Öykü

Numan Altuğ Öksüz – Ölümsüzlüğün Sırrı

Numan Altuğ Öksüz – Ölümsüzlüğün Sırrı

Edebiyat dersini çok sevmemdi hafta sonumu heba etmemin nedeni. Çünkü gönüllü olmuştum gelecek ders sunulması gereken ödev için.

İlk roman örneklerini anlatacaktım pazartesi günkü derste. Masamda küçük bir dağ meydana getiren ansiklopediler, kitaplar gözümün içine bakarken; içeriden kahkaha sesleri yükseliyordu. Annemin altın gününe gelen komşu teyzelerin kahkahaları duvarları delip masamdaki dağın eteklerine düşüyordu.

Başladım yazmaya… İlk yerli roman Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, ilk köy romanı Karabibik, ilk realist roman Araba Sevdası, ilk çeviri roman Telemak, ilk psikolojik roman Eylül… Yazdıkça çoğalan beyaz sayfalara, kitapların adları dışında yazarlar hakkında kısa bilgiler de ekliyordum: Doğum ve ölüm tarihleri, meslekleri, memleketleri… Ödevin yarıdan fazlasını tamam etmişken sandalyeyi epey zorlayarak ve kollarımı iki yana açarak gerindim. Tekrar masaya dönüş yapacağım esnada Mehmet Rauf ’un Eylül’ü ile göz göze geldim. Sarı yaprakların süslediği kapağa dikkat kesildim. Senelerin acımasız saldırıları, taşınma telaşlarıyla kolilerde sürünmeler, sahaf rafları, kıymetli kıymetsiz dokunuşlar kapağı bir hayli epritmişti. Benden önce bu eve ve hatta bu dünyaya gelmiş olan romanın kapağına şefkatle dokunduğumda aklıma bir düşünce yürüyüverdi. “Bu eser yazılalı neredeyse yüz yıl olmuş ve bugün hala elden ele dolaşıyor. Mehmet Rauf ismini bilmeyen yok.” dedim masanın üzerindeki dağa doğru. Sonra bir sıcaklık yayıldı yüreğime ve bir heyecan kapladı her yanımı. Kaptım Eylül’ü ve babamın çalışma odasındaki kitaplığa doğru bağıra çağıra koşmaya başladım: “Buldum, ölümsüzlüğün sırrını buldum!” Misafir odasının önünden geçerken şaşkın bakışlara takılıp kaldım. Altın günü için toplanan ahali Lokman Hekim’i görmüş gibi heyecanlıydı. Açıklama yapmak istedim; ama başaramadım. Kem küm edip kitaplığın olduğu odaya daldım.

Babamın çalışma odasının iki duvarını mesken edinen kitaplıkta farklı türden birçok eser bana bakıyordu. Hepsini tek tek raflardan indirdim. Romanları, öyküleri, şiir kitaplarını grupladım. Mehmet Rauf gibi seneler sonrasına uzanmak için roman yazmaya karar vermiştim. Romanları kucaklayıp kendi odama götürdüm ve böylece seneler süren roman yolculuğuma başlamış oldum.

Yeterince okumayan birinin ortaya koyduğu eserler, susuzluktan çatlamış topraklardan farksızdır. Bu parolayla birlikte başladım okumaya ve yüreğimi, kalemimi suladım. Bir buçuk yıl sonra bir yaprak verir umuduyla sarıldım cümlelere. Beyaz tomarlar birer birer, onar onar devrildi önüm sıra. “Sınava çalışıyorum.” diyerek aylarca kapandığım odamdan “Eşik” adlı aşk romanıyla çıkıverdim. Tanıdığım herkese okuttum. Çok beğenildi, sevildi bir müderrisin imkânsız aşkını anlattığım eserim. Ölümsüzlüğe varmak adına yapılacak ikinci şey yazdıklarımı yayıncılara göndermekti ve ben de vakit kaybetmeden yayınevlerine Eşik’i postaladım.

Sadece birkaç yayınevi romanımı okumak yahut bana cevap vermek kibarlığında bulundu.

Ne yazık ki yanıtlar olumsuzdu ve daha da üzücü olan benzer ifadelerle şaheserimi yeriyorlardı: Sıradan, yoğunluk yok, yayımlanacak olgunlukta değil… Aldığım her cevaptan sonra romanlara ve kalemime daha arzulu bir şekilde sarıldım. Okumadığım roman kalmayıncaya dek okumaya ve en kaliteli benzetmelerin bulunduğu, kurgusuyla insanları kalplerinden yakalayacak bir romanı yazıncaya dek de çalışmaya kendimi adadım.

Seneler sonra bir yaprak daha yeşerdi parmaklarımın ucunda. Bu defa bir aşk hikâyesi değildi yüreğimden kâğıtlara akıttığım. Kurtuluş Savaşı yıllarını konu edindiğim tarihi romanımla selamlıyordum edebiyat dünyasını. Bu kez olacaktı, tarihi romanım Kahramanlar Cephesi’nin kaderi ilk eserim Eşik’inkine benzemeyecekti. Yeniden yayınevlerine sarı zarflar göndermeye başladım. Beklemek o kadar zor geliyordu ki… Gergin geçen gecelerde yine romanlara sığındım; çünkü gözlerim sayfalara değdikçe rahatlıyordum.

Uzun süre kimse Kahramanlar Cephesi’ni değerlendiren bir cevap göndermedi. Pes etmemek için yeni bir romana başlamışken, yaz sıcaklarının bunalttığı bir öğleden sonra çalan kapımın önünde postacının yorgun bakışlarıyla verdiği selamı ve uzattığı beyaz zarfı aldım. Editörü ünlü bir romancı olan yayınevinden geliyordu bu beyaz zarf. Heyecandan olsa gerek bu sıcak yaz günü bir üşüme geldi üzerime. Soğuk bir yel hissediyordum tenimde…

Açsam mı açmasam mı? Yeni bir hayal kırıklığını kaldırabilir miyim? Açmayıp ne yapacağım ki?.. Açtım mı? Elbette açtım. Beyaz renkli zarfın içinde ne yazık ki benim için beyaz cümleler bulunmuyordu. Ünlü bir romancı olan bu editör de yazdıklarımı yayımlanmaya değer bulmamıştı. Yani Kahramanlar Cephesi yenilgiyle kapanmıştı. Şöyle diyordu üstat beyaz zarftan çıkan, dörde katlanmış olan beyaz kâğıtta:

“Değerli kardeşim, yazılan her hece kıymetlidir; fakat yazılan her hece yayımlanmaz. Çünkü roman, ifadeler yığını demek değildir. Yahut sadece anlatmak da değildir. Halıya müthiş desenleri nakşeden Taşkaleli bir genç kızın becerisi ve emeği gerekir roman yazmak için. Kendine şu soruyu sor: “Bende yetenek ve emek harmanıyla ortaya konulabilecek desenler var mı?”

Yetenek, emek, desen muhasebesine giriştim hemen; editörün mektubunu daktilomun yanına bırakıp. İyi ki mevsim yazdı; çünkü geceler kısa olmasaydı her şey daha zor olurdu. Haklıydı editör: Yazmak herkesin harcı değil, olmamalı!

Muhasebe sonrası, göğü sarartan güneşin ışığı odama düşer düşmez doğruldum ve daktilomu kucakladım. Roman yazmaya çalıştığım zamanlardaki anılarımı konuk etmesini engellemek amacıyla onu göremeyeceğim bir yere kaldırmayı uygun gördüm. Odama yeniden döndüğümde seneleri karşımda buldum. Dört duvar da romanla doluydu. Neredeyse Tanzimat’tan bu yana çıkmış bütün romanları almıştım, okumaya çalışmıştım; kalemimi ve yüreğimi sulamak ve de çorak kalmamak için.

— İşte böyle evlat. Bu kütüphane roman yazma arzusuyla kıvranan bir adamın okuduğu romanlarla meydana geldi. Sana bir kitap hediye etmek isterim, kabul edersen tabii. Bu kütüphaneden bir yadigâr olsun. Eylül’e ne dersin?

— Çok sevinirim. Keşke ölümsüzlüğün sırrı dediğiniz kalıcı olmak amacınıza ulaşabilseydiniz.

— Al bakalım, güle güle oku… Evet, yazmak geleceğe kalmayı sağlayan önemli araçlardan biri. Doğru; lâkin ölümsüz olmanın başka yolları da var.

Nasıl yani?

Anlayacaksın evlat, elindeki kitap ile ikinci kez karşılaştığında beni çok iyi anlayacaksın.

Etiketler
Devamı

Numan Altuğ Öksüz

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı