözlerle, tümüyle etki altındaki bir öykü gelişim çizgisinden değil, dünya öykücülüğünün bir parçası olma serüveninden söz ediyoruz. Öte yandan hiç değişmeyen ortak duyguların da izi sürülür: İnsanlık durumları, evrensel değerler ve sadece insan olmakla elde edilebilecek iç değer, iç bilinç.

Bana kalırsa öykücülerimiz dünya ölçeğinde eserler üretmiş ve öykü sanatını nitelikli bir yere taşımıştır. Ama bu birikimin bilinen nedenlerle ülke dışında yeterince tanıtılmadığını düşünüyorum. Dünya çapında tanınan yazarlarımız ise daha çok romanlarıyla ünlüler. Ama nitelik anlamında konuşursak pek çok öykücümüzün dünya çapında öykücü olduğunu söyleyebiliriz.

Bir taraftan öykünün parçalı yapısının modern hayatla örtüştüğünden bahsediyoruz.

Öte yandan öykü yerine roman okunuyor. Anlayamadığım şey, öykü ile modern hayatın söz konusu paralelliğinin neden romandaki gibi bir sonuç doğurmadığıdır.

Değerli Abdullah Harmancı benim de açıklamakta zorlandığım bir durum bu. Gerçekten de  öykü ve romanın özelliklerine bakıldığında, öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve beklentileriyle örtüşen bir tür. Öykü, romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir tür. Başka bir deyişle öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımıyla modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahip. Öykünün, modern insana sunduğu ilk cazip yanı kısa oluşudur. Öykü bu özelliğiyle modern insa na bir okuyuşta bitirebilme şevki ve hissi verir. Uzun okumalarda olduğu gibi okuyucu metinden durmaksızın kopmaz. Ve okuyucudan kısa bir zaman dilimi talep eder: Bir otobüs yolculuğu, bir metro veya uçak yolculuğu gibi. Bu da modern insanın aradığı bir şeydir.

Öykünün modern insanı yakalayan ikinci çekici yanı da, onun yüksek yaşam ritmine, temposuna, gerilimine denk düşen yoğun anlatımıdır. Öykücü söyleyeceği şeyleri en kısa ama en net ve vurucu şekilde söylemek/anlatmak durumundadır. Öykü, gereksiz kelimeleri, gevezeliği kaldırmaz. Fazladan, gereksiz tek bir kelime bile öykünün kurduğu dünyayı bozmaya yeter. Bu da yoğun anlatımın gerektirdiği tempolu ve iç ritimli anlatımdır. Anlam açıklığı da öykünün günümüz insanının beklentilerine denk düşen bir özelliğidir. Gerçi o da şiir gibi zaman zaman imgelere, simgelere başvurur ama “çok özel” dünyalardan ziyade, anlam alanı geniş olaylara, enstantanelere, kişilere eğilir ve öykünün “hikâye”si çoğunlukla gündelik hayata denk düşer. Böylece modern insana, kabullenimi, sahiplenimi kolay dünyalar kurar. Bu anlamda öykü, modern insanın dünyasını kolaylıkla yakalarken metin-okur ilişkisi hızlı ve etkin gerçekleşir.

Ancak bütün bunlara rağmen şimdilerde ülkemizde bir “roman patlaması” yaşanmakta. Öyküye ise roman kadar yoğun bir ilgi yok. Bunun modern insanın başkaca beklentileriyle, özellikle edebiyat dışı beklentileriyle bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Galiba romanın gevşek yapısı, okuru sıkmayan basit anlatımı ve kurduğu dünyanın kabullenirliği zamane okurunu cezbediyor. Ama bu ilgi gören romanların nitelikli edebiyatın örneklerinden daha çok popüler ürünler olduğunu biliyoruz. Nitelikli romana ilgide bir değişiklik yok aslında.

Rasim Özdenören’in bazı platformlarda dile getirdiği, edebiyatın başka bir sanatın diline dönüşmemesi/dönüştürülememesi gerektiği, ancak o zaman kendi varlığını koruyabileceği yönünde görüşleri var. Yani başka bir “dil”e çevrilemediğinde kendine mahsus bir “dil”i olacaktır, gibi bir görüş. Bir taraftan da edebiyat alabildiğine sinemaya yaklaşıyor. Görselleşiyor. Bu noktada siz ne düşünüyorsunuz?

Kuşkusuz esas olan sanatların, türlerin biricikliğidir. Çünkü bir sanatın, türün bir başka tür ya da sanatın diliyle ifade edildiğinde orijinin yara alacağı başka bir şeye dönüşeceği açıktır. Bu anlamda Rasim Özdenören’e katılmak gerekir. Ancak ortada bir de çağın dili sinema ve görsellik var. Bilindiği gibi sinema, tarihsel süreç içerisinde edebiyatın pek çok önemli eserini kendi diline aktarmıştır. Ama her denemesinde sinema-edebiyat ilişkisi yeniden gündeme gelmiş, eserin hakkıyla sinemanın diline aktarılıp aktarılmadığı tartışma konusu olmuştur. Aslında bunda şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü bilindiği gibi görüntünün imkân ve kabiliyeti ile metnin imkân ve kabiliyeti birbirinden oldukça farklıdır. Görüntü resmin, hareketin, sesin ve ışığın gücüne, imkânlarına, edebiyat ise kelimelerin gücüne ve çağrışımlarına dayanan iki ayrı sanattır.

Sinema   sadece edebiyattan etkilenmemekte, edebiyatı da etkilemektedir. Bu bağlamda öykünün git gide sinema diline evrildiği, görüntüye yaslandığı açık bir gerçektir. Orhan Pamuk’un da  sıklıkla gündeme getirdiği “manzara” meselesi bundan başka bir şey değildir. Çünkü edebiyat da sonuçta bir “resim” sunar. Zaten görsellik her zaman edebiyatın temel anlatım imkânlarından biri olmuştur. Bunların odağında ise resim, fotoğraf, sinema olmuştur. Görselliğin hep ön planda olduğu öykülerde, sinema etkisi barizdir; çünkü bu yapıtlarda her şey bir “bakış”la tanımlanır. Bir kamera-göz, sürekli eşyayı, nesneleri tarar. Tüm görüntüler iç içe geçer, önem ve önemsizlik birbirine karışır.

“Kanon” teriminden ne anlamalıyız? Öykücülüğümüz bağlamında özellikle…

Edebî kanon teriminin günümüzdeki yaygın kullanımına bakarsak edebî mahfilleri, odakları, otorite ve etkili çevrelerin varlığını tanımladığını söyleyebiliriz. Kanon bir anlayışlar, doğrular, ölçütler bütünü oluşturarak bir dayatma, seçme, sıralama işlevi görür. Böylece bir yazarı, eseri öne çıkarır veya dışlayarak sessizleştirir. Bunu gerekirse edebî kriterlerle gerekirse manipülasyonla gerçekleştirir. Çünkü aslolan amaçtır.

Ülkemizdeki edebî kanon’un varlığını bilmekle birlikte tanımlamak zor elbette. Ama ağırlıklı olarak siyasi birlikteliklerin bir kanon oluşturduklarını ileri sürmek hiç de yanlış sayılmaz. Ama bu kanonun sürekli değiştiğini konjüktürel olduğunu da eklemek gerekir. Bu anlamda Oğuz Atay’ı, Tanpınar’ı dışarıda bırakan güç de, onu yeniden parlatan güç de kanondur çünkü.

Günümüzde de nitelikli bir öykücü sessizce karşılanıp öne çıkarılmıyor buna karşın kötü bir öykücü hiç hak etmediği bir ilgiyi görüyor, ödüllerle, tanıtım yazılarıyla, söyleşilerle destekleniyorsa adına ister kanon ister başka bir şey diyelim, bir edebî güçten söz ediyoruz demektir. Ancak otoritenin kutsadığı yazarın uzun edebî serüveninde nereye varacağı ayrı bir durum. Murat Belge’nin deyişiyle ülkemizde “kanon, yeteneği dışlamaktan çok yeteneksizliği içeri almak fonksiyonunu” görmektedir: “Safiye Erol gibi ‘başarıyla dışlanmış’ yeteneklerin çok az olduğunu düşünüyorum. Bizde olduğu kadarıyla ‘kanon’ şu ya da bu nedenle yeteneği dışlamaktan çok, yeteneksizliği içeri almak şeklinde tecelli etmiş olabilir.” Ne var ki artık günümüzde kanonun nitelikli eleştirmenlerin birlikteliği olmadığını, daha çok medyanın bu işte etkin olduğunu söylemekle yetinelim.

Fantastikle büyülü gerçekçilik nasıl ayırt edilmeli?

Büyülü gerçekçiliği fantastikten ayıran en temel farklılığın, “gerçekliği” yorumlayışından kaynaklandığı ileri sürülür. Büyülü gerçekçilikte amaç, bir gizemin yazınsal bir metne dönüştürülmesi değil, bizzat gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için onun ardında görünmeyi ortaya çıkarmaktır. Amaç bizzat gerçeğin kendisidir ve bu nedenle olağanüstüye başvurulur. Ancak büyülü gerçekçilik, gerçekliği fotoğrafik hâliyle değil, hayal gücünün imkânlarıyla zenginleştirip mitlerden, efsanelerden de yararlanarak öylece sunar. Fantastikte “gün ışığı” gerçekliğinin dışında bir dünya kurulur. Mekân, uzay olabilir, farlı yerler olabilir. Oysa büyülü gerçekçilikte çoğunlukla mekân yaşadığımız dünyadır nesneler ise dünyevidir. Büyülü gerçekçilikte amaç hiçbir şekilde  dehşet  ve korku hissi uyandırmak değildir. Sanki her şey doğal akışı içinde cereyan ediyor gibidir. Hayatın dışına çıkılmaz, bizzat hayatın içine girilir. Okur, gün ışığı gerçekliğinden hiç koparılmadan, tam da o atmosfer içinde olağanüstüyle karşı karşıya getirilir. Olayların nedenleri, niçinleri tartışılmaz.

Kitapta öykü poetikası kavramını kullanıyorsunuz. Bu da aklımıza bir soru getiriyor: acaba öykücülerimiz de şairlerimiz gibi poetikalarını yazabilirler mi? Poetikanın tarih içerisinde sanatsal bağlamda çok geniş anlamda kullanıldığını biliyoruz. Şiire aitmiş gibi hissedilmesi çok eski değil. Ama gene de, ben, öykünün şiir gibi uzun uzun poetikasının yazılamayacağını düşünüyorum. Zira köşeli bir tür… Şiir kadar uçsuz bucaksız değil… Ne dersiniz?

Haklısınız. Ama öykücülerin poetikayı da içine alan bir öykü davalarının olması gerektiğini söyleyebiliriz. Öykü anlayışlarını, görüşlerini temellendirmeleri gerekir. Bu yüzden öykücünün poetik bir kaygısı olmalıdır. Günümüz yazarı, öykücüsü için edebiyatın atan nabzından habersiz, çağın sesini  üretmesi zor gözüküyor. Bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir. Hatta sadece öykü kuramı bile değil, resim, müzik, tarih, sinema, felsefe bilmelidir. Öykücü bu yazılarda, kendi öykü pratiği içerisindeki okuma, yazma deneyimlerini yansıtır. Bir öykü düşüncesi, bir öykü davası, poetikası yaratır. Kuramsal bir kavrayışla her öykücü kendi öyküsünün temellerini konuşacak, birikimle, yaşayan güncel öyküyle kendini test edecektir. Yani bir estetik savaşın tam ortasında yer alacaktır. Bu güne değin bunu öykücülerimizin yapmamış olması kaçırılmış bir olanaktır.

Türk öykücülerinin geleneksel edebiyatımızın imkânlarından yeterince yararlanmadıklarını düşünüyorum. Özellikle Murathan Mungan’ın bu bağlamda düşünebileceğimiz öykülerini okuduğumda. Batı çok iyi biliniyor, diyemem, ama kırık dökük de olsa gene Batı biliniyor… Geleneksel edebiyatımız, tasavvuf edebiyatımız, Mevlanalar, Arabiler… Öykücülerimiz bu dünyaya uzaklar sanırım.

Gerçekten de Murathan Mungan, öykülerinde masalların dünyasına eğilir. Tümüyle masalın diline ve biçimine yaslanmış metinler üretir. Mungan bir masalı yeniden yazmak üzerine yoğunlaşır. İnsanların masalı yeniden dinleme, onu yeniden anlatma gerekçesi “unutmak”tır. Öykülerdeki anlatıcı masalın unutulduğunu düşünür ve yeniden anlatır. Bu bağlamda geleneksel anlatılarımız günümüz öykücüsü için zengin bir kaynak. Çünkü ortak bir coğrafyayı ve tarihi paylaştığımız Şark toplumlarında hikâyenin zengin bir birikimi ve güçlü bir damarı var. Şark insanı hikâyeyle inanır, onunla sever, onunla nefret eder. Hikâyeler, onun zihnine âdeta nakşolunmuştur. Ve bu apaçık fıtratın bir tezahürüdür. Bu yüzden tarihsel serüveni içerisinde hikâye, Şark insanının birikimlerini aktarmada kullandığı en önemli yöntemlerden biri olmuştur. Halk hikâyelerinde, masallarda, menkıbelerde, mesnevide, kıssalarda bu insanların yaşadığı sevinçler, acılar, kahramanlıklar, öğütler, ibretler, kısaca hayatın kendisi vardır.

Her sanatçı ister bilinçli is ter bilinçsiz, içinde yaşadığı toprakların bir ürünüdür ve toplumun bir tezahürüdür. Hiçbir zaman yeryüzüne fırlatılmış öncesiz ve sonrasız bir birey değildir. Yazdıklarında bu toplumdan bir iz, bir koku, bir tat taşır. Bu bağlamda yerli bir yazarın içinde yaşadığı toplumun beğenilerini, zevklerini, insana ve eşyaya bakışını, bir zihniyet olarak dünyayı algılayışını eserlerinde değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ben, geleneğimizin değerlendirilmesinin öykücülüğümüzde önemli bir açılım olacağını düşünüyorum.

Modern Öykü Kuramı’nda ideolojik bir tutuculuk yok. Ama bugün hâlâ çoğu edebiyat dergisinde “muhafazakâr, İslamcı, sağcı” sıfatlarla anılan imzalara rastlanmıyor. Onlar bir şekilde gündeme getirilmiyor. Yöneticilerinden olduğunuz Hece Öykü ise tersine çok sağlıklı bir yaklaşım içinde. Bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu kitabın belki de en büyük mesajı ön yargısız olması. Öykücünün teklif ettiği ideoloji ya da dünya görüşünün doğruluğunu, yanlışlığını tartışmadan, metni sanatsal nesne olarak açıklamak, yorumlamak, çözümlemek kitabın öncelikli amacı oldu. Polemiğe yaslanan, önyargılı, ucuzcu yaklaşımların dışında, metni anlamaya, çözümlemeye çalışan, tek ölçünün “estetik değer” olduğu bir eleştiri anlayışı benimsenmiş, edebiyat dışı ideolojik/duygusal yargılardan uzak durularak, öykü sanatının temel ölçütleriyle metinlere yaklaşılmıştır. Bu anlamda Erdal Öz’le Rasim Özdenören, Kâmuran Şipal’le Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum’la Tomris Uyar bir arada, aynı estetik ölçütlerle değerlendirilmiştir. Öykümüzün tüm renklerine, onların tonlarına, aydınlıktakilere, karanlıkta kalmışlara aynı tutumla yaklaşılmış, ayrım yapmadan tüm birikim yansıtılmaya çalışılmıştır.

Hiç kuşkusuz politik yaklaşımın tek ölçüt olduğu bir edebi yat ortamı kabul edilemez bir durum. Ancak, sanat edebiyatta politik ayrışmanın edebî eser ölçütünde tek belirleyici olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Öyle ki büyük olarak kabul edilen eleştirmenlerin kitaplarında bile hâlâ Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu gibi öykücülere yer verilmiyor. İdeolojik angajman ve tek gözlü bakış bu eleştirmenlerde baskın anlayış. Bizden olsun da ne olursa olsun havasındalar. Ama bu tutum iyiden iyiye tuhaflaşmaya, garip görünmeye başladı. Bu eleştirmenler er ya da geç bu tutumu terk etmek durumunda kalacaklar.

Hece Öykü’nün ideolojik saplantıları aşan bu edebî tutumu bütün dergilere örnek olacak nitelikte.

Hazırlık aşamasında olduğunuz kimi eserleriniz var. Bunlardan bahsetmek ister misiniz?

Bitmiş iki çalışma var. Biri Öykümüzün Kırk Kapısı, diğeri ise Günümüz Öyküsü. Aslında bu iki çalışma, yayınlanan Modern Öykü Kuramı kitabıyla iç içe aynı anda yazıldı. Öykümüzün Kırk Kapısı adını verdiğim çalışmada öykücülüğümüzün önem li isimleri olan, kırk öykücünün öyküleri ele alınıyor. Kırk  öykücünün yazış biçimleri, öykü anlayışları, yöntemleri, temaları ve öykücülüğümüzdeki yerleri irdelenirken, yarattıkları öykü mirasının kapısı aralanıyor, öykücülüğümüze kattıkları çeşitlilik, zenginlik belirlenmeye çalışılıyor. Bu çalışmanın en önemli özelliği bu yazarların tüm öyküleri, tüm öykü serüvenleri üzerine olması. Bilindiği gibi edebiyatımızda yaygın olan tutum, bütüncül olarak bir yazara bakıştan çok yazarların tek tek kitapları üzerine yapılan çalışmalardır. Dolayısıyla bu kitaptaki yazılar genel bir bakışı, bu yazarların öykülerinin toptan değerlendirilmesini içeriyor.

Günümüz Öyküsü’nde ise yönelimler, ayrışmalar, ortaklıklar bağlamında son otuz yılın öykücülüğü ele alınırken, son dönemde öykücülüğümüzde farklı renk, ton, anlayış sergilemiş, kendi öykü dünyasını kurmuş yazarlara bakılıyor.

Etiketler
Devamı

Abdullah Harmancı

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker